Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

10 Aralık 2012 Pazartesi

NICK DRAKE




NICK DRAKE
9 Aralık 2012 BirGun Pazar Eki

Bugünkü yazımı, gizemli ozan/şarkıcı ve müthiş bir akustik gitarist olan Nick Drake’in hayatına ayırmak istedim. Kısa bir hayatı oldu ama çok üretkendi. Sahneyi sevmedi. İçine kapanıktı. Gitardaki akortlama sistemleri mucizeviydi. Yaratıcılığı gerçekten destansıydı. Değeri sonradan anlaşılanlardan oldu çoğu gerçek sanatçı gibi… Jeff Buckley ve Nick Drake, gerçekten içimi burkan en sahici sanatçılardır. Nick Drake’in şarkıları, 70’lerin kült filmi Harold and Maude’un Cat Stevens’lı müziklerini örnek aldığını düşündüğüm Drivin Lessons filminde yer aldı.  Her iki filmde de, yaş farkını aşan sıra dışı birer aşk vardı.

Nick Drake’in biyografisi ilginç :

Haziran1948'de İngiliz bir ailenin çocuğu olarak Birmanya'da dünyaya geldi. Babası Rodney Drake, Birmanya'da bir ticaret şirketinde mühendis olarak çalışıyordu.1950 yılında ailesiyle birlikte Shakespeare'in de doğduğu yer olarak bilinen Warwickshire'a taşındı. Nick Drake'in ablası Gabrielle daha sonra televizyon ve sinema sektöründe ünlü bir oyuncu oldu. Erken yaşta annesinin etkisiyle müzik ile ilgilenmeye başladı. Çocukluk yıllarında daha çok klasik müzik dinlemiş ve tarzını oturtmasında etkili olmuştu. 1957 yılında Berkshire'da okula başladı. Beş yıl sonra ailesinin de eğitim aldığı Wiltshire'daki Marlborough College'dan mezun oldu.
Okul yıllarında spor ile ilgilendi. Okulun rugbi takımında yer aldı. Okul arkadaşları ve takım koçu tarafından oldukça yetenekli bulunuyordu. Okul orkestrasında piyano, saksafon çalıyor vokal yapıyordu. İlk gitarını 17 yaşındayken aldı. Phil Ochs, Beatles veBob Dylan hayranıydı. Amerikan halk müziğinin etkisinde kalmıştı. Drake'in eğitim hayatı iyi olmasına karşın okuldan uzaklaşmış ve kendini müziğe vermişti.
1966 yılında Cambridge Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümüne girmeye hak kazandığı halde kabulünü geçiktirip, 1967 Şubatında Fransa'daki Aix-Marseille Üniversitesi'ne başladı. Üniversite yıllarında küçük kulüplerde müzik yaparak geçimini sağlıyordu. Arkadaşları ile kısa seyahatlare çıkıyordu. Yine aynı dönemde uyuşturucu ile tanıştı.
İngiltere'ye döndüğünde ablasının Hampstead'daki evine yerleşti. Ardından Cambridge'de eğitime başladı. Yerel kulüplerde ve kafelerde sahne almaya devam ediyordu. Fairport Convention grubunun basçısı Ashley Hutchings tarafından keşfedildi ve müzik kariyerinin ilk adımlarını atmaya başladı. Hutchings, Amerikalı prodüktör Joe Boyd ile tanışmasını sağladı.
1969 yılında 20 yaşındayken ilk albümü "Five Leaves Left", Island Records'dan çıktı. Ardından bir yıl sonra çıkardığı "Bryter Layter" adlı albümde tek başına çalıp söylediği şarkı bulunmuyordu. Albümde Fairport Convertion'a ek olarak The Velvet Underground'danJohn Cale de Drake'e eşlik ediyordu.

Çok çekingen bir karaktere sahip olan Drake, konser vermekten ve turnelere çıkmaktan çekiniyordu. Bu da onun müziğini tanıtmasına ve albümünün satışına engel oluyordu. Bunalımlarının başladığı dönem evden ayrılıp günlerce dönmediği oluyordu. Ailesi bu durumun ciddiyetine varıp onun doktora gitmesi için ikna etti. Antidepresan ilaç kullanmaya başladı.

Yine uzun uykusuzluk nöbetlerinden birinde "The Pink Moon" adlı albümünün kayıtlarını tamamladı. 1972 yılında hazırlanan albüm çok kısa ve akustik şarkılardan oluşuyordu. Psikolojisi gittikçe kötüleşen Drake, 24 Kasım akşamı aşırı doz antidepresan ilaç alımına bağlı olarak öldü. Ölümü intihar olarak nitelendirilse de ailesi ve arkadaşları bunu kabul etmediler. O dönem kullanılan ilaçlar fazla doz alındığında tehlikeliydi ve daha sonra bu ilaçlar yasaklandı. Öldüğünde başucunda Albert Camus'un Sisifos Söyleni adlı kitabı bulunması da intihar ettiği görüşünü desteklemekteydi.
Müziğinin etkileri ölümünden uzun bir süre sonra ortaya çıktı. Farklı gitar çalışı ve kullandığı değişik akorlar daha sonra birçok müzisyen için ilham kaynağı oldu. Norah Jones, Placebo, The Autumns gibi gruplar tarafından şarkıları coverlandı. 26 yaşında ölen Nick Drake'in mezarı yaşadığı yer Tanworth-in-Arden'da bulunmaktadır.

Nick Drake ülkemizde pek bilinmez, tanıtmayı görev bildim. Londra’da 2003 yılında, akor kitaplarını görüp keşfetmiştim. Her yerde notaları ve biyografisi satılmaya başlanmıştı. Kendi ülkesi bile onu geç keşfetti…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

COLDPLAY : Naif ve coşkulu


COLDPLAY : Naif ve coşkulu  
2 Aralık 2012 BirGun Pazar Eki


Coldplay’in frontman’i ve solisti Christ Martin, dedikodulara rağmen grubun emekliye ayrılmadığını açıkladı.

Birsbane’deki konserlerinden sonra Chris Martin, grubun, uzun turnelerden çok yorulduğunu açıklamıştı. “3 sene içinde son büyük şovumuz bu ama durmak istemiyorum” demişti gazetecilere. Chris, bu sözü sarfederken, müzik çalmayı bırakacaklarını ima etmemişti. Hatta, tam aksine, grubun yeni albüm için belli bir tarihleri bile hazır. İngiliz gazetesi The Sun’anlatmış : “seyircilere hep , sizleri kısa bir süre sonra göreceğiz derim ve bu hep müziği bıraktığımız şekline anlaşılır. İnsanlar hemen, nereye kayboluyursunuz diye tepki verirler. Yeni albüm kesinlikle geliyor, ta ki grup kendi modellik kariyerlerini kovalayana kadar, sağol Tanrım benimki bitti” diye espriyle bağlıyor lafı. Fotoğraf çektirmeyi pek sevmeyen bir adam gibi duruyor. Grup, Ekim 2011’den beri turnede, son albümleri Myolo Xyloto’nun tanıtımı için. Sektörün tam ortasında yer alan grup, 2000 yılından beri 5 adet  stüdyo albümü çıkardı.

2000 yılında çıkardıkları ilk albümleri Parachutes, gerçekten en güzel albümleriydi bana göre. Henüz müziklerine, ticari ve büyük prodüktörlerin eli değmemiş gibiydi. Grubun kendi ses örgüsü ve sadeliği, şarkılara sinmiş, şarkıları daha güçlü hale getiriyordu. Deliler gibi aramıştım bu albümü, bulamamıştım ülkemde. Daha sonra doğumgünü hediyesi olarak bana gitaristim bulup almıştı bu albümü Atlas Pasajı’ndaki Kod Müzik’ten.

Söz ve bestelerde, grubun eşit derecede hak sahibi olduğu parçalara içeriyor. "Don't Panic"  , Shiver, Spies, Sparks, Yellow (bu parçayla çok dikkat çektiler.), Trouble, Parachutes, High Speed, We Never Change, Everything’s Not Lost ve gizli şarkı olarak, az ama öz parçadan oluşuyor. Daha sonra işin içine, prodüktörlerin abarttığı klavyeler ve yaylılar girdi, grubun büyüsü devam etse de, ilk albümlerindeki sound naifliğini ve 4 adamdan gelen müthiş sade ses örgüsünü bir daha duyamadım.

Kliplerine her zaman bayıldığımı söyleyebilirim, Özellikle  Every Teardrop is a Waterfall , Fix You, (müthiş bir mekan değişimi var klipte) Viva La Vida, The Scientist, Violet Hill, Speed of SOund, ve ilk kliplerinden biri Shiver. Shiver’da stüdyoda çalan 4 adam var ama o kadar tatlılar ve naifler ki, ortam o kadar sıcak, renkler o kadar sade ve güzel ki… Akılda kalıyor kareler… Konser DVD’lerinde sürpriz keşfettiğim See You Soon ise tek bir akustik gitar ve arkadan gelen elektro gitar inlemesiyle, kalbimi yerden yere vurur.

Öyle veya böyle, U2 artık kabak tadı vermeye başladığı zamanlarda imdadımıza yetişip, sektöre güzel bir naiflik ve heyecan katan Coldplay’i seviyorum.

Video klibin de artık bir sanat dalı olduğuna şüphem yok, çok ticari olanları elersek…
Bir gün video klipler üzerine bir yazı yazmalı hatta araştırma yapmalı. En iyi video klip listemle karşınıza çıkabilirim.


Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Biraz Votka, biraz Keder…


Biraz Votka, biraz Keder…
25 Kasım 2012 BirGun Pazar Eki

Geçen gece değerli Sevin Okyay’ın kardeşi Sinan Okyay’ın açtığı, Kuytu Bar adlı mekanda, Sevin Okyay’ın Korkutmadan Caz programını dinlemeye gittim. Birbirinden keyifli parçalar seçti bizler için. Benim için Nina Simone’dan iki parça (biri, My Baby Just Cares For Me idi ki bayılırım), ve Esjborn Svennson Trio’dan Dodge The Dodo’yu çaldı. Özellikle o parçayı istemiştim, vites değiştiriyoruz dedi ve Nina Simone’ların birkaç şarkı ardından E.S.T.’ye geçti, ben coştum. Sakince oturan bir dinleyici görünümü veriyordum ama çalınan şarkılardan keyif aldığımı gözlerime bakan anlardı. Birkaç sigara yaktım evet, hiç bağımlısı değilim ama şarkılarla iyi gitti.

İstanbul’da konserlerden konser seçemiyoruz. Aynı gece, hem bizden hem yabancı isimlerin konserleri çakışıyor,  bir gecede en az 3-4 etkinlik arasında kararsızlık yaşıyorum ki ben aslında çok fazla takip ettiğimi bile düşünmüyorum konserleri. Çok önemsediklerime gidiyorum yalnızca… Üşenmediklerime bir de… Tüm bunların yanında, özel geceler ve DJ partileri de oluyor, şehirde boş kalmak mümkün değil istenirse… Etkinliği ve mekanı bol ama insan ilişkileri bir o kadar sığlaşan şehrimde, çok da mana ifade etmiyor bazen tüm bu kargaşa…

Ocak ayında Dağınık Oda ve radyo maceram devam edecek temennisiyle diyorum. Yeni yıla hayrola… Her Salı Clinic Live’a beklerim 21:30 gibi. (Ağa Camii sokağı)
Bu aralar Perihan Mağden’in Yıldız Yaralanması romanını okuyorum. Çok tuhaf başladı, türkçe olarak problematik bir dil ama her zamanki gibi konu vurucu... Bakış açısı sağlam bir roman, sürükleyici ama karakterler donuk geldi, bütünleşemedim kişilerle , bu kasten yapılmış gibi aslında, plastik dünyalara şahit olurken, tanıdık simalar da canlanmadı değil kafamda… Kitabı bitirince daha sağlıklı yorum yapabileceğim…

Bu haftalık bu kadar…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Tuhaf Alışkanlıklar, Müzik Teknolojisi, Radyo


Tuhaf Alışkanlıklar, Müzik Teknolojisi, Radyo
18 Kasım 2012 Pazar BirGün Pazar Eki

Kulaklıklardan gelen notalar, adımlarımı hızlandırıyor. Metro kalabalığında kayboluyorum. Ruhum nereden nereye gitmek istiyor oysa… Bilmiyorum. Adımlarım her zamanki yöne doğru… İşten çıkmış, kimi bezgin kimi sıkıntılı, kimi öfkeli ama genelde negatif yüz ifadelerine sahip insanlar. Pj Harvey’den Big Exit çalıyor müzik çalarımda. Şarkı menüsünü dolaşıyorum, tek elimle tutunarak hızla giden metro trabzanına. Şarkıyı tekrar’a alıyorum, sürekli dönüyor. Ateşli gitarlar… The Marmara’da tanışmıştım Pj Harvey ile ama imzasını attığı Radikal gazetesini bulamıyorum veya iyi saklamadım. O gazetede kendisinin bir karikatürü vardı. Karakalem çizimdi galiba , hayal meyal hatırlıyorum. Değerli bir hatıraydı. Davulcusu bana ve arkadaşıma, İngilizce telaffuzlarını beğenmiyorum ana dili İngilizce olmayanların, bence kendi ana dilinizde  şarkı söyleyin demişti. Zaten bunu yapıyordum ama kendisine danıştığımı hatırlıyorum. İngilizce sözlerin, rock besteleri daha iyi taşıdığını ve gırtlağa daha uyduğunu söyleyenler de olmuyor değil. Bana sorarsanız, her dilde beste yapılabilir yeter ki içten gelsin. Karma bir albüm olabilir. Çeşitlilik kadar güzeli var mı?

Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı vesilesiyle, SkyTurk ve Dream Tv’ye konuk olduk, Tolga Akyıldız ve Kadir Aydemir ile… Çok keyifli sohbetler oldu. Meğer ne çok insan, tuhaf alışkanlığını anlatmak, paylaşmak için can atıyormuş. Gelen tweet’ler,  heyecanlı tepkiler, paylaşımlar bunu gösterdi. Birbirinden ilginç yorumlar geldi. Kimi, renkleri gökkuşağı sırasına dizmeye takıkmış, kimi yatağına iki damla su damlatmadan uyuyamazmış, kimi asansör boşluğuna çiklet atmadan asansörden inmezmiş, kimi terliklerini tamamen aynı hizada koymazsa rahat edemezmiş… Belki de, modern hayatın bizi esir eden ve kontrol eden halinden tek kaçışımız bu tip takıntılar. Bir çeşit kontrol oyunu… Bu tür ritüeller ile hayatımıza anlam katma çabası belki… Bilinçaltımızdan, bize mutsuzluğumuzu anlatan ve dışavurum eksikliğimizi haykıran davranış ve düşünce biçimleri… Psikolojiye geçiş oldu ama üzerinde düşündügüm zaman çoğumuzda olan takıntıların sebebini bu durumda görüyorum : hapsolmuşluktan kurtulma arzusu…

Geçen Salı (13 Kasım) Clinic Live’da çaldım, güzel geçti, dostlar vardı, ezberleri bozmak üzere, groovebox’um ve gitar pedallarımla solo konser verdim. Alışkın olduğum bir durum, Efes One Love Fest 2011’den H2000’e ve ROxy’e hep yalnızdım. Şimdi de ezber bozucu bir çalışma yapıyorum ve 20 Kasım Salı akşamı looper’ım ile sahnedeyim, beklerim. Bu cihazı kullanan solo sanatçıları merak ederseniz, Owen Palett’e bir bakın derim. Portico Quartet de çok güzel. Owen Palett’i biliyordum ama konserine gidememiştim. Portico Quartet’i ise bir arkadaşım sayesinde keşfettim. Looper almak ise senelerdir aklımda olan ama bir türlü maddi imkan bulamadığım bir durumdu. Eski looper cihazım, yetersiz geliyordu. Ses kalitesi ve loop saklama imkanı yetersizdi. Onu satmayı düşünüyorum. Teknoloji geliştikçe, kalite çok yükseliyor bu tür cihazlarda tabii. Mesela 8 kanallı kayıt cihazımı satacağım çünkü elimdeki field (alan) recorder (kaydedici) muazzam kaliteli alıyor sesi,  tek kanal bile yetiyor. Üzerinde condenser denilen stüdyo mikrofonları var.

Müzik teknolojisi ile siz okuyucularımı boğmak istemem ama eminim birçok müzisyenin heyecan duyabileceği şeyler. Memlekette, solo sahne performans olayı henüz pek hak ettiği önemi kazanamadı ama zamanla ezberler bozulacak. Batıdan bir isim geldiğinde ise, çok daha ilgi görüyor bu bağlamda. Oysa bizde de farklı işler yapanlara sahne verilmeli, bu konuda ilk örnek olacağımı umuyorum, tıpkı daha myspace yokken mp3.com sitesinde şarkılarımı paylaşıp yabancı listelere girmem ve Guitarist dergisinde çıkmam gibi. Devrimci klibimi ana akım kanallara kabul ettirebilmemi de saymadım. Dağınık Oda radyo programım pek yakında devam edecek. Kulağınız radyo kanallarında olsun…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

15 Kasım 2012 Perşembe

Kimlik Kartı Yok Aşkın


Kimlik Kartı Yok Aşkın
11 Kasım 2012 BirGün Pazar Eki

Küçük İskender, şiirlerini okudu , ben şarkılarımı söyledim. Arabesk adlı şiirini seçtim, bir şiirini okumam istenince. 6 Kasım 2012 Salı… Yer , Aznavur Sanat, Zeki Çelik ve Kadri Karahan’ın mimarı olduğu bu geceye minnettarım. Hepimiz çok keyif aldık ve mesajlarımızı da verdik…. Daha doğrusu paylaştık… Gecenin içinden çıkan çiçekleri alanlara ne mutlu…

Kuytularda, tüneller kazıyoruz, biz sanatla, müzikle, dizelerle, çizimle uğraşanlar… Hatta sadece sevenler… yüreklerini açanlar… Zor, zor zor… Elimi tutamıyor, elini saklayanlar…
Korkanlar… Ruhuma dokunamayanlar… Küçük hesapların derdinde boğulanlar…
Karmaşa, kargaşa, kararsızlıklarda ve karanlıklarda tünelin içinde hapsolmak ve sabahı beklemek…

Çekip çıkarsa beni biri bu karanlıklardan diyoruz ama kendimizden başkasını bulamıyoruz, karanlığın temeli bizken… Yine de bize yansıttıkları karanlıklar ve zorluklar o kadar boğucu ki… Bir gece, 365 gün kadar ağır geçebiliyor, kalbiniz , özlemini duyduğu yerde değilse…

Kendine aş eriyor ruhun çözümlenememiş buzulları, sımsıcak bir kucak arıyor, sevginin çürük tohumları… Direkten dönen bir topun parçalanışı gibi sessiz ama yaralayıcı bu düzenin cevabı…

Ruh hallerinin geçiş seremonisinde, gerçekten şiir gecesine dair yazacak şey çok. Ta Ankara’dan günübirliğine gelen dinleyicilerimi mi sayayım, Kimlik Kartı Yok Aşkın’ı Küçük İskender’e ithaf ederken ki güzel hatırayı mı…

Bugün bir şarkı sözü ile bitirebilirim yazımı , işte şiir gecelerinde her daim çaldığım bestem :
(24 Eylül 2011 – 100Bin Şair’de de bu şarkıyı çalmıştım, 6 Kasım 2012’de de Küçük İskender’li gecede çaldım)

Kimlik Kartı Yok Aşkın :

Düşlerimde gerçeklik olduğuna inanan yürekler
Rengarenk tema gelin
Bu bizim tiyatromuzun gala gecesi
Kanatsız melklerin sahnesi

Kimlik kartı yok aşkın
Şekli şemali yok aşkın

Gönül perdemizi açalım düşlerimizin ardına
Korkak yüzlerden uzağa köprüler kuralım
Kendimiz olalım kendimiz olalım korkmadan

Kimlik kartı yok aşkın
Şekli şemali yok aşkın

Kaba ve sert düzene karşı
Aşktan örtü örttük
Sağlam bir ağ ördük

Kimlik kartı yok aşkın
Kimlik kartı yok aşkın..

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Küçük İskender ile Sahne , Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı


Küçük İskender ile Sahne , Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı

 4 Kasım 2012 BirGün Pazar Eki

6 Kasım 2012 Salı akşamı saat 20:30’da bir hayalim gerçekleşiyor : Küçük İskender, şiirlerini okuyacak, ben şarkılarımı çalacağım. Aznavur Pasajının birinci katı olan Aznavur Sanat’ta. Giriş ücretsiz. Gelirseniz, tarihi bir an’a tanıklık ederiz beraber. Şehrin Şiir Hali, Şiirin Müzik Hali . Mor Rüya adlı kitabımı, kitap fuarında kendisine hediye etmiştim ve Rimbaud’ya akıl notları kitabını imzalatmıştım. Yıl 2009’du… Kum Saati gibi geçiyor zaman…

13 Kasımdan itibaren her Salı Clinic Live’da (Beyoglu – Aga Camii’nin sokağı) sahne alacağım, bazı geceler DJ olarak, bazı geceler müzisyenliğimle.
Yıllardır, kamuyla paylaşmak istediğim bir özelliğimi, yeteneğimi ve alışkanlığımı, Kadir Aydemir’in derlediği Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı’nda paylaşabilmek, güzel bir hayalimin gerçekleşmesi... Eski ahbaplarımdan Tolga Akyıldız ve Kadir Aydemir ile, SkyTurk’e konuk olup kitabı anlattık. Tv turlarımız devam edecek gibi gözükmekte. Kitaptan kısaca bahsedelim, bilgileri alıntılayalım :

“126 yazarlı Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı 3 Kasım 2012'de Yitik Ülke Yayınları'ndan çıkıyor! Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı'nın kapak arkası metni şöyle:

Takıntılar Üzerine, Sosyal Medyanın Gücüyle Hazırlanmış 126 Yazarlı Çılgın Bir Kitap Hangimiz normaliz, hangimiz tuhaf? Neye göre, kime göre? –Gülmeyin. Peki ya insanlık gerçekten de “bütünüyle kuşkuda”ysa? Hayat denen oyuna devam ediyoruz, devam ederken birbirimizi ne kadar tanıyoruz dersiniz? Bir insan bir insanı ne kadar, nereye kadar keşfedebilir? İşte bu kitapta anlatılan her şey, belki de “Beni hiç tanımıyorsun!” alt başlığımızı destekliyor. Türkiye’den 126 yazarın bir araya gelip oluşturduğu, yazar Kadir Aydemir’in projelendirdiği “Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı”nı okurken birbirinden ilginç insanların en bilinmedik huylarını öğreneceksiniz. 126 kişilik dev yazar kadromuzda Cem Özer, Ece Gürsel, Bihter Dinçel, Elif Ezgi Uzmansel, Ahu Akkaya, Ece Dorsay, Ece Pirim, Nilay Örnek, Arya Su Altıoklar, Tolga Akyıldız, Ferhat Uludere, Göksel Bekmezci ve Onur Behramoğlu gibi değişik dünyalardan, farklı meslek gruplarından pek çok sanatçı, yazar, şair, gazeteci, komedyen, karikatürist, avukat ve doktorun yanında öğrenciler, ev hanımları, anneler- babalar, oyuncular, mühendisler, işsizler, yapayalnız insanlar ve âşıklar da var. 126 kişinin gariplikleriyle de bitmiyor kitap, “Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı”nda dünyanın en ünlü isimlerinin takıntıları nelermiş onları da öğreneceksiniz.O güzel şiirinde “Sakın şaşırma!” demişti hani Orhan Veli…Gerçekten de tüm bunlara hazır mısınız?Bu kitap elinizden düşmeyecek ve burada anlatılanlar rüyalarınıza bile girecek…Bakın, iyi düşünün… Sayfalarda yazılanları okuduktan sonra bizden sakın nefret etmeyin!Şaka bir yana, dilden dile anlatılacak çok keyifli bir yolculuk sizi bekliyor. İyi okumalar!”
Dolu günler bizi bekler…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com



Şehrin Şiir Hali, Şiirin Müzik Hali


Şehrin Şiir Hali, Şiirin Müzik Hali
29 Ekim 2012 Ana gazete BirGün gazetesi

Bayram günü gazeteye ne yazılır? Güzel soru. Şeker bayramı ismen ve cismen daha tatlı geliyor nispeten , evet.

6 Kasım Salı akşamı, Şiir Atak geceleri kapsamında, Küçük İskender ile beraber bir performans vereceğiz aksilik olmazsa. Zeki Çelik’in misafiri olacağız.  Saat 21:00’da Aznavur Sanat Merkezi, Sergi Salonu’nda, şehrin  şiir hali, şiirin müzik hali olacağız.
Kendimizi ve sizleri dönüştüreceğiz, belki daha iyiye, daha güzele doğru yol alacağız, içimizdeki zehirleri atacağız hep beraber…Giriş ücretsiz, gelin dağıtalım…

2009 yılında, Mor Rüya adlı şiir kitabımın imza gününde, Kitap fuarı’nın curcunasında Küçük İskender’in standını bulup, kitabımı hediye etmiş ve onun kitabını imzalatmıştım. Rimbaud’ya akıl notları kitabını. Fransız Lisesi’nde okumuş biri olarak ekstra anlamlıydı bu isim benim için. Ginsberg üzerine tez de hazırlamıştım, Boğaziçi Üniversitesi biterken… Küçük İskender’in tüm kitapları raflarımda, ne zaman boğulur gibi olsam, ilk yardım çantam gibiler adeta…

Küçük İskender’i bilmeyeniniz varsa veya daha iyi tanımak isteyeniniz, buyrun :

Küçük İskender mahlasıyla tanınan Derman İskender Över, 28 Mayıs 1964 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdi ve beş yıl eğitim gördü. Kendi arzusuyla bıraktığı tıp eğitimini takiben İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'ne de üç yıl kadar devam etti. Ağır basan sanat hayatı onu akademik ortamdan kopartarak edebiyat ve sinemaya sürükledi.
'Marjinal şair' olarak tanınmaya başlaması 1985 yılıdır. Günümüze değin bunca yıllık süreye onlarca şiir ve özgür metin, bir günlük, üç roman, iki özel derleme, bir inceleme, bir antoloji olmak üzere birçok kitap sığdırdı. Kimi Avrupa ülkelerinde çıkan antolojilerde şiirleri basıldı. Kanada'da yayımlanan Descant adlı edebiyat dergisinin Türkiye özel sayısında, ABD'de ise Murat Nemet Nejat'ın 'eda' kavramında yoğunlaştığı Türk şairlerinden çeviri antolojisinde kendine yer buldu. 2000 yılında İtalya'da düzenlenen Avrupalı Genç Şairler Yarışması'nda ( La Giovane Poesia D'europa Nel 1999 ) ilk ona girdi ve bu şairlerle birlikte kitaplaştırıldı. Yine aynı yıl içersinde uzun zamandır sinema dalındaki jürisinde de yer aldığı Orhon Murat Arıburnu Ödülleri'nde 'Bir Çift Siyah Deri Eldiven' adlı şiir kitabıyla birincilik alarak ödüllendirildi. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Bölümü master öğrencilerine 'Postmodernizmin Görsel Malzemeye Etkisi' üzerine bir seminer verdi. 2001 yılında Almanya'da,2002'de de Hollanda'nın çeşitli şehirlerindeki etkinliklerde konuşmacı olarak ve şiir performanslarıyla yeraldı. 2003 yılında Berlin'de düzenlenen İlk Türkiyeli Eşcinseller Kongresi'nde bu konudaki dekleresini okudu. 2004'te Newyork'ta ve Kuzey Carolania'da üniversitelerde konuşma yaptı ve tek kişilik okuma gecelerine konuk oldu. Ayrıca Türkiye'de farklı üniversitelerde ve liselerde panellere, workshop'lara katıldı. Bir dönem seslendirme, senaristlik, radyo programcılığı, şiir matineleri de yapan küçük İskender, içlerinde 'Ağır Roman' ve 'O Şimdi Asker'in de bulunduğu beş filmde de oyuncu olarak rol aldı. Halen Varık, Adam Sanat, Yasak Meyve, Kaçak Yayın adlı dergiler ağırlıklı olmak üzere yazmaya ve kitaplaşmış eserlerini yayımlamaya devam etmektedir.


Geçen gün John Mayer’ın konser DVD’sine denk gelip aldım. Konser DVD’si izlemeyi seviyorum. Bir müzisyen olarak, sahnede ne gibi tekniklerle çaldıklarını görüyorum. Detayları, DVD’de daha iyi yakalıyorsunuz. Sonic youth videoları dvd’si de aldım. Fender Jazzmaster ve jaguar gitarlarından vazgeçmeyen bu alternatif grubu daha iyi tanımak istedim. John Mayer’a gelince . İyi bir blues, folk gitaristi ve şarkıcısı, besteci. 

Biraz bilgilenelim :
John Clayton Mayer (16 Ekim 1977), ABD'li müzisyen.Connecticut kökenlidir. Berklee College of Music'e devam etti, 1997'de AtlantaGeorgia'ya taşındı. Burada yeteneklerini işleme fırsatı buldu ve takipçiler edindi. İlk iki stüdyo albümü olan Room for Squares ile Heavier Things ticari başarı yakaladı ve multi-platinum statüsü elde etti. 2003'te "Your Body Is a Wonderland" ile En İyi Erkek Pop Vokal dalında Grammy Ödülü kazandı.
Mayer kariyerine çoğunlukla akustik rock yaparak başladı. 2005'te ise B. B. KingBuddy Guy ve Eric Clapton gibi tanınmış sanatçılarla birlikte çalışarak ve John Mayer Trio'yu kurarak blues yapmaya başladı. Eylül 2006'da çıkan Continuum albümünde blues etkisi görülebilir. 49. Grammy Ödüllerinde Mayer bu albümüyle En İyi Pop Vokal Albümü ve "Waiting on the World to Change" ile En İyi Erkek Pop Vokal Performansı ödüllerini aldı. Dördüncü stüdyo albümü Battle Studies, Kasım 2009'da yayımlandı.
Stand-up komedi, tasarım ve yazarlık da Mayer'ın kariyerinin birer parçasıdır. BaştaEsquire olmak üzere bazı dergilere yazılar yazar. Ayrıca "Back to You" derneğine bağlı olarak hayırseverlik amaçlı etkinliklere ve küresel ısınmayla mücadele etkinliklerine katılır. Tanınmış kişilerle yaşadığı ilişkilerle medyada ve magazin basınında sıkça yer aldı.

Şiir ve müzik… İkisi bir bütün…


Ece Dorsay


ecedorsay@yahoo.com


Boş Sayfaya Bakıyorum
21 Ekim 2012 BirGün Pazar Eki

Boş sayfaya bakıyorum, bu sefer yazacak belli bir konum yok, belki de olmamalı bazen.
Serbest yazılarıma dönmeliyim arada sırada… Altın Portakal dedikodularını, geçen hafta aktardım. Eylül ayı boyunca gittiğim konserleri yazdım… Radyo programıma konuk aldıklarımı yazdım. Radyoculuk, en büyük tutkularımdan biri haline geldi. Müzisyenlik bir yana, radyoculuk da bir o kadar önem kazandı hayatımda. Beri yandan, sürekli yazma isteğim sürüyor, arada dizeler çıkıyor. Kafam dizeler, sözler dolanıyor. Metaforların içinde şifa arıyorum. 3 Kasım 2012 tarihinde Yitik Ülke Yayınları’ndan Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı çıkıyor. Ben de yer aldım bu kitapta. Tuhaf bir alışkanlığımı ya da tuhaf bir yeteneğimi anlattım ki bilen biliyor ama nasıl başladı, nasıl oldu, gayet detaylı.

Bir aksilik olmazsa, 6 Kasım’dan itibaren Clinic Live’da çalmaya başlıyorum her Salı. Genelde DJ’lik yapacağım konsept geceler olacak :  Pj Harvey gecesi, The Cure gecesi gibi… Ayda bir kereye mahsus olmak üzere de konser vereceğim aynı mekanda. Güzel bir terası ve güzel bir sahnesi var. Başarılı bir mekan. Bir çok rock ve alternatif isme ev sahipliği yaptılar.
Altın Portakal’da kapanış partisi DJ’liğim, ilk sahne DJ’liğim oldu. Radyo DJ’liği dışında. Bu sürpriz teklif ile, daha önce hayalimde olan bir şeyi deneyimledim ve müthiş geçti. Partidekilerin dansları görülmeye değerdi. En çok da The Strokes’dan Last Night’da dansettiler.

Yelkencilik denince, bir haftalık eğitimle uzun süreli bir denize açılma süreci hayal ederken, bir arkadaşım Marmaris dedi, sonra Bozburun’da yelken kulübü olan çiçeği burnunda aktör Edhem Dirvanar ile tanıştım, Bozburun’a eğitime davet etti. Bakalım, buradaki kaostan fırsat bulup gidebilecek miyim. Eğer gidersem, burada da bahsederim büyük ihtimal çünkü yelken kuralları, hayata dair dersler de çıkarıyor, şaka değil gerçek. Edhem’i tanımam müzisyen Ayhan Sicimoğlu sayesinde oldu. Aniden Ayhan bey, ile tanıştırıldığım anda, yelkenden bahsediyorduk ve beni Edhem ile tanıştırıverdi. Yelken sevgisi ve heyecanı gözlerinden okunuyordu Edhem’in. Ben henüz radyo ve müzik kadar tepeye koyamadım yelkeni ruhumda ama büyük bir özlemim var denizlere açılmaya. Bunu arada sırada yapmak gerek en azından.

Bugün gerçekten içimden dökülenleri yazdım. Biraz günlük, biraz paylaşım tadında.
Perşembe günkü Orhan Gencebay ile bir Ömür gecesinden pek bahsetmedim. Kitsch bir geceydi. Tüm pop’çular playback yaptı, rock’çılardan Duman’ı dinleyebildik sonra çıktık. Duman’ı severim ama son zamanlarda Kaan’ın vokali dinlenemez bir hal aldı, Gönül yorumu, boğulmak üzere olan bir adamın son haykırışları gibi.

Son haykırışlar demişken : Haykırışlar, özgürlük için olsun, boğulmamak adına olsun diyerek selam ediyorum vefalı okuyucularıma…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com





Antalya Altın Portakal Film Festivali


Antalya Altın Portakal Film Festivali
14 Ekim 2012 BirGün Pazar Eki


Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne ilk olarak 1997 yılında gelmiştim. Selanik’teki  U2 konseri sonrasıydı ve Antalya’da iken bu konseri yazıp Blue Jean dergisine gönderme fikri gelmişti aniden. Gerçekleşmişti de.  O tarihte, festival ortamı ıssızdı, Yeşilçam oyuncuları ağırlıktaydı, Ferzan Özpetek henüz ilk filmi Hamam filmiyle katılmıştı festivale. 1997’den beri hiç gelmedim Antalya’ya. Senelerce festival iyice gelişti, canlandı, Türkiye’nin Oskar’ları halini aldı.  15 sene sonra tam 2012 yılının Ekim ayında, Açık Radyo’daki programlarım dolayısıyla , buraya DJ olarak sürpriz bir davet aldım. Portobello’daki kapanış partisinde yarın gece çalacağım. Bu yazıyı okuduğunuzda, kısmetse çalmış olacağım ve muhtemelen İstanbul’a dönmüş hatta radyoda Tindersticks özel programımı yayınlamış olacağım. 
Alternative rock parçalar seçtim parti için yani kendi çizgimden şaşmadım her zamanki gibi... Arada Massive Attack gibi elektronik müziğin (trip hop tarzının)  öncü isimleri de var. Festival, çok iyi bir zamanıma denk geldi. Biraz moralim bozuktu ve burada tüm dertlerim silindi gitti. Rixos’ta çok iyi karşılandık. Sevin Okyay ile sohbetlere doyamadık. Yekta Kopan ile tekrar karşılaşmak güzeldi. Şarkıcı ve oyuncu Özay Feicht, bize havuz başında Summertime söyledi. Festivalde tanıştığım Sabahattin Çetin de Kum Saati albümümü çok sevdiğini ve devam etmem gerektiğini söyledi.Milliyet Sanat dergisinin kurucularından, kıymetli Zeynep Oral da festivaldeydi, konuştuk biraz.  İnsan, festival ortamında , kimi dostlarıyla ve eski tanıdıklarıyla daha sık görüşme fırsatı buluyor, kahvaltı, beraber film derken, bolca dedikodu da ekleniyor. Udo Kier gibi bir dünya yıldızıyla, bu kadar eğleneceğimi önceden düşünemezdim. Madonna’nın Deeper klibinde ve Sex Kitabında yer almış ve elbette müthiş bir filmografisi var. Fassbinder ve Lars Von Trier’in beraber çalıştığı bir aktör. Karizması, mavi gözleri, espri anlayışı, festivalde yaşadığı aksilikleri çok yansıtmaması, Ömür’ün kıyafeti hakkında siyah dekor üstüne tek bacak gördüm demesi, bizleri neşelendirdi. Albümümü merak etti ve yollamam için bana adresini verdi. Fotoğrafını bile izin alarak yayımladım instagram’da ve Türkan Şoray ile çektiğim bu kare, ana akım bir gazetede yer buldu.
Babamın Türkan Şoray fotoğrafları sergisi açılışına gittim 7 Ekim Pazar günü. Epeyce izdiham oldu, Antalya’lı Türkan Şoray hayranları, kendisini yalnız bırakmak ne kelime, etrafını sarıp hiç bırakmadılar Şoray’ı ve sevgi seli ile karşılandı. Muazzam zarafeti ve içtenliği, halkın her zaman büyük sevgisiyle ve coşkusuyla karşılanır. Diyeceksiniz ki, en medyatik olan açılış töreninden neden bahsetmiyorsun? Yeterince yazıldı çizildi bu tören hakkında, hele de tüm töreni ele geçiren şov hakkında. Söz söyleme ihtiyacı hissetmiyorum bu yüzden.
Boğaziçi Üniversitesi’nden eski bir dostum Dilek Aydın’ın kısa filmiyle festivalde yer aldığını, tesadüf karşılaşıp öğrenmek beni ayrıca gururlandırdı. Kıbrıs Bayrak TV ve FM’den Ogün Erciyas ve eşi Melek ile epeyce gezdik. Sevin Okyay’ın önerisiyle Düşler Diyarı’na gittim ve çok memnun ayrıldım bu doğa güçlerinin ve aramızdaki doğal bağın bireyden üstün olduğunu anlatan filmden. O filmin üstüne Ali Özgentürk’ün aynı çekim malzemesinden iki ayrı film yorumu çıkardığını bizlere anlattığı  filmleri gördüm : Beni Sev ve Görünmeyen. İki farklı yorum yapmak istedim dedi Ali Özgentürk, basın toplantısında. Beni Sev’de Romeo ve Juliet’in ruhunu taşıyan kara sevdaya odaklanılmış, Görünmeyen’de ise arka plandaki Bartok’un Türkiye’yi ziyareti, Nazilerden kaçışı öne çıkmış. Udo Kier, filme büyük bir zenginlik ve estra derinlik katıyor. Neden dünya çapında biri olduğunu, gerçek hayattaki mizahi halinden çok ötedeki  derinliğini , sinema perdesinde görünce iyice anlıyor insan. Ali Özgentürk’e, ilk filmden çıktğımda, Romeo ve Juliet hikayesi gibi dedim, çok iyi analoji yaptığımı söyledi ve bunu basın toplantısında da ismimi anarak belirtti. Burada öyle müthiş sohbetler ettim ki, İstanbul’a döndüğümde, hayatım boyunca haturlayacağım anılarım olacak. Dilerim parti de harika geçer. Açılış törenindeki mecburi sigara molalarımızı bize unutturdu bu sohbetler ve filmler dersem, durumu yeterince özetlemiş olurum sanırım. Zengin bir film seçkisi var festivalin ve hangi filme yetişeceğimizi şaşırdık. Denizden de istifade etmek isteyen ben, bazı filmleri festival sonrasına bıraktım ama Eldeva Katya, dönüşte ilk izleyeceklerimden olacak. Olay yaratan film, Derin Düşün-ce,sonradan yasaklanmazsa, onu da göreceğim umuyorum. Müziğimi merak eden yönetmenler, oyuncular oldu epey. Güzel bir festival oluyor her açıdan. Elbette, teknik sorunlar, vesaireler , bazı seçim hataları olmuş olabilir, onlar da başka yazı konusu olur. Ben, kendi gözümden anlatmaya çalıştım herşeyi.  Yarın son günümüz festivalde. Müthiş bir kapanış partisi olması umuduyla.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com


Kings of Convenience Konseri


Kings of Convenience Konseri
7 Ekim 2012 BirGün Pazar Eki

27 Eylül Perşembe gecesi , Norveç, Bergen’li indie folk ikilisi Kings of Convenience ‘ın Babylon konserlerinden birine biletim vardı. Ard arda 3 gece konser verdiler, ben tam ortadaki geceye bilet buldum, isabet de oldu. Evvelki biletler bahar ayında ertelenen konserlerinin biletleriydi. O konseri kaçıracaktım nerdeyse ama iptal oldu. Bu konserde öğrendik ki isimlerini hep karıştırdığım üyelerden birinin göz problemi olmuş ve aniden net görememeye başlamış, uzaktaki cisimleri seçememeye başlamış ve mecburen konseri iptal etmek zorunda kalmışlar. Simon and Garfunkel esintili grubu dinlerken, huzur, hüzün ve neşe dozundaydı ruhumda. Biri klasik gitar (naylon tel) ile ritm ağırlıklı çalarken, solo gitarcıysa akustik ile yüksek perdelerdeki arpejleri , riff leri çalıyordu. Çok düşük volumle’lu bir müzik sayılabileceği için, ana mekandaki barda içki satışı olmamasını rica etmişler (şişe sesleri ve barmen ile konuşma sesleri cidden çok bastırabilirdi grubun müziğini) ve yandaki Babylon Lounge’dan içkimizi almaya bizi yöneltmişlerdi ki gayet mantıklı bir kararmış. Önce alkol yasağı var sandım sonra bu bilgiyi alınca rahatladım. Bizim dinleyici kitlesi genelde konuşma sesini abartır ve konsere ilgisizmiş gibi durur ama bu konserin izleyicisi çok saygılı hatta şarkılara katılımcıydı. Ezbere biliniyordu şarkılar. Bir hafta sonra radyo programımı da gruba ayırdım ve en sevdiğim albümü Riot on an empty street’ten çaldım. (Boş sokakta başkaldırı)

Grup hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse :

“Kings of Convenience, Bergen, Norveçli indie folk-pop ikilisi. Erlend Øye ve Eirik Glambek Bøe’den oluşan grup, sakin vokalleri, zarif gitar ve piyano melodileriyle tanınır. Grup elemanlarının ikisi de vokal, gitar ve besteleri üstlenmektedir. İkili, aynı zamanda "Yeni Akustik Hareket"in, Belle and Sebastian, Coldplay gibi öncülerinden biridir.

Erlend Øye 21 Kasım 1975, Eirik Bøe ise 20 Ekim 1975 doğumludur. Birbirlerini 11 yaşından beri tanıyan ikili, 16 yaşına geldiklerinde “Skog” (“forest”) adında bir grupta, diğer iki arkadaşlarıyla birlikte çalmaya başladılar ve ayrılıp Kings of Convenience’yi kurmadan önce sadece “Tids Tale” adında bir EP çıkardılar.

1999 yazı boyunca çeşitli Avrupa festivallerinde boy gösterdikten sonra ikili Amerikan şirketi Kindercore ile anlaştı. 2001’de Londra’da bir süre yaşadıktan sonra, ilk albümleri “Quiet is the New Loud”u yayınladılar. Albüm oldukça başarılı bulundu ve incelikli melodileri ve sözleri ile, “Belle and Sebastian”, “Simon and Garfunkel” gibi müzisyenleri örnek alan amatör gruplar için de yeni bir esin kaynağı oldu.

“Versus”, “Quiet is the New Loud” albümünün remixlerinden oluşan ikinci albüm, aradan çok süre geçmeden yayınlandı ve bu albümün ardından, gruptan bir süre yeni bir eser gelmedi. Øye, sonraki birkaç yılını Berlin’de, solo çalışmalarla geçirdi ve “DJ Kicks” serisi altında çeşitli eserler yayınladı.

2004’e gelindiğinde, grup üçüncü albümü “Riot on an Empty Street”i yayınladı. “I’d Rather Dance Wtih You” adlı ikinci single’ın videosu,MTV Avrupa listelerinde 2004’ün en iyi videosu seçildi. Albümde, şarkıcı Lestlie Feist’in de katkıları oldu.
İkilinin dördüncü stüdyo albümü Declaration of Dependence 2 Ekim 2009 tarihinde yayınlanacaktır.”


Babylon’a geldiğimde alt grup 123 çalıyordu ve ben onları daha evvel Açık Radyo’ya konuk almıştım. Güzel çalıyorlardı, keyifliydi, salonun henüz üçte biri doluydu, Kings of Convenience konseri sonunda tekrar sahneye çıktılar ve grupla beraber çaldılar, vokalistler beraber dansettiler, keyifliydi.

Kısacası, bilet fiyatı biraz fazla olmasına rağmen, izlemeye değer bir konserdi. Biraz daha uzun sürebilirdi. Bir saat 15 dakika civarında sürdü. Fazlası da iki gitarlı sade bir müzikte, tekdüzelik oluşturabilirdi ama tadı damağımızda kaldı.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com




Kuruçeşme Arena’da  İlhan İrem Büyüledi
30 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

22 Eylül cumartesi günü için İlhan İrem biletimi aylar öncesinden biletix’ten almıştım.
İlk kez İlhan İrem’i canlı izleme güzelliğini yaşayacak olmanın heyecanıyla gittim konsere.
2007’deki konseriyle ilgili yazılanları okuyor ve konserle ilgili hayaller kuruyordum sürekli.
İlhan İrem panellerini izliyordum video görüntülerinden. Gittikçe artıyordu İlhan İrem sevgim.
2012 yazında, Sinan Doyan ve Aslı Dinç adlı iki koyu İlhan İrem dinleyicisi dostumla, Aslı’nın dünya tatlısı kızlarıyla ,Açık Radyo’da, “Çocuk Gözüyle İlhan İrem” programı yaptık. İlhan İrem’in kendisinden çok güzel bir tebrik mesajı aldık. Bu programın kaydını mixcloud.com/edorsay adresinde dinleyebilirsiniz.

22 Eylül Cumartesi günü, radyoya erken gidip bant program kaydettim ve konser alanına erkenden gittim. İlhan İrem’in en sevdiğim şarkılarını yayında, aynı gün çalmak ve konser alanına gitmeden radyodan dinlemek tarifsiz bir histi. Programın sonunda, İzmir’deki sahaflarda bulduğum “Anlasana” 45’liğini ve  program sonunda kendi akustik versiyonumu çaldım. Bu şarkıyı yoğun hissettiğim bir dönemde spontane kaydetmiştim ve bir yıl sonra, İlhan İrem’in doğumgününde kendisine hediye olarak yollamıştım demomu, çok güzel bir geri dönüş yapmıştı bana. Müthiş cesaret vermişti bana, yazdıkları. Sanatsal kaygıları ağır basanlara ve topluma adapte olamayan gerçek sanatçı ruhlara küpe olacak bir vecize sözü paylaşmak isterim :, bana yazdığı bu cümlenin, bu yazımda paylaşılacak kadar evrensel ve kıymetli olduğunu düşünüyorum :
“ Düşünen ve üreten farklı renklerin yolculuğu renksiz hayatları tedirgin eder...
Asla pes etmeyin! “

Radyo programı heyecanımdan sonra erkenden konser alanına Kuruçeşme’ye gittim. Kapıda Sinan Doyan ile karşılaştım. Daha sonra Aslı Dinç ile karşılaştık. Yerimiz epeyce önlerdeydi. Büyük keyifle izledik konseri. Yabancı konserleri hep ayakta izlemeye alışmış ben, oturarak izlemekten daha fazla keyif aldım, bel ağrımı düşünme derdim kalmadı. Konserde deliler gibi bağırdım, deliler gibi eşlik ettim. Tüm dostlar ve ahbaplar oradaydı, Ulu Nino Varon ile bol bol sohbet ettik, orkestradan Artun Sürmeli ve Aydın Karabulut’un Kum Saati albümümde çaldıklarını konuştuk ve müzik sektöründen bahsettik. Her kelimesinden , değerli şeyler ögrendiğim bir yüce insan Nino Varon… Mizah yeteneği zaten dillere destan…

Sevdiğim çoğu şarkısını söylemekle kalmadı, müthiş bir sahne gösterisi yaptı. Arkasndaki dansçılar ve melek heykelleri göz alıcıydı.

Kısaca bilgiler vermek gerekirse :

Ekip:
Davul : Aydın Karabulut (Kenan Doğulu orkestrasında, Kum Saati albümümde de tüm davulları çalmıştı.)
Bas Gitar : Hami Barutçu (Kenan Doğulu Orkestrasında)
Elk. Gitar : Tahsin Endersoy (Kenan Doğulu orkestrasında)
Elk. Gitar : Gökay Semercioğlu
Klavye : Firuz İsmailov (Erol Evgin orkestrasında)
Klavye : Artun Sürmeli (Kum Saati albümümün aranjörü aynı zamanda)
Ney : Hüseyin Özkılıç

Playlist :
“Hayatın Üçüncü Gözü”nün finalindeki sert gitar soloları ile intro yaptı. “Kıyılara Git”(seni Seviyorum albümü 2001) ile ilk şarkısını söylemeye başladı 1977 tarihli 45’liği “Son Selam” ile devam etti.

Külliyatının köşebaşlarını tutmuş tüm şarkılarını peşpeşe sıraladı:, “Olanlar Olmuş”(1981), Donkişot”(1994), “Şalamar”(2001), “İki Duvar Arasında”(1994), “Yazık Oldu Yarınlara”(1975), “İster İnan İster İnanma”(1983) gibi en bilinen şarkılarını  kalabalık bir seyirci korosu eşliğinde söyledi.

Konserin ikinci kısmına ise yine en sevilenlerinden olan “Sürgün Gibi Masallarda”(1992) ile başladı. Bu şarkıda “peri kızı” diye betimlediği Alım Tatar, dansı ile İ.İrem’e eşlik etti.   “Anlasana”(1975), “Ayrılık Akşamı(Konuşamıyorum)”(1976), “İşte Hayat”(1977), “Boşver Arkadaş”(1974) gibi yine en bilindik şarkılarına yer veren İlhan İrem bis sonrası son albümü “Cennet İlahileri”nden “Hu”(2006) ve “Yılan Isırığını”(2006), geleneği bozmayarak yine semazenler eşliğinde seslendirdi.

Böylesine büyülü bir atmosferi terk etmek zor geldi , konser bitiminde. “Sevecenler” (İlhan İrem sevenlerine verilen isim bu) ile kulis kapısında bir süre bekledik, konser alanında kimse kalmamıştı. Sinan Doyan, Aslı Dinç ve birkaç dostla alanda epey kaldık. İlhan İrem kulisten çıktı ve hepimize çok yakından selam verip, tek tek görüşemediği için gönlümüzü aldı.
Bir görevli, melek heykellerden birini taşıyordu, alanın dışına.

Müthiş sevinçliydim, böyle bir geceye şahit olduğum için ama bir yandan buruktum çünkü bitivermişti bu büyülü gece…

Daha nicelerine diye geçirdim içinden. Her şeyin daha da güzel olduğu anlara…

Işık ve Sevgiyle…

Ece Dorsay


Dip Not: Sevgili dost, Sinan Doyan’a, yazıya, diskografik katkılarından dolayı teşekkür ederim.


Stevie Wonder Konseri
23 Eylül 2012 BirGün Pazar Ek

IKSV’nin ülkemize ilk kez getirdiği Stevie Wonder’ı Maçka Küçükçiftlik Park’ta , 14 Eylül 2012’de dünya gözüyle izleyebildik. Konserden hemen önce, radyo programımda da Wonder şarkıları çaldım. Konserde, beklediğimi şarkıların büyük kısmını çaldıysa da, bir çok müthiş şarkısını es geçti. Çoğumuz, Part Time Lover bekliyorduk ama o şarkıyı uzun zamandır çalmadığını da duymuştum ve şaşırtmadı. O şarkı listede yoktu. Lennon’dan İmagine’ı çalması, müthiş bir ortam yarattı ama şarkıyı çok zayıf bir sesle söyledi, galiba o an epey hüzünlendi. Bu da çok doğal. Michael Jackson’dan The Way You Make me Feel, müthiş oldu.

Kızına da bir şarkı söyletti ama bunu en başlarda yapınca, konserin temposu düştü. Aisha Morris, Stevie'nin kızı, da bir parça söyledi babası piyanoda eşlik ederken. Soyadı Morris, çünkü Stevie'nin asıl ismi Stevland Hardaway Morris. Vokalinden etkilenmedim kızının. Wonder ise malum, müthiş bir vokalist ve performer, hala ses renginden bir şey yitirmemiş. Elbette, 70’lerde izlemeyi tercih ederdim. Seyirciye çok fazla tekrar yaptırdı. “Love, you don’t talk about it, you gotta be about it” cümlesini defalarca kızlı erkekli gruplara ayırarak söyletti. Fazlaca seyirci katılımı, bizim gibi Wonder şarkılarını canlı dinlemeye aç bir kitle için animasyon gibi oldu. Fazla sayıda cover, kızını erkenden sahneye çağırması, seyirciye bol tekrar yaptırması bence konserin zayıf yanlarıydı.

 Konseri, V.I.P’den izlemek süperdi ama oradaki kitle sanki daha durgundu. Yine de RHCP konserine göre daha güvende hissetmek güzeldi. Konser bitti, alan tamamen boşalana kadar bekledik, bizim vip bölgesinde hala takılıyordu insanlar. Beleş içki var diye keyfi takılma sandım ama Stevie Wonder’ı beklediklerini düşünemedim. Bize Wonder ile tanıştırılma ihtimalimiz söylendi ama alan boşalınca umudu kesip çıktık ve taksiye bindik babamla.
Bir telefon geldi ve Wonder ile tanışmak için kulise gidildiği haberi geldi, ne yazık ki fırsatı ucundan kaçırdık. İmza almak gibi dertlerim yoktur ama bir albümümü hediye etmek ve fotoğraf çektirmek isterdim tabii.

Another star, Happy birthday, Higher ground, If you really love me, Isn't she lovely, Master blaster, Overjoyed, Signed sealed and delivered, Sir Duke, superstition, The way you make me feel ve Imagine çalınan şarkılar arasında hatırladıklarım. Tabii en unutulmaz şarkıları olan You are the sunshine of my life ve I just called to say i love you’yu da çaldı. Happy Birthday’i çalması müthiş denk geldi, tam da yeğenim Ozan’ın 1. yaş günü olduğu için, abime telefon açmayı akıl ettim, bir şekilde dinletmeye çalıştık. Dilek : Müzik delisi bir yeğenim olsun…

RHCP konserinde Santralistanbul ve Eyüp yollarında işkence çekmiştik oysa Maçka Küçükçiftlik Park, çok merkezi olduğu için ve RHCP’deki kadar devasa bir kalabalık olmadığı için daha rahattık. Aslında çok kalabalıktı ama RHCP’de yüz bine yakın insan vardı.
Tamamen izdihamdı RHCP konseri ve merkezi bir yer değildi, eve dönmek ızdıraptı.
Wonder’da ise elimizi kolumuzu sallayarak, huzurla çıktık alandan.

Taptığım biri isim olmadığı sürece, Santralistanbul türü yerlere gitmem mümkün değil artık.
Makul mekanlar istiyor insan. Altyapısı olan ve şehir merkenize yakın. Tanışma fırsatını ucu ucuna kaçırmış olsak da, Wonder’ı dünya gözüyle izlemek harikaydı. Tanıdığım en büyük Stevie Wonder hayranı , Açık Radyo DJ’i dostum Tim Hallam da konserdeydi ama görüşemedik konserde. İyi ki konsere gittim dedirtti sonuçta Wonder.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

İki İngiliz dost ile RHCP konseri maceram :


İki İngiliz dost ile RHCP konseri maceram :
16 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

RHCP konserine iyi ki gittim diyorum. Hayatta en az bir kere sahnede izlenmesi gereken bir gruptu benim için. Epeyce işkenceye katlandık ama Açık Radyo’dan dostlarım Tim Hallam ve Steve ile zaman çok keyifli geçti. İki adet body-guard’ım vardı hem. Konserden birkaç saat evvelki radyo programımı RHCP grubuna ayırdım. Yayında çaldığım çoğu parça, sahnede de çalındı :  Higher Ground, Under the Bridge, Californication, Scar Tissue, Give it Away, Road Trippin, By the Way, Can’t Stop vesaire… Tamam, kabul : Türkiye, henüz büyük konser organizasyonlarında çuvallayabiliyor. Pozitif’in seçtiği yerle mi ilgili bilemiyorum ama Santralİstanbul’da binlerce kişiyi ağırlamak, giriş ve çıkışlarda sorun yarattı. Saatlerce beklenen kuyruklar, çıkışta 2 saat yürüdükten sonra araç bulabilmek gibi dertler… İngiliz dostlarım, medeni bir ortamdayız sanarak getto sokaklara girip oralarda taksi beklememizi önerdiler. Deli misiniz diyemedim ama onları, Bilgi Üniversitesi kampüsü önüne sürükledim ve orada çimlerde beklememizi önerdim. İki İngiliz ve ben, resmen kaybolmak üzereydik. Eyüp’ün arka sokaklarında bir iki saat yürüdük.

Gitarist, iskemlede oturarak çaldı gitarını, sanırım bir sağlık problemi vardı. Türk bayrağı olan t-shirt giymişti. Davulcu zaten hep aynı kıyafetle çıktığı için şaşırtmadı ,tek fark, t-shürtündeki türk bayrağı sembolüydü onun da. En ucuz bilet, 1 km. uzaktan konseri izlememize sebep oldu ama dev ekran, ambiyans ve çimlerde oturabilmek, büfeye ve mobil tuıvaletere yakın olmak , işimize yaradı. Önlerde olsak, kafalardan bir şey göremezdik. Tim de, ben de, bu konuda  aynı fikirdeydik. Tuvaletlerin tepesinden, ağaçların dallarından konseri izleyenler vardı, güldük. Bir ara Tim ile iddiaya girdik, şimdi Californication başlayacak dedim ve ben kazandım iddiayı. Gitarist beyaz Gretsch’i aldığında hep o şarkı başlar. Flea ile önce bir jam yaparlar sonra şarkıya girerler. Live DVD’lerden ezberledim. Flea’nın veda selamı da güzeldi. Konserin başında ve sonunda , kafaları güzel ve sadece takılıyorlar yani spontane çalıyorlar gibi geldi ve endişelendim ama sonra tüm hit’leri ard arda çaldılar.

Grubu kısaca tanıtalım :
“Red Hot Chili Peppers (RHCP), 1983 yılında kurulmuş; funk, punk ve metali harmanlayarak müzik yapan ABD'li bir gruptur. Grubun kurucuları Anthony Kiedis, Micheal Balzary, Hillel Slovak ve Jack Irons'dır. İlk isimleri ‘Tony Flow And the Miraculously Majestic Masters of Mayhem’ olan grup, aynı yılın sonunda EMI plak şirketiyle sözleşme imzaladı. Daha sonra isimlerini Red Hot Chili Peppers olarak değiştirmişlerdir.
Grubun ilk albümü Red Hot Chili Peppers 1983 yılında gitarist Hillel ve davulcu Jack yerine Jack Sherman ve Cliff Martinez'in katkılarıyla yapılmıştır. Albüm büyük bir ticari başarı yakalayamasa da underground müzik çevresinde ses getirmiştir.
1985'de ise Hillel'in katılımıyla ve "Funk Tanrısı" George Clinton'ın prodüktörlüğüyle Freaky Styley piyasaya sürülmüştür. Daha sonra Jack'in de gruba dönmesiyle 1987 tarihli The Uplift Mofo Party Plan adlı albüm çıkmıştır.Albüm Billboard listelerinde 184. sıraya kadar çıkmıştır. Ancak 24 Haziran 1988'de Hillel'in aşırı dozda uyuşturucudan ölmesiyle grup dağılma noktasına gelmiştir. Bu dönemde Anthony Meksika'ya gitmiş, Jack ise gruptan ayrılmıştır. Anthony'nin dönüşü ve Flea'nın çabalarıyla gitarist John Frusciante ile davulcu Chad Smith gruba dahil olmuşlardır. 1989'da Mother's Milk adlı albümü çıkararak ilk altın plaklarını kazanmışlardır. Albümden çıkan ilk single "Knock Me Down" Hillel'in anısınadır.
1991'de ise Rick Rubin prodüktörlüğünde, RHCP'ın en çok ses getiren albümlerinden biri olan Blood Sugar Sex Magik piyasaya çıkmıştır. Albümde yer alan "Under The Bridge" Amerika listelerine iki numaradan giriş yapmıştır, "Give It Away" ise gruba En İyi Hard Rock Parçası dalında Grammy kazandırmıştır.
Uyuşturucuya bulaşan John Frusciante 7 Mayıs 1992'de stres ve yorgunluk bahanesiyle grubu terk etmiştir. John 1994'de ilk solo albümü olan Niandra Lades And Usually Just A T-shirt 'ü ve 1997'de Smile From The Streets You Hold 'u çıkarmıştır.
Bu arada RHCP yoluna devam etmiştir. 1994'de gruba John'un yerine Jane's Addiction ve Porno For Pyros gibi grupların gitaristi Dave Navarro katılmıştır. 1995'de ise Navarro ile birlikte One Hot Minute adlı albümü piyasaya sürmüşlerdir.“One Hot Minute” tüm Dünya’da 5 milyon kopya satarak, 4 numaradan girdiği Amerika listelerinde 55 hafta boyunca yerini korudu.
Ancak 1998'de Dave Navarro grubu terk etmiş, John Frusciante geri dönmüştür. Frusciante'nin dönüşüyle, 1999 yılında prodüktörlüğünü Rick Rubin'in yaptığı Californication albümü çıkmıştır. Bu albüm Blood Sugar Sex Magik 'in soundundan uzak olsa da çıkan ilk single "Scar Tissue" uzun süre ilk onda kalmıştır. Grup 2000 MTV Video Müzik Ödülleri'nde "Videoda Öncü Grup Ödülü"nü kazanmıştır. Californication 'ın videosu "En İyi Yönetmen" ve "En İyi Sanat Yönetmenliği" ödüllerini kazanmıştır. Bu arada John üçüncü solo albümü olan To Record Only Water For Ten Days 'i çıkarmıştır. 2002'de ise Californication 'a benzese de bazı farklılıklar taşıyan By The Way piyasaya çıkmıştır. Albümde yer alan "On Mercury" adlı parça grubun ilk ska denemesidir.
2004 yılında RHCP, “Live in Hyde Park” adlı ilk konser albümünü piyasaya sürdü. Albüm, Londra’daki Hyde Park’ta sahne aldıkları üç gecenin kayıtlarından oluşurken, grup bu üç gecelik konser dizisinden 17 milyon dolar kazanarak bir rekora imza atmayı başardı.
Grubun en son çıkan albümü ise yine Rick Rubin'in prodüktörlüğündeki Stadium Arcadium'dur. Blood Sugar Sex Magik 'in de kaydedildiği stüdyoda kaydedilen albümün çıkış parçası "Dani California"dır. En son klibini çektikleri parça "Tell me Baby" dir. Albümden çıkan üçüncü single "Snow(hey oh)" 4. parçasıdır. 20 Kasım 2006'da piyasaya çıkacak single'la birlikte parçanın Tony Kaye tarafından yönetilen videosu da yayınlanmıştır. Mtv Awards'a da aday olarak gösterilmiştir.
Ayrıca bu single lar dışında klibi yayınlanan diğer Stadium Arcadium parçaları "Desecration" Smile ve "Hump de Bump" dur Grup kendilerine daha çok zaman ayırmak için kısa bir süre müziğe ara vermiştir. Anthony ve Flea Çocuklarıyla ve hayatlarıyla ilgilenirken, Chad Bir Caz grubuna girmiştir. John ise solo çalışmalarına devam etmektedir.
John Frusciante 16 Aralık 2009 tarihinde gruptan ayrılmıştır. 2 Ocak 2010 tarihinde ise onun yerini Josh Klinghoffer almıştır.
Grup 10.stüdyo albümleri olan I'm With You'yu 30.08.2011 tarihinde yayınlamıştır.”

Bir dahaki dfelice konserlere. Bu gece Stevie Wonder’a gideceğim nasipse ve bu yazı yayımlandığında izlemiş olacağım kendisini. O konserden de bilgiler aktarırım.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

EYLÜL’ÜN GELİŞİ


EYLÜL’ÜN GELİŞİ
9 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

Eylül ayı, 1 Eylül’ün denk geldiği Cumartesi günü, ferah başladı. İlkbahar’dan kalma bir hava vardı sanki. Elmadağ caddesi, büyülüydü. Yayını beklerken bir kafede oturdum ve ağaçlıklı caddeyi seyretmek huzur verdi. Aslında sabah çok ağlayarak başlamıştım güne. Sezen’den Hayır adlı şarkının etkisiydi herhalde… Ama Harbiye’ye vardığımda bir huzur kapladı içimi. Sebepsiz bir huzur… Radyoda, Mike and The Mechanics çalarak, çok iyi bir seçim yaptığımı fark ettim. Şarkıları, çocukluğumu etkilemiş, hem hüzün hem pozitif enerji veren, kaliteli pop rock. Sözleri de sosyolojik, felsefik ve ileriye bakan türden. Asla karanlık değil… Eylül, umutlarla başladı ya da başlamalı. Başka türlü ayakta nasıl durabilir insan?

Yoğun bir hafta oluyor. 5 Eylül Çarşamba akşamı Açıkhava’da Sezen Aksu konserine gittim. İzlediğim ilk Sezen Aksu konseriydi. Gündemdeki karanlık yüzünden elbette, konser kasvetli başladı ama sonra öyle bir sardı ki şarkılar ve Sezen’in enerjisi, ruhumun dört bir yanını…. Konserden çıktığımda, epeyce sarmıştım yaralarımı… Sanki ruhsal bir yoldaştı seslenen… Terapistimiz oldu Sezen o gece… Kendi kalbindekileri ucundan kıyısından dökerken, hayata şarkı yazarak tutunduğunu anlatırken, manevi bir güç verdi, bu çok barizdi…

8 Eylül RCHP yayını yapıp oradan doğruca Santral İstanbul’a gitmeyi umuyorum, RHCP’yi sahnede izlemek için. Bu yazı yayınlandığında, umarım ki konseri izlemiş olurum. Yazıyı önceden gönderdiğimiz için, konser heyecanındayım henüz. RHCP’nin sahnesinin müthiş olduğunu ve hatta en temel başarılarının bu olduğunu , koyu RHCP fanları bilir. Son üç albümlerinde zaten daha melodik bir tarza yönelip, şöhretlerini daha da globalleştirdiler. Rap, punk ve en önemlisi funk ağırlıklı müzikleri, melodiye evrildi.

Yelken yapılabilecek havaların son demleri mi derseniz, İstanbul bu, hiç belli olmuyor. Kasım ayında başladığımı düşünürsek.. Epeyce ara verdim gibi oldu ama elbette ki devam edecek.

Sezen Aksu konserine dönersek, en sevdiğim şarkısı “Haydi Gel Benimle Ol” u söyledi ya, daha ne isterim... “Unuttun mu Beni” nin demo haline bayılıyorum… Tam doğru olmasa da, kabaca bir şarkı listesi yazdım konserde . Bazilari Medley olarak kısa geçildi (sonlardaki şarkılar). Seyirciye selam verirken, Arkadaş’ı söylemeleri , harika bir sürprizdi.
       Birinci Yarı :
  1. Gulumse
    2. Tanrının gözyaşları
    3. El gibi
    4. Erkek guzeli
    5. Şinanay
    6. Gidiyorum
    7. Değer mi?
    8. Dedikodu
    9. Geri dön
    10. Adı bende saklı
    11. Kahpe Kader
    İkinci yari
    1. Son sardunyalar
    2. Yaz
    3. Hadi bakalim
    4. Seni İstiyorum
    5. Vay
    6. Ünzile
    7. Ne kavgam bitti ne sevdam
    1. Kaybolan Yıllar
      9. Hata
      10.biliyorsun
      11. Sen Aglama
      12. Geri dön
      13. Beni Unutma
      14. Haydi gel benimle ol
      15. Unuttun mu beni
      16. Arkadaş (orkestrayla kapanış selamı verirken )

Hayatında en az bir Sezen konserine şahit olmalı insan… En az…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com



4 Eylül 2012 Salı

RHCP ve Kings of Convenience konserlerine az kala :



RHCP ve Kings of Convenience  konserlerine az kala :
 2 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

Yaşam enerjisi veren ve bas gitaristlerinin stilini çok sevdiğim, konser DVD’lerine doyulmayan, vokalisti Antony Kiedis’in otobiyografisini İngilizceden birkaç günde heyecanla okuduğum grup… Konser kaçmaz diyerek bileti aldım. 8 Eylül’deki konser Santral İstanbul’da… Dilerim radyo yayınım sonrasına denk gelen konser, olaysız geçer. Nedense kendimi böyle dev konserlere gitmek  için yaşlı hissediyorum , belki de çok olaylı bir ortamdayız ondan. Açık Radyo’da grubun en sevdiği şarkıları çaldım, Mojo dergisi seçkisinden. Fun’un devlerinden, punk’a epey eklektik bir listeleri var.
Red Hot Chili Peppers (RHCP), 1983 yılında kurulmuş; funk, punk ve metali harmanlayarak müzik yapan ABD'li bir gruptur. Grubun kurucuları Anthony Kiedis, Micheal Balzary, Hillel Slovak ve Jack Irons'dır. İlk isimleri ‘Tony Flow And the Miraculously Majestic Masters of Mayhem’ olan grup, aynı yılın sonunda EMI plak şirketiyle sözleşme imzaladı. Daha sonra isimlerini Red Hot Chili Peppers olarak değiştirmişlerdir.
Bana huzur veren grup ise akustik ikili Kings of Convenience. Misread şarkısını arka arkaya kaç kere dinlediğimi sayamam ve Riot on an Emty Street, en sevdiğim albümleri…
Norveç'li yaşıt ikili, 2000’lerin başından beri çıkardıkları 3 albümle müzik otoritelerinin dikkatini çekmeyi başardılar. Şarkıları beraber yazıp söyleyen Erlend ve Eirik, Kings of Convenience projelerinin yanısıra birçok yan projede de çalışıyorlar. Özellikle Erlend OyeWhitest Boy Alive grubuyla da başarı basamaklarını hızla çıkmakta.

Kings'in ilk albümü olan Quite is the new loud (2001) prodüktörlüğünü aynı zamanda Coldplay için de çalışan  Ken Nelson yapmış. Albüm büyük başarıya imza atarak, ikilinin geniş kitlelerce tanınmasını sağlamış. Albümün başarısının ardından ikili albümün remix versiyonunu da yayınlayarak Versus (2001) adını vermiş.

Erlend'in Dj Kicks serisine katkıda bulunması, bu sürecin içine Unrest isimli solo albümünü de sıkıştırması da işin cabası.

İkili ikinci albümleri olan Riot on an Empty Street'i 2004 yılında yayınladılar. İlk albümdeki müzikaliteyi aynen korumayı başaran müzisyenler, meraklı takipçilerinin yüreğine su serperek yakın gelecekte İskandinav popunun fenomenlerinden olacaklarının sinyallerini verdiler.

İkili resmi internet sitelerinden yeni albümlerini Ekim 2009 tarihinde yayınlayacaklarını duyurdu. Ekim 2009 yılında Declaration of Dependence yayınlandı. 10-14 nisanda Babylon konserleri ertelenen grup, 26-27-28 Eylül tarihlerinde  konserler verecek.

İki yabancı isim saydım ama başlığa koymadığım ve belki daha sonraki yazımlarımdan birinde bahsedeceğim iki de yerli konserin heyecanını taşıyorum : Sezen Aksu ve İlhan İrem. (tarih sırasıyla yazdım.) Zira iki büyük ismi de, ilk kez canlı izleme şansına erişeceğim. Çok eski zamanlarına da denk gelmek isterdim.

Yaralı ruhua biraz olsun, şerbet vermek lazım diye düşünüyorum. Konserlere gitme ve kalabalık konusunda, eski şarjım olmasa da, şifaya ihtiyacım var galiba…
Elbette ki müthiş konserler olacağını umuyorum… Ruha , bir yardım eli uzatan türden…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

ELLIOT SMITH : Kırılgan sesli Ozan



ELLIOT SMITH : Kırılgan sesli Ozan
26 Ağustos 2012 BirGun Pazar Eki

Geçen gün radyo programımı Elliot Smith’e ayırdım ve müthiş kapaklı, New Moon albümünden parçalar çaldım. Ek olarak, Good Will Hunting (Can Dostum) filminin harika şarkısı Angeles ile programa giriş yaptım. Bu yazımda, Elliot’un kısa ama üretken yaşamına değinmek istiyorum :

“1969 senesinde Nebraska'da dünyaya gelen Amerikalı indie rock müzisyeni Steven Paul 'Elliott' Smith, ailesinden kaynaklanan sorunlardan dolayı oldukça zorlu bir çocukluk dönemi geçirdi. 10 yaşındayken gitar çalmayı öğrenen Smith, aynı zamanda "Fantasy" adlı ilk bestesini hazır hale getirdi. Küçük yaştan itibaren The Beatles, Bob Dylan, KISS, The Clash ve Elvis Costello gibi isimleri dinlemeye başlayan sanatçı, 14 yaşındayken Oregon'a taşındı. Lisedeyken 'Stranger Than Fiction' adlı gruba katılan müzisyen, aynı zamanda kendisine artık Elliott olarak hitap edilmesini istiyordu.

 1991 senesinde öğrenim gördüğü ünversiteden felsefe ve politika bilimi diploması alan Elliott Smith, üniversite dönemi sırasında 'Heatmiser' adlı garage punk grubunu oluşturdu. Grupta Smith dışında Neil Gust, Brandt Peterson, Tony Lash ve Sam Coomes bulunurken, grup 1992 senesinde "The Music Of Heatmiser" adlı EP'yi yayımladı. 1993 senesinde "Dead Air" adlı ilk albümünü Frontier Records etiketiyle piyasaya süren beşli, 1994 senesinde "Yellow No. 5" adlı EP'yi ve "Cop And Speeder" adlı 2. albümünü müzikseverlere sundu. Bu sırada Virgin ve BMG gibi önemli plak şirketleri Smith ile irtibata geçerken, sanatçı ilk solo albümünü yayımlamak için Cavity Search Records adlı plak şirketiyle anlaştı.

1994 senesinde "Roman Candle" adlı ilk solo albümünü piyasaya süren Elliott Smith, albümün içerisinde daha önceden hazırlamış olduğu bestelerine yer verdi. Albümün sözlerinde depresyon, uyuşturucu bağımlılığı ve ihanet gibi konuları işleyen Smith, albümün soundunda genelde akustik gitarını kullandı. İlk solo konserini aynı senenin sonuna doğru gerçekleştiren sanatçı, bu performans sonrasında bir başka indie rock müzisyeni Mary Lou Lord ile irtibata geçti ve sanatçıyla birlikte ufak çaplı bir Amerika turnesine çıktı.

 1995 senesinde kendi ismiyle aynı ismi taşıyan 2. solo albümünü Kill Rock Stars adlı bağımsız plak şirketinden yayımlayan Elliott Smith, albümde Spinanes grubunun vokalisti Rebecca Gates ve Heatmiser grubundan arkadaşı Neil Gust'ı konuk müzisyen olarak davet etti. Albüm sound olarak ilk albüme benzerken, albümde yer alan "Needle In The Hay" gibi parçalar, Smith'in uyuşturucuyla olan problemlerini gözler önüne seriyordu.

 1996 senesinde grubu Heatmiser ile "Mic City Sons" adlı albüme imza atan Elliott Smith, albüm sonrasında grupla birlikte bir performans gerçekleştirdi ve grup bu konser sonrasında dağılma kararı aldı. Aynı sene Jem Cohen adlı yönetmen, Smith'in parçalarını kaydederek "Lucky Three: an Elliott Smith Portrait" adlı kısa filminde kullanmak istediğini belirtirken, film 1997 senesinde yayımlandı. Aynı zamanda "Either/Or" adlı 3. solo albümünü Tom Rothrock ve Rob Schnapf prodüktörlüğünde yayımlayan sanatçı, albümdeki her enstrümanı kendisi çaldı. Albümde korku, Tanrı, ölüm ve varoluş konularını işleyen müzisyen, albümün ismini Soran Kierkegaard'ın aynı isimli felsefe kitabından etkilenerek koydu.

1997 senesinde Gus Van Sant'in filmi "Good Will Hunting"in müziklerini Danny Elfman ile hazırlayan Elliott Smith, 1998 senesinde ilk kez bir televizyon programına katılarak film için hazırladığı "Miss Misery" adlı parçasını performe etti. Bu parçayla Oscar'larda "En İyi Film Müziği" kategorisinde aday olarak göserilen Smith, tören gecesine katılarak parçasını burada da çaldı. Aynı sene The Beatles'ın "Because" adlı parçasını baştan yorumlayan sanatçı, bu parçayla Sam Mendes'in Oscar ödüllü filmi "American Beauty"nin soundtrack'inde yer aldı.

1998 senesinde DreamWorks Records ile anlaşmaya varan Elliott Smith, aynı zamanda oldukça önemli bir depresyon dönemi içerisine girmişti. Senenin sonuna doğru "XO" adlı 4. solo albümünü Tom Rothrock ve Rob Schnapf prodüktörlüğünde piyasaya süren Smith, albümün soundunda ilk 3 albümden farklı olarak nefesliler ve yaylılar gibi değişik enstrümanlara bulundurdu. Albümde yer alan "Independence Day" adlı parçada ilk kez bir davul sample'ı kullanan sanatçı, albümden "Waltz #2 (XO)" ve "Baby Britain" adlı parçaları single olarak yayımladı.

2000 senesinde "Figure 8" adlı 5. solo albümünü yine Tom Rothrock ve Rob Schnapf prodüktörlüğünde müzikseverlere ileten Elliott Smith, albümde 1960'ların grupları The Kinks, The Beatles ve The Zombies'in soundundan etkilendiğini belli ediyordu. Albümden "Happiness" ve "Son of Sam" parçaları single olarak yayımlanırken, albüm sonrasında Smith, albümün tanıtımı için Amerika'da konserler gerçekleştirmeye başladı.

 2001 ve 2002 senelerini yaşadığı uyuşturucu problemleri yüzünden hayli zor geçiren Elliott Smith, en son 2003 senesinin Ağustos ayında "Pretty (Ugly Before)" adlı parçasını single olarak piyasaya sürdü. Steve Hanft'ın "Thumbsucker" adlı filmi için "Let's Get Lost" adlı parçasını ve Big Star'ın "Thirteen" ile Cat Stevens'ın "Trouble" parçalarını baştan yorumlayarak kaydeden Smith, ne yazık ki 21 Ekim 2003 tarihinde kızarkadaşı tarafından evinde ölü olarak bulundu. Sanatçının ölüm nedeni intihar olarak belirtilse de bazı hayranlar hala durumun böyle olmadığını düşünüyor.

 Elliott Smith'in ölümünün ardından Amerika, İngiltere ve İzlanda'da anma konserleri düzenlenirken, sanatçı için şu ana kadar birçok beste yazıldı ve şarkıları baştan yorumlandı. Smith'in 2001 senesinde kayıtlarına başladığı 6. solo albümü "From a Basement of Hill", sanatçının ailesinin öncülüğüyle, 2004 senesinde Rob Schnapf ve Joanna Bolme prodüktörlüğünde hayranlara sunuldu. Sanatçının kaydetmiş olduğu birçok karanlık temalı şarkı albüm içerisinde yer almazken, bu durum müzisyenin bazı hayranlarından tepki topladı.

En son 2007 senesinde "New Moon" adlı 2 CD'lik derleme albüm, Kill Rock Star etiketiyle müzikseverlere sunuldu ve albüm içerisinde Elliott Smith'in 1994 - 1997 dönemi arasında hazırlamış olduğu demo parçalarına ve b-side'lara yer verildi. Ayrıca, bir süre önce piyasaya sürülen "Elliott Smith" adlı kitap sanatçının resimleri, orijinal el yazmaları ve yakınlarının görüşlerinden oluşuyor.”

Bir tane de olsa, orijinal Elliot Smith albümü alın, pişman olmazsınız, özellikle akustik gitar tınılarını ve folk ruhunu seviyorsanız… Kırılgan sesli bu ozanı dinlemelisiniz…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Janis Joplin Melankolisi…



Janis Joplin Melankolisi…
12 Ağustos 2012 Birgun Pazar Eki

Geçen hafta Janis Joplin şarkıları çaldım radyoda. Muazzam bir vokal… Aşk acısını , öfkeyi , haykırışı , sevgisiz bir dünyaya hapsolmuşluğun sıkıntısını bu kadar mı iyi anlatır bir ruh….
Biyografisi okunmalı, kısa da olsa… Bugün, biyografisinden alıntıya yer vermek isterim :

“19 Ocak 1943 tarihinde Port Arthur, Teksas'ta, çalışan bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir rafineri kasabasında büyüyen Janis, yeni tanıştığı herkes tarafından sıradışı biri olarak nitelenirdi. Gençlik yıllarında sanatçı kişiliğini farkeden ailesi, onu bu alanda kendini geliştirmesi için teşvik etti. 14 yaşına geldiğinde toplum tarafından sıradışılığı yüzünden dışlanmaya başlayan Janis, kendini müziğin ve sanatın içinde gizlemeye karar verdi. 18 yaşına geldiğinde, Teksas'taki birçok yerel klüpte sahne almaya başladı. Daha sonraları blues müziğine olan ilgisinin tükendiğini düşünerek, Lamar State College of Technology'e girdi. 1963 yılında okulunu bıraktı ve müzik kariyeri üzerine yoğunlaşmaya karar verdi.
1963 yılında otostopla geldiği California Dreamin'da hippi hareketine dahil oldu. Kısa zaman içinde San Francisco ve Venice Plajı'ndaki kafe ve klüplerin ayrıcalıklı bir müdavimi haline geldi. California'da geçirdiği iki yılın ardından kontrolünü büyük oranda kaybeden Janis, alkol ve amfetamin kullanmaya başladı. Bu gidişe dur demek için Port Arthur'a geri dönerek, ayrıldığı okuluna yeniden kaydoldu. Okulunda çok başarılı olmasına rağmen, bu doğrultuda gelişmekte olan hayatından hiçbir zaman memnuniyet duymadı.
Janis, küçük kasaba yaşamına ayak uyduramayacağını anlar anlamaz California'ya geri döndü. Burada, arkadaşı ve menejeri olan Chet Holmes tarafından Big Brother and the Holding Company adlı bir gruba solist olması için önerildi. Bu grupla çalışmaya başlayan Janis, 1967 yılında sahne aldıkları Monterey Uluslararası Pop Festivali'nde, bir blues klasiği olan "Ball and Chain" ile izleyenleri büyüleyerek, grubun ilgi odağı olmasını sağladı. Bu performans sonrasında aldıkları albüm teklifini geri çevirmeyen grup, 1968 yılında ilk albümünü yayınladı.
1968 yılında, grubun menejerliğini üstlenen Albert Grossman, Columbia Records plak şirketiyle bir anlaşma imzalamayı başardı ve aynı yıl grubun "Cheap Thrills" albümü bu şirketin etiketi ile yayınlandı. Bu albümde, "Piece of My Heart", "Ball and Chain" ve "Turtle Blues" gibi klasikleşmiş blues şarkılarının canlı versyonları da yer almaktaydı. Bu albümün başarısı sayesinde sekiz hafta boyunca listelerde üst sıralarda kalmayı başaran grubun adı artık "Janis Joplin with Big Brother and the Holding Company" olarak anılmaya başladı.
Arka arkaya gelen büyük başarılar, grubun uyuşturucu ve alkolle olan bağını daha da arttırdı, sıklıkla pahalı uyuşturucularla yapılan alemler grubun performansını ve iş ilişkilerini kötü yönde etkiledi. 1968'in sonunda, Big Brother and the Holding Company son bir performans gerçekleştirdikten sonra dağıldı.
Sonraki sene kariyerine tek başına devam etme kararı alan Joplin, 1969 yılının Haziran ayında gerçekleştirilen Woodstock festivalinde sahne alarak yeniden büyük bir beğeni toplamayı başardı. Blues'un yanında caz müziğine de herzaman ilgi duymuş olan Joplin, aynı yıl "The Cozmic Blues Band" i kurdu ve "I Got Them All' Kozmic Blues Again Mama!" albümünü yayınladı.
Kazandığı başarılarla birlikte artan stresini bastırmak isteyen Joplin, eroin kullanmaya başladı ve kullandığı diğer uyuşturucuların ve alkolün miktarını gün geçtikçe arttırdı. 1969 yılının sonunda bu gidişatının doğru olmadığını farkederek tüm bağımlılıklarına son verdi ve yeni bir başlangıç yapmak için "The Full Tilt Boogie Band" adlı grubu kurdu.
1969 yılında, "Pearl" albümün kayıtları için stüdyo çalışmalarına başladı ancak, ihtiyaç duyduğu ilhamı bulmak için yeniden eroine başvurdu. 4 Ekim 1970 günü, henüz 27 yaşındayken, Los Angeles'taki Landmark Motor Hotel'de aşırı dozda eroin yüzünden hayatını kaybetti.
Ölümünün ardından yayınlanan albümünde yer alan "Me and Bobby McGee" ve "Mercedes Benz" gibi şarkıları ile haftalarca listelerde üst sıralarda yer aldı.
Janis Joplin, yaşadığı zamanda olduğu gibi günümüzde de, gelmiş geçmiş en iyi kadın blues şarkıcılarından biri olarak kabul edilmektedir.”

Bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki : İyi ki bir Janis geçmiş bu dünyadan. İyi ki bir Amy Winehouse da geçmiş. Haftaya da Amy’den bahsederiz belki… Melankolik sesleri daha iyi tanımalı…

Ece Dorsay

Kelimelerin Döküldüğü Yerde
5 Ağustos 2012 BirGün Pazar Eki 

Kelimelerin döküldüğü yerde, şifa geliyor mu acaba ruha? Kayıp ruhların, selamlaştığı sanal dünyada, gerçekliğinden kopmuş insanların kalp atışlarına maruz kalmak zor kimi zaman…
Sevginin, dostluğun, insanlığın yavanlaşarak kaybolduğu çizgisel bir daire. Her gün tekrarlarla yaşayan insancıklar. Kendi tekrarlarında kaybolan, nereye ve neye imza attığını bilmeyen, çaresizce, bilinçsizce yalpalanan ruhlar. Kimsenin birbirine hayrı kalmadığı gibi, tek verecekleri şey, zarar olan ruhlar. Bu yüzden işe, hobiye, uğraşlara sarılmak gerekiyor bu zamanda. İnsan odaklı bir çağda değiliz. Para veya genel kapsamda maddiyat odaklı bir çağdayız. Maddiyatın dibine vurulan bir ortamdayız. Dışarıda şimşekler çakıyor. İyi de geliyor ilk kez ruhuma. Tüm manasızlıkların orta yerine çakan şimşek, biraz olsun yeniden başlama gücü verebilir insana. İnsanlığın öldüğünü bilmem kaçıncı darbeyle anlıyorsunuz. İnanmak istemeyene anlatıyorlar : Tekmeleyerek dallarınızı, ezerek çiçeklerinizi.

Zarafet, incelik diye bir kavramın varlığı kalmamış. Nasıl göründüğünüze bakıyorlar. İyi görünmek çok kolay kimi için. Gerçekten yaptıklarınıza değil onları nasıl sunduğunuza, reklame ettiğinize bakılan bir çağdayız. Duyarlılıkların, pazarlandığı bir sanal ortamdayız. Kimse, gerçekten kendini taşıyamıyor. Kendi hissettiklerinin, inandıklarının arkasında duramıyor insan. Çok fazla çıkarı var. Çok fazla endişesi var. Kaybetmek istemediği çok fazla çürük elma var. Çağımızın insanı, siyasi görüşlerini savunurken, kendini gizliyor. İnsanın faşizme olan daimi öfkesi, kendi içinde gizlediği faşistle savaşı olabilir mi?  Dışavurarak, idealizmi öven söylemlerin sahipleri, kendi hayatlarında ne kadar idealist acaba? Hümanizm çığırtkanlığı yapanların, kalpleri taşla dolmuş, çok ironik… İnsanlıktan durmadan bahsedenlerin, insanlara tahammülsüz olmasına ne demeli? Ben öğrendim : İnsanların yaptıklarına bakıyorum artık, söylediklerine değil. Geç öğrendim belki bunu… ama yaptıkları derken sadece kariyer anlamında değil, iş anlamda değil. İnsanlara olan tavrına bakıyorum, tutarlı mı diye bakıyorum.

Kısacası insanlar, metaforik olarak, üzerlerine giydikleri kıyafeti ve taktıkları maskeyi ne kadar kendilerine uydururlarsa o kadar başarılı oluyorlar diğerlerini kandırmakta. Ruhunuzu, kalbinizi, inandıklarınızı göğsünüzde taşıyorsanız vay halinize. Ya çocuk muamelesi, ya saf muamelesi, ya da dışlanmaya maruz kalma. Bu paranoyak ortamda zaten sanal iletişim hiç tarzım değil ama buraya hapsettiler hepimizi. Başka tür iletişime kapalı milyon insan var mıdır?

Kelimeler, cümleler, paragraflar… Ne yazsak, ne desek, tam olarak ifade edemiyorlar parçalanmışlığımızı…  Hapsolduğumuz bu tüketim dünyasının içinde, ürettiklerimiz kuş yemi kadar değer görüyor ama bizim gibiler inatla devam ediyor çünkü başka bir varoluş biçimi bilmiyoruz, tanımıyoruz. Sürekli tüketerek yaşamak, eksik yaşamaktır. Hatta her gün biraz daha eksilmektir. Gerçekten üretimle uğraşan, kendini ve yaşamı yeniden üreten biri anlar bunu. Aslında üretmek sadece sanat veya işten ibaret değil. Hayatı daha manalı kılmak için, güzel bakış açıları üretmek en zoru. Bu bakış açısıyla daha verimli oluyor zaten insan. Bu karanlık çağda da, üretime dayalı bakış açısını içselleştirip, tüm kötülüklere rağmen yürümek zor ama denemeye değer… Başka ne için dünyadayız ki zaten?

Ece Dorsay