Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

1 Eylül 2013 Pazar

İstanbul Ayaklar Altında (Demo)


Munchies'den Sesleniş

Munchies'den Sesleniş

23 Haziran 2013 BirGün Pazar Eki

Yazmanın gücü... Şehir alt üst olurken, bir dem huzur ararken, müzik yazısı yazmaktan vazgeçtim. Konserlerin iptal olduğu, ülkenin kaosa sürüklendiği bu gergin ve belirsiz günlerde, ben de önümü göremez oldum. Yazmanın ve beste yapmanın sihrine inandım. Kariyerden öte, varoluş amacı benim için... Nefes almak istediğinde ruhum, kelimelere sığınıyorum. Konserlerin iptalini dert etmiyorum çünkü huzur daha mühim şu anda hatta elzem. Ne yapacağımızı bilmez haldeyiz. Eylemden başka herhangi bir "aktivite" imkansız hale geldi. Evde oturmayı da eylem saymıyoruz tabii.

Müzik dinleme, gitar çalma ve yazma eylemlerinin kişinin kendisine bir şifa olduğu gerçeğini kimse değiştiremez. Bu güzel ülkenin getirildiği hal, beni ne kadar üzüyor, tarif edemem.   

İlham perim, tatile gitti. Dostlarımın açtığı Munchies adlı butik otel ve beach'teyim şu an. Göltürkbükü'nde mekan. Huzurlu ve Bodrum merkeze yakın bir tatil için bu mekana uğramalısınız. Otelde kalmayıp sadece günlük giriş de yapma imkanınız var. Menüsü zengin, odaları klimalı, iskelesi geniş ve ferah, koy manzarası harikulade, fiyatlari uygun Munchies'in. İletişim bilgileri : Munchies Beach 
Yalı Mahallesi    Akdeniz cad.  
Sahil sok. No:6/A  Göltürkbükü / Bodrum / Türkiye
Tel : 0252 357 80 82 
0533 240 09 89 

Şehir gerginliğinden uzaklaşmak isteyen varsa, burayı denemeden geçmesin. Bağımlılık yaratacak bir koy...

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com 

Ruhumdaki Park


 Ruhumdaki Park 

16 Haziran 2013 BirGün Pazar Eki

Tüm bu kaosun içinde, kelimeler bir artıyor bir tükeniyor. Şiire sığındığım günler oldu. Küçük İskender okudum biraz… Küçük Prens gibi yürüdüm dizelerde… Az da olsa sevdiğim sokakların yağmalandığı bir şehirde, dört duvara hapsolmuş bir ruh muydum, yemyeşil parkların özlemiyle dolup taşan bir kalp miydim, aslında hepsiydim. Siyaset ve üniforma, bana tamamen kasveti çağrıştırıyor… Rengarenk hippie’lerin birbirlerine parklarda şiirler okudukları 68 ruhu San Fransisco’su , İstanbul’un orta yerinde ucundan yaratılmış mıydı ne….

Hayalperest ve romantik bir ruh olduğum halde, diğer yanımın en karamsar yumruklarını yedim her atılan gaz bombası haberinde…  Herşeye rağmen, güzel sonuçlara inanan insanların seslerini dinledim. O seslere tutundum. Kalbimdeki ses de,  güzellikleri fısıldıyordu bana. Balkondan balkona sohbetlerin sıkıştığı bir sanal mahalle vardı birbirimize güç verip, birbirimizden güç aldığımız…

Bu yaz, bir sürü güzel konserin iptal haberi geldi haliyle.
Kimlerden mahrum kalıyoruz bir liste yapayım. Bu direnişe değecekse, şarkılar kulağımızda ve kalbimizde de çalar, sorun değil…

2011 senesinde sahne aldığım Efes One Love Festival, hem alkol yasası hem olaylar nedeniyle iptal oldu. İptal olan konserlerin bir kısa listesi : 

Dünya yıldızlarının konserleri de iptal edildi!

Pozitif Live tarafından Vodafone İstanbul Calling kapsamında gerçekleşmesi planlanan bazı etkinlikler iptal edildi.
Pozitif Live konserlerin akıbetiyle ilgili bilgilendirmeyi önümüzdeki günlerde yapacak. İptal edilen etkinliklerin listesi:
Zaz: 15 Haziran Parkorman
Indie Park: The National, Noah & The Whale, Emiliana Torrini: 23 Haziran Parkorman
Bloc Party: 26 Haziran Parkorman
Dance Day: The Prodigy, Basement Jaxx & Jaguar Skills: 29 Haziran Parkorman
Alternative Park: Thirty Seconds to Mars, The Maccabees, !!!: 30 Haziran Parkorman
Sigur Ros: 2 Temmuz Parkorman
Urban & Hip-Hop Day: Snoop Dogg, CeeLo Green & Nas: 7 Temmuz Parkorman
Bilet iadeleri için Biletix en kısa zamanda bilet satın alanlarla e-mail ve SMS yoluyla iletişime geçecektir.
Tüm müzikseverlere hassasiyetleri ve konu ile ilgili destekleri için teşekkür ediyoruz.
NOT: Vodafone İstanbul Calling kapsamındaki yan etkinlikler de aynı sebeplerden ötürü iptal edilmiştir.

İPTAL OLAN YAN ETKİNLİKLER:

David Lynch presents Chrysta Bell: 12 Haziran Babylon
A Tribute To Lynch AFTER PARTY: 12 Haziran Babylon Lounge
Derrick May & Jimmy Edgar: 28 Haziran Babylon
Plak Şirketleri Paneli: 13 Haziran Babylon
Derrick May Söyleşisi: 28 Haziran SEA Institute
Başka Bir Ses Mümkün Vol. 2: 19 Haziran Salt Beyoğlu
Başka Bir Ses Mümkün Vol. 3 'Çocuklarla Müzik Atölyesi': 13-21-27 Temmuz SEA Institute
Cam Butler: 27 Haziran Salt Beyoglu
Demonation: 5 Temmuz Babylon
Seramik Atölyesi: 6 Temmuz Zen Seramik
Lori Goldston: 10 Temmuz Salt Beyoğlu
Ebru Atölyesi: 13 Temmuz Galatart Ebru Atölyesi
PANEL NO.3 "Müzik Medyası": 13 Temmuz Pera Müzezi Oditoryu








PUL’dan Sana Şarkılar Yazdım





 PUL’dan Sana Şarkılar Yazdım

2 Haziran 2013 BirGün Pazar Eki

Albümün açılış parçası “Bugün Olmaz”, tanıdık bir melodi ama enerjisi insana iyi geliyor. Albüm ilerledikçe daha tatlı sound’lar duydum. İkinci şarkısı “Daimi Tekil Şahıs”, hem ismi hem düzenlemesiyle etkileyici. Vokal vurguları ve sözler çok mu şaşırtıcı? Değil ama tertemiz bir albüm. Belki “Daimi Tekil Şahıs”’ta sahici duyulan davullar daha etkilerdi beni. Kırgın vokal, bu şarkıda çok güzel işliyor insanın kalbine. Dokunmadan derken ve sonrasında, uzun seslerde, vokalin Chris Martin esintisi, sesini kırması ve kafa sesine çıkması çok güzel olmuş, klasik rock vokalli gruplardan bunaldığımız şu günlerde hele… Koray Candemir de bu tür falsetto’ları ülkemizde ilk yapan modern rock erkek vokallerdendir. Nakarat melodisi çok etkiledi beni. Belki sevdiğim melodilere çok yakın durduğu için. Naif ve kırılgan. Çok iddialı durmadan çarpabilen şarkıları seviyorum. Sonlara doğru biraz klasik rock gitar oyunları var ama şarkıyı kaldırabiliyor. Bu şarkıdaki vokalleri sevdim : “Sen hala kendi kendine oyunlar oynayan, yorulmayan..” 12 telli gitar arpeji duyar gibi oldum ve şarkıya yakıştırdım.
Tiz, arabesk vokallerden hoşlanmayan biriyim. Bu grubun vokalleri yormuyor, samimi geliyor insana… Biraz daha duygu katılabilir.

“Gitme” adlı şarkı da ortalama ama konserlerde gayet güzel olur. Davul atakları başarılı. Güzel melodiler yazıyorlar, sözler de iyi ama çarpmıyor sanki… Aradaki akustik bölüm ve Ayşegül İnci’nin vokali şarkıya boyut katmış. Derli toplu bir şarkı.

Albüme ismini veren 3. şarkı ; “Sana Şarkılar Yazdım” , grubun çizgisini netleştiriyor. Coldplay’ göz kırpan vokaller güzel. Albüme ismini verecek kadar akılda kalıcı olması gerekmiyor şarkının. Vurucu bir şarkı değil ve albüm ismi olarak da iyi ama çarpmıyor.
Tüm bunlara rağmen zaten grubun çizgisi, gereksiz bir iddia peşinde olmaktansa tarzını netleştirmek üzerine olduğu için, albümü taşıyabiliyor. İnleyen, nağmeler atan vokallerden bunaldık ve bu vokaller ferahlatıyor insanı.

“Küçülttüğüm Hayaller” ; hüzünlü, melankolik ama hep soğukkanlılığı koruyan duruşuna devam ediyor. Davul kayıtları ve vokal gücü biraz daha çarpsa, sahiden dinlemekten bıkılmayacak bir albüm. Neler yaptım sana ellerimle dediği bölümde, vokal nüansları sürüklüyor insanı. Grubun, İngiliz akımından etkilendiğini düşündüm ki bunu güzel bir şekilde öğütmüşler. Şarkı sonundaki, sevmediğim tarzdaki solo gitarlar bile batmıyor, tam yerli yerinde. Süresi de gereksiz uzun değil. Düzenlemeler güzel sadece kayıt ve vokal biraz daha cilalanabilirdi sanki.

“Hayal” adlı şarkı intro’suyla direkt sarıyor. Bir süre sonra benzerlik var şarkılarda dedirtse de, her şarkı kendi başına durabiliyor. Albümün önemli şarkılarından biri. Albüme ismini veren şarkı bu olabilirmiş. Hem şarkının çarpıcılığı açısından hem de ismi açısından. Yine de albüm ismi, kendini kabul ettiriyor. Yeterince ikna edici olmasa da… Genel bir laf oluşu itibariyle….Daha özgün laflar bekliyoruz kısacası. Bu şarkıların melodisi çok güzel çünkü…

“Yanlış Hikaye” de ballad türü. “Yeniden” ise melankolinin dozunu arttırıyor. Arabesk bir ağlaklık yerine asilce bir kabulleniş gördüm sözlerde. Soğukkanlı bir hüzün var. Mırıldanma bölümü geldiğinde, güzel bir yere sürükleniyor insan… Hüzünden keyif veren bir eda var şarkıda… “Çizgiler var çizgiler her yerde…”  “Yorulmadan” da gitar sololar güzel. Biraz daha spesifik an’lara ve olaylara odaklanılsa, daha net olunsa anlatılmak istenen de, genellemelerden kurtulunsa (her yeni grubun eğilimleri bunlar) sözler ile bütünleşecek şarkılar o zaman… Daha fazla etkileyecek…
Şiir ile şarkı sözü arasında kalmış insanların savaşı bu : Ara sıra yaşadığım bir durum, şarkı yazarken… Bunu aşmak, emek istiyor gerçekten…

Grubun kısa biyografisine bakarsak :

2006 yılında Onur Çelik (gitar) ve Yasin Aydın (vokal) tarafından kurulan gruba ilk yıllarında; Kemal Eren (bas gitar), Umut Benlidayı (davul), Onur Şeker (davul), Özgür Tarakçıoğlu (keyboard-synth) eşlik etti. Daha sonra grup, Mehmet Karagöz (bas gitar) ve Samet Erbil (davul)'in katılımıyla son halini aldı. Bestelerini ve sahne performansları ve resmi internet sayfasından dinleyicilerinin beğenisine sunan grup dinleyicilerinden olumlu tepkiler aldı ve 10 şarkıdan oluşan "Sana Şarkı Yazdım" adlı ilk albümünü hazırladı. 2013 yılında müzik marketlerde yerini alan albümde bulunan "Gitme" isimli şarkıya rock müziğin iddialı ve başarılı isimlerinden Ayşegül İnci eşlik etti. İlk albümünde kendi besteleriyle dinleyicilerle buluşan grubun sahne performanslarında sıkça yer verdiği cover çalışmalara ise 2. albümlerinde yer vermeyi planlıyor.

Stüdyo kayıtları Arda Kaynak tarafından alınan şarkıların, mix ve mastering aşaması Türkiye’nin önde gelen müzisyenlerinden Alen Konakoğlu tarafından gerçekleştirildi. Klip şarkısı olarak seçilen “Hayal”in yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Umut Kaya’nın “Yanıma Yataydı” klibinden tanıdığımız Yusuf Saygı üstlenmektedir. Bilgen Yurdakul’un oynadığı klibin dış mekan çekimleri Ayvalık/Sarımsaklı’da iç mekan çekimi ise stüdyo haline getirilen İzmir’de bir evde gerçekleşti.

Her bir şarkıyla bir hikayenin, bir düşün anlatıldığı albümde, Teoman’ın sahne grubunun bas gitaristliğinden tanıdığımız ve yakın zamanda kendi albümünü piyasaya süren Ayşegül İnci ile “Gitme” şarkısına yapılan düet ile dikkati çeken albümün başka bir parçası.

Arpej yapımdan, hep yeni albümler bekliyoruz, güzel bir atağa geçtiler şu sıralar. Çeşitliliğe açıklar.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Queen’li Müzikal ve Gürültü Ustaları

Queen’li Müzikal ve Gürültü Ustaları 

12 Mayıs BirGün Pazar Eki

Ece Dorsay


ecedorsay@yahoo.com


Londra’da 2003 yılında, bas gitar eğitimine gittiğim sırada, bol da müzikal izlemiştim. Grease müzikalinden, Abba’nın müziklerinin kullanıldığı Mamma Mia’ya, Rent, Madness ve Once gibi daha mütevazi müzikallere… Geçen ay gittiğimnde Once’u izledim ve geçen yazımda anlattım. Müzikallerin keyfi bambaşka. Film olarak çok fazla sevmem mesela müzikalleri. Babam bayılır. Sahnede izleyince çok etkileniyorum. Tüm o danslar, müzikler, sahnede beni daha fazla etkiliyor. Londra’da en uzun süre oynamış olan Cats’e ise hala gitmemiş olmam ilginç. Boy George’un Taboo’suna bilet bulamamıştık. Biletler ates pahası oldukları halde, yer bulunamıyor bazen.


Ülkemize de gelmeye başladı artık bazı müzikaller. Hem de birebir aynı kadroyla. İzlediğim en yüksek büçeli müzikal, ismiyle bunu hak eden We Will Rock You idi.

Londra’da tiyatro binasında, Freddie Mercury’nin heykeli olan muazzam bir girişi var.

Neden We Will Rock You’dan bahsettim, işte sebebi : 



Londra'nın en ünlü müzikali "We Will Rock You", dünya turnesinin 10'uncu yılı olan 2013'te İstanbul'da sahnelenecek.


Albümleri dünyada 300 milyondan fazla satan İngiliz rock grubu Queen'in en iyi 24 şarkısından oluşan ve 17 ülkede 12 milyondan fazla kişi tarafından izlenen ödül rekortmeni “We Will Rock You” müzikali, Avrupa turnesi kapsamında ilk kez Türkiye'ye gelecek.

Müzikal, 3 Mayıs- 12 Mayıs 2013 tarihleri arasında Ülker Sports Arena'da müzikseverlerle buluşacak. Ekip, İstanbul'da müzikali 16 kez sahneleyecek.
“We Will Rock You”nun temel fikri, 1996'da Venice Film Festivali'nde Brian May ve Roger Taylor'ın Robert De Niro ile tanışmasıyla ortaya çıktı. Kızı sıkı bir Queen hayranı olan De Niro'nun ikiliye “Sizin şarkılarınızdan oluşan bir müzikal yapmayı düşünür müsünüz” demesiyle müzikalin temeli atıldı.
Kraliçe 2'nci Elizabeth'in 2002'de düzenlenen 50'nci yıl kutlamaları kapsamında Buckingham Sarayı'nın bahçesinde yapılan gösteriye 12 bin kişi katıldı. Gösteriyi, yüz binlerce kişi sarayın dışından, 200 milyon kişi de televizyondan izledi.
Müzikal aynı yıl “Yılın En İyi Müzikali” dahil 5 ödül aldı. Gösteri, 2003 yılında 5 ayrı dalda, “En iyi Müzikal”, “En İyi Müzikal Aktörü”, “En İyi Aktris”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ve “En İyi Yönetmen” ödülü dahil toplam 20 ödülün sahibi oldu.
İspanya'da 2003'te tamamı İspanyolca bir gösteri hazırlandı ve İspanya EMI müzikale “Platinum Disk” ödülü verdi. Bir yıl içinde 405 kez sahnelenen müzikal, sahnede bugüne kadar 800 bin kişi tarafından izlendi.
Ekip, 2005'te bininci gösterisine imza attı. Müzikal, 2008'de Asya turu yaptı ve 38 performans sergiledi.

Gürültü Ustaları


Dün, görüntü formatı Dvd çalarıma uymadığı için bir türlü izleyemediğim Gürültü Ustaları belgesel filminin DVD’sinin Türkçe versiyonunu bulup izledim. The Edge zaten en sevdiğim gitarist olmuştur. Delay pedalını 15 yaşımda koşarak aldığımı hatırlıyorum Tünel’den. İkinci el mavi bir Ibanez Delay. Muazzam sesler çıkarırdı ki hala öyle. Jack White’ında gitarı ne kadar kendine özgü çaldığını ve tek başına hem Robert Plant hem Jimmy Page rüzgarı da estirdiğini söylersem abartmış olmam. Elbette bir PAge değil ama grunge ile blues karışımı sound’u akıllara zarar. İlk aldığı kırmızı plastik gitarını “döverken” de ayrı bir güzeldi. Jimmy PAge zaten üstadların üstadı. Önceleri, güzel sanatlar ile uğraşmak istemiş. Tam da benim kafa bu işte. Çizim yapmaya çok fena ara vermiş biri olarak, çok yönlü sanatçılar motive ediyor. 


The Edge’in efekt pedallarına abanmasına kimisi hep dudak bükmüştür ama o ses katmanlarını yaratmak da, gitarı klavye gibi kullanmak da başka bir yaklaşım. Gitara, alternatif yaklaşan bir adam The Edge. Bu yüzden hep heyecan verici sesler keşfediyor.

İlk U2 albümlerinde bile Electro Harmonix Memory Man Delay ile neler yapabildiğini gösteriyor. Kısacası, imkanları az iken bile sınırları hep zorlamayı sevmiş The Edge.
Bildiğim şeylerdi ama belgesel bu 3 efsane gitaristi bir araya getirerek, olayı boyutlandırmış. Jack White’ın bu iki dev isimle (The Edge ve Jimmy Page) aynı belgeselde olması önce biraz hatalı geldi ama izledikçe Jack’in de sahiden yeni bir renk olduğuna emin oldum. Punk ve blues ruhunu iyi taşıyor Jack White.

Jack White’ın Son House plağı dinlettiği ve o yalınlıktaki öfkeden, tek başına başkaldırıştan bahsettiği sahne beni epey etkiledi. The Edge’in The Jam grubunu Top of the Pops’da görüp, işte farklı bir şey demesi, Delay pedallarıyla oynaması, Page’in Ramble On çalışı ve Led Zeppelin albümüne bir paragraf yazı yazılınca, ne kadar çok şeyi ıskaladıklarını görüp bir daha müzik dergisi okumadım deyişi. Mandolin çalan PAge… Müthişti, tekrar izlerim bu filmi hem de kaç kere….


Müthiş ve sahici bir müzik, gitar, rock and roll yolculuğu…



Marissa’nın Gotik melankolisi

Marissa’nın Gotik melankolisi

5 Mayıs 2013 BirGün Pazar Eki


Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Amerikalı folk şarkıcısı-bestecisi Marissa Nadler, melankolik ve kırılgan ruhuyla, 20 Nisan’da İKSV Salon’da bizleri büyülemeye geldi. Kendisiyle; şarkı yazarlığından Cohen etkisine, ressamlığından, Amerikan Gotik edebiyatına uzanan bir söyleşi gerçekleştirdim.

Benzer yol şeritlerini takip ettiğimizi hissettim.
                                      
Genç yaşına rağmen epey zengin bir diskografin var. Şarkı yaratma sürecin nasıl gelişiyor? 

İlhamın gelmesini bekliyorum. Bu beklediğim kadar sık olmuyor ve üretim sürecimde gerginlik yaratabiliyor.  İlginçtir ki, hayatımda yazdığım en iyi şarkılar, nereden geldiği belli olmayan ilhamlarla ortaya çıktı. Bilinç akışıyla birlikte, dil tufanıyla, bu hikayelerden bazıları satırlarda beliriverdi.  Gerçek anlamda hayaletlere inanmam ama bazı şarkılarımı yazarken, hayaletler tarafından ele geçirildiğimi hissettiğim üç örnek  yaşadım. Bunlar; Box of Cedar, Sylvia, ve yayınlanmamış yeni bir şarkım. Şarkı yazma çabamı daha üstün bir güce mal etmek istemiyorum. Eğer yaratıcılık açısından açık bir kapıysan, içinden ve dışından fikirler akar. Kelimeler, sayfaya bir nehir gibi dökülüverir.


Daha gençken, yaşadığımı hissetmek için, maceralı ve romantik bir hayat yaşadım. Sanatsal açıdan, reddedilmenin ve içine kapanmanın ızdırabını sevdim. Benzinim bu idi ve hayatımı hep ilham alabilmek için yaşadım. Son birkaç senede, böyle yaşamanın delice ve dayanılmaz olduğunu farkettim. Bir kez yaşıyoruz ve hayatımı sabote etmekten vazgeçtim. İnanıyorum ki, sanatsal işler, gayet sağlıklı insanlardan da çıkabilir. Müthiş bir şarkı yazarı olmak için 27 yaşında ölmek zorunda değilsin. Eğer 27 kulübü daha uzun yaşasaydı, duyabileceğimiz şarkıları düşünsene..


Edebiyat, şarkı yazarları için müthiş bir ilham kaynağı. Amerikan Gotik şiirlerinden etkilendiğini biliyorum. Ben de bir şarkımı, Edgar Allen Poe etkisiyle yazmıştım. Son EP’in, The Sister’da, kimlerden etkilendin?


The Sister, benim için romandan ziyade  bir öykü. Kendi ismimi taşıyan albümüm kadar geniş kapsamlı değil. Bu şarkıları yazarken, ciddi bir depresyon geçiriyordum. En büyük ilhamım depresyonum ve içinde bulunduğum çalkantılı ilişkiydi. Kendimi nerdeyse agorafobik ve dış dünyaya karşı paralize edilmiş hissettim. Ben ve erkek arkadaşım, perili bir evde yaşadık ve  hayaletlere inandığımdan bile emin değilim. Viktorya dönemine ait bu evde, karanlık bulutlar vardı. 1890 yılında inşa edilmiş bir evdi ve orada yazdığım çoğu şarkı bu atmosferin etkisiyle çıktı.


Albümü dinleyemiyorum bile. Özellikle, Apostle’yi. Bağımlılıkla savaşmak üzerine bir şarkı bu. Bu şarkıları yazmam lazımdı ama kariyerimdeki en zor şarkılar. Bunu dert etmiyorum.



Bir yerde okuğuma göre, sahne korkun ve sosyal anksiyeten var. Bu durum, sahne hayatına çok engel oluşturdu mu?


Ah evet, sahne korkusu ve sosyal anksiyete, 10 yıllık sahne hayatımı tehdit etti. Maalesef, konserlerimin çoğu sarhoşluğum yüzünden zarar gördü. Bunu itiraf etmek gurur vermiyor. Bir çok pişmanlığım var. Artık içmiyorum ve aklım başımda. Altı ay önce bir olay oldu. Puslu gri buluttan kurtulunca, gözlerimi açtım ve uzun zamandır özlediğim özgüveni yakaladım. Tekrar sahne almak için çaba göstermeye başladım. Jim Jarmusch ve Jozef Van Wissem katkısıyla müthiş bir konser verdik, ve bu olay, sahne hakkındaki hislerimi yeniledi. Kahramanlarımdan biri olan Jim Jarmusch’un bana, “ Müthiş bir gitaristsin, konserine bayıldım,” demesi beni çok etkiledi. O günden beri kendimi iyi hissediyorum.


Nick Drake gibi içe dönük sanatçılarda da sosyal anksiyete var. Onun müziğini de çok özel buluyorum. O da senin gibi, gitarı farklı akortluyor. Şarkı yazarlığını direkt olarak bir erkek sanatçıyla bağdaştırabilir misin? Karşı cinsten bir örnekle, sanatsal paralellik kurmanın ilginç olduğunu düşünmüşümdür hep.


    Sevdiğim erkek sanatçılar : Leonard Cohen, beni daha genç iken etkiledi. Tek başına, beni, yazmakta olduğum şarkı sözlerinin yaklaşımına yöneltti. Neil Young’u seviyorum. Nick Cave’i de. Bob Dylan. Klasiklerle büyümüş bir kızım. Hala onlara yöneliyorum. Yeni müziklerin birçoğu beni tatmin etmiyor.  


Gitarı temel enstrümanın olarak mı görüyorsun yoksa çaldığın diğer enstrümanları da eşit mi seviyorsun?  Şarkı yazmak için başka hangi enstrümanları çalıyorsun?


Temel enstrümanım, gitarım ve sesim arasındaki bağ. Gitarı keşfetmek için ağır çalışıyorum. Sadece tellere vurmuyorum. Gitarın tellerine rastgele vurup çalmak, enstrümana saygısızlık gibi. Punk rock veya heavy rock and roll’da tellere vurmak kabul edilebilir. Ama eğer akustik gitar çalıyorsan, sahiden çal. Şarkı söyleyebilen müthiş bir alet. Hala öğrenecek çok şeyim var, yaşam boyu süren bir yolculuk bu.


Appalacian dulcimer, banjo ve armonikayı amatör olarak çalıyorum. Hep piyano çalmak istedim. Rüya enstrümanımdı. Her nedense, bunu başaramadım.


Bazı çalışmalarında olduğu gibi, gerçek üstü karakterler hakkında mı yazmayı tercih ediyorsun yoksa daha kişisel sözler yazmayı mı? 


Sonradan farkettim ki, gerçek üstü karakterlerin çoğu, sahiden hayatımdan geçmiş insanların vekiliydi. Şarkılarımda sihirli bir ülke yoktu. İnanıyorum ki, işlerim bu yönüyle yanlış anlaşılabiliyor. Uydurma isimler, şiirsel araçlardı.


Entelektüel ve sanatçı bir ailede büyümek, büyük şans. Soyut bir ressam olan annenden nasıl etkilendin? Ağabeyinin yazıları, seni etkiledi mi?


Babamdan yeterince bahsetmiyorum aslında. Ağabeyime ve bana, inanılmaz bir çalışma etiği aşıladı. Bizden yüksek standartlar bekledi. Ailemiz, sanatla uğraşmamız konusunda bizleri yüreklendirdi.


Henüz bir yeni yetmeyken, bodrum katında, Jethro Tull kasetlerini dinleyip, usta ressamların resimlerini kopyalıyordum. Üniversiteye kadar erkek arkadaşımın olmaması, sanatıma biraz yardımcı oldu. Sanatçı olmaya kendimi adamıştım. Ağabeyimin, üzerimde büyük etkisi oldu. Onunla en eski hatıralarımdan biri,  benden , YES grubunun plak kapağındaki çizime bakarak kısa bir öykü yazmamı istemesiydi. Yani evet, yaratıcılık eğitimi.



Sanat eğitmenliği ve resim eğitimi almak müziğini zenginleştirdi mi, hangi yönden?


Yarı zamanlı sanat ve müzik öğretmeniyim. Özel ihtiyaçları olan , duygusal problemli lise öğrencilerine eğitim veriyorum. Evet, görsel gücümü korumama ve gözlerimi hep açık tutmama yarıyor. 



İstanbul konserin için heyecanlı mısın? Türkiye’ye hiç geldin mi? Bu şehir hakkındaki düşüncelerin, seyirciden beklentilerin neler? Marissa Nadler konserinden neler beklemeliyiz?


Çok ama çok heyecanlıyım. Türkiye’ye hiç gelmedim. İstanbul’un inanılmaz olduğunu duydum. Gerçekten görmek için en heyecan duyduğum yer.  Performans, hassas ve sade olacak. Tek başıma çalıyorum. Grup olmayacak. Sadece sesim, gitar ve şarkılar.. Umarım insanlar sever.


Tanita Tikaram Konseri - Londra’da Bowie Sergisi ve Once Müzikali

Tanita Tikaram Konseri - Londra’da Bowie Sergisi ve Once Müzikali

28 Nisan BirGün Pazar Eki

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com


Londra’ya gitmeden bir gece önce Ghetto’daki Tanita Tikaram konserine koştum. Epey maceralı bir hafta oldu kısacası. Tanita Tikaram çok sadeydi. Bas gitaristi hasta olduğu için, daha ufak bir orkestra ile sahne aldı. Müziğine yakışan zaten yalınlık. Ara sıra klavye de çaldı. Akustik gitarının askısı gökkuşağı desenliydi. Benim Kırmızı Karanlık klibimdeki askının aynısı diye geçirdim içimden. Tanita’nın da Tracy Chapman ve Ani Difranco kadar net bir duruşu olduğunu gördük bazı konularda. Bir solo gitar daha ve bir üflemeli eşlik etti Tanita’ya… Twist in my Sobriety’ı tahmin ettiğim gibi sonlara saklamıştı.

Ghetto’da biraz problem yaşanabiliyor çünkü sütunlarda sahne görülemiyor, kalabalık konserler bilhassa. Sonunda balkondan izledim. Müthişti. Tanita’nın müziğinde tek kusurlu bulduğum şey, monotonluk. Bir süre sonra, az da olsa ses oyunları istiyor insan. Hep aynı tondan şarkılar, kiminin uykusunu getirdi. Kaçırılmayacak bir konserdi herşeye rağmen. Çıkışta yanına gidip tanışmak çok kolay oldu. Nazikti, birkaç kare de fotoğraf çektirebildim, bu da bana sürpriz oldu aslında.

Bowie Sergisi

Londra’da en büyük bonuslarımdan biri, David Bowie sergisine denk gelmek oldu. Victoria and Albert müzesindeki bu sergi için uzun kuyruklara girmeyi göze aldım. Sergiyi gezmek 2 saatimi aldı. Bir ara belim çıkacak sandım, ayakta durmaktan. Gerçekten tüm yorgunluğa ve bel ağrısına değdi. 23 Mart ile 11 Ağustos tarihleri arasında sergilenmekte olan 300’den fazla Bowie eşyası (birbirinden kıymetli kıyafetler, kendi el yazısından şarkı sözleri, sinema ve fotoğraf sanatıyla ilgili eserleri, Bowie’nin müzik enstrümanları, video görüntüleri, imzalanmış turne anlaşmaları, stüdyo çalışmalarından izler, plak kapakları, konser afişleri)
Bowie’nin şarkıları eşliğinde, insanı bambaşka dünyalara götürüyor. Cinsiyetsizliğinin  ve insanın kendi kimliğini seçebileceğinin vurgusu, cesur kostümleri serginin en çarpıcı yönü…
Zeki Müren için böyle muazzam bir sergi hatta müze yapılsa keşke demeden geçemedim.

Serginin haberi şöyle verilmiş :

“ Londra’nın ünlü Victoria ve Albert Müzesi, David Bowie sergisiyle efsanevi müzisyenin 50 yıllık müzik kariyeri ve çarpıcı kişiliğine bir bakış sunuyor. Bowie’nin bestelerinden konserlerde kullandığı çılgın kostümlerine dek çeşitli nesnelerle sanatçının yaşamının karakteristik özelliklerini yansıtan sergi 300’ü aşkın parçadan oluşuyor.
David Bowie sergisi, sanatçının geçtiğimiz günlerde yayınladığı The Next Day adlı albümünün hemen ardından doğru bir zamanlama ile sanatseverlerle buluşuyor. Ağustos ayına dek sürecek serginin biletleri, açılış tarihi olan 23 Mart’tan çok önce 50 binlik satışla bir rekora imza attı. “

Once Müzikali

2006 tarihli filmin sahne adaptasyonu Once müzikalini Londra’ya giderken görmeyi planlamamıştım. Bir İngiliz gazetesinde Once Dvd’si reklamını gördüm sanıp baktım ve filmi tekrar mı oynuyor acaba dedim. Bir baktım ki, filmden müzikali uyarlanmış. Tam da Londra’da olduğum tarihlere denk geliyor, kaçmaz dedim. Filmin en bilinen şarkısı Falling Slowly’i güzel seslendirdiler. Banjo, mandolin, gitar, çello, keman, bas gitar, bazen davuldan oluşan kalabalık ama sade bir orkestra vardı. Orkestra derken, oyunda yer alan oyuncular çaldı tüm enstrümanları. Elbette oyunun kadın kahramanı, piyano ile eşlik etti.

30’lu yaşlarında Dublin’li bir genç müzisyen, kalp kırıklığı ile ilgili şarkılar yazıp barlarda söylemektedir ve para kazanmak için elektrik süpürgesi tamiri yapmaktadır. Hayatından bezmiştir ve müziği bırakmak üzeredir. Ta ki o kadınla karşılaşıncaya dek. Çek Cumhuriyetinden gelen kadın, bir müzisyen ve boşanmış bir annedir. İrlandalı müzisyene yardım etmek ister ve elektrik süpürgesini tamir etmesi konusunda ısrarcı davranır ama bir şartla ; şarkılarını kaydedecektir. Beraber çalarlar ve bu müzikal birliktelikten bir aşk doğar. İkisinin de birbirine tam olarak itiraf edemedikleri bir aşk….

Yer yer komik, yer yer melankolik, büyük bütçeler olmadan tasarlanmış sade bir müzikal.
Teknik aksaklıklar vardı, ses az geliyordu, mikrofon kullanımı eksikti ama tüm bunlara rağmen, konusu ve müzikleri itibariyle etkileyici bir müzikaldi.

Londra’da müzik dükkanlarında kendimi kaybettim yine. Elbette CD ve DVD’den bahsetmiyorum , hatta ikinci el enstrüman satan dükkanlar ve müzğik kitapları satan dükkanlar yegane adresim oldular. Banjo, ukulele ve mandolin arasında gidip gelirken, yahu bunların hepsi bizde bulunur, yıllardır hayalin olan lap steel’i alsana dedim kendime ve ikinci el, 1948 model Gibson Lap Steel’i kaptım. Uçağa el bagajı olarak alabilmekti zaferim.

Bir zaferim de, Bowie sergisinde, yasak da olsa, gazeteci ruhumla bir kac kare çekebilmek oldu…. Ki çeken birkaç insanı görünce, neden olmasın dedim… Paylaşmak istiyor insan gördüklerini… En azından ben böyleyim. Albert Royal Hall’da ise Chris de Burg konseri vardı ve ilk gittiğim konserlerdendir Açıkhava’da 91 yılında. Kulağı bile kapatmıştık, o kadar gürültülü bir sound çıkmıştı o zamanlar. Eskimiş de desek, Chris’in kalabalığına denk gelmek güzeldi. Daha önceki Londra seyahatimde ki , 10 sene önce oluyor, Paul McCartney’, canlı izlemiştim. Bir matraklık daha : Wi-fi, Londra’da tam bir komedi. Free wi fi lar hiçbir yerde çekmiyor ama müzede ve müzikalin olduğu Phoenix salonunda beleş wifi müthiş hızlıydı.
Tanita konseri ve ardından Londra, güzel izler bıraktı.

 Ece Dorsay