Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

9 Ocak 2011 Pazar

Ansızın gelen ve çarpan: 2011’in ilk günleri

Ansızın gelen ve çarpan: 2011’in ilk günleri
| 16:43 09 Ocak 2011 BirGun Pazar Eki

Yeni yıla sakin ama huzurlu bir giriş yaparken, 3 Ocak’ta aldığım yüzlerce facebook ve twitter mesajıyla sevincim tavana vurmuştu. Derken 6 Ocak konserimi ertelemek zorunda kaldım çünkü çekilmez bir bel ağrısı başladı. Ömrümde ilk defa iğneler olurken, birinde düşük tansiyon ile kendimden geçtim ama baygınlık neyse ki kısa sürdü. İşte böyle sorgulatan bir yıl başlangıcı oldu. Önemsiz gördüğümüz şeylerin değerini sorgulatan ve hayatı daha düzenli yaşamak ve cesur davranmak için bir itici güçtü belki…
ODTÜ’lü öğrencilerin anadilde, eşit, özgür bir eğitim için protesto yürüyüşü yapmaları, polisin geri püskürtmesi gene nasıl bir kaosa sürüklendiğimizin ve özgürlüklerin nasıl kısıtlandığının bir işaretiydi. Bilgi Üniversitesi, öğrencilerin çektiği porno film ile tekrar dile gelirken aslında sorgulanması gereken filmin kendisi değil sansürcü zihniyetti belki. Tüm bu olaylar yetmezmiş gibi Eurovision Yarışması’na kimin gideceği tartışmaları klasik söylemleri de aştı. Ben her sene aynı şeyi derim: Hayko Cepkin gitsin. Bunu seçilen gruba veya gruplara karşı söylediğimi zannedenler oldu. Halbuki seçimlerden tamamen bağımsız olarak, kendisinin sahne şovuna olan inancımdan söyledim bunu. TRT bu sene Eurovision’a özellikle kadın göndermemiş. Müzik yazarı Naim Dilmener’den aldığımız istihbarat böyle. Eğer özellikle kadınların bizi temsil etmesi istenmiyorsa burada korkutucu bir durum yok mu? Sebep belirsizliğini korumakta. Tüm bu tartışmalar kimin gittiğinden daha önemli aslında. Seçimlerin altında yatan gerçek nedenlerin ortaya çıkması veya çıkarılması işin ne kadar politize olduğunu gösteriyor.
Çevrende az insanın olması, evde kitaplarla baş başa bol vakit geçirmek, internetle haşır neşir olmak, izole bir yaşam derken sosyal paylaşım ağlarından, uzaklarda da olsa beni ne kadar çok seven insan olduğunu anladım. Elbette her sevgi türü farklıdır. Tanıyanın sevgisi başka, uzaktan seveninki başka… Her şeye rağmen tüm emeklerimin karşılığı daha manevi oldu. Nazara filan inanmak istemesem de doğum günümde sirayet ederek ertesi gün şiddetlenen bu ağrının, dışarıdaki kem gözlerden sebeplendiğini hissetmedim değil. Demek ki ne kadar Batı eğitimi alsak da, içimizdeki Doğu’ya özgü özellikleri koruyoruz ki bundan asla gocunmuyorum aksine iki kıta arasında, farklı kültürlerden beslenmiş olmanın sevinci içimde.
Diğer bir konu; Türk dizileri… Resmen yapay gündem oluşturuyorlar. Şimdi de Kanuni’yi içki içerken göstermeleri olay olmuş galiba. Bir de cinsel münasebet kurarken. Duyduğum bu. Süper Baba ve Şehnaz Tango’dan beri Türk dizisi izlemedim. Hele o mafya dizisi kültürü yayılınca hiç izlemedim. On seneyi geçmiştir izlemeyişim. Buna rağmen Twitter’dan her gün yeni bir dizi ismi öğreniyorum ve her biri hakkında yorum rekorları kırılıyor. Müzisyeninden muhalifine, herkes dizilere gömülmüş durumda gibi bir izlenim yaratıyor bu bende.
Korkunç gerçekten. Yapay sanat, yapay gündem, yapay ironi. Dizilerle alay edenler bile aslında boş yere vakit harcadıklarını fark etmiyor. Daha güzel uğraşları olmalı insanın. Farkındalık ile ironiyi birbirine karıştırmayalım.
Bir blog yazarından daha üstün değil artık bir gazetede yazanlar. Benim gözümde zaten kendine özgü ve samimi yazan, bir şekilde parlar. Nitekim çok dikkat çeken ve çok okuyucu toplayan blog’lar çoğaldı. Bu durum gayet sevindirici. Özgür basın, internette yükselecek ama aradan seçmeyi bilen daha doğru bilgilere ulaşacak. Bir gerçek daha: Artık doğum günlerinde binlerce kişiden mesaj almak ama kimseden telefon almamak sıradan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder