Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

22 Ağustos 2010 Pazar

KÜRESEL ERİME, KÜRESEL İŞKENCE…

KÜRESEL ERİME, KÜRESEL İŞKENCE…
14:12 22 Ağustos 2010

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com



Ülkenin her köşesinde, herbimizi eriten ve buharlaştıran, nefes almamızı bile zorlaştıran, gece uyku uyutmayan, hayatı nerdeyse dar eden, dört mevsimimizin harikuladeliğini bizlere özleten bayıltıcı sıcaklar ve yüksek nem oranı acaba hangi sebeplerle ortaya çıktı? Yanardağ patlaması mı, küresel ısınma mı, deprem habercisi olarak mı, işte bunu kestiremiyoruz.
Tüm bilimsel acizliğimize rağmen küresel ısınmanın en muhtemel cevap olabileceğinin farkındayız. Esprili bir yazı olsun istiyordum ama sebep ve sonuçlara bakınca ne kadar espri katabilirim bilemedim.
İşte yumruk gibi çarpan bilgi : “Küresel ısınma en büyük etkisini 21. yüzyılda gösterecek. Dünyanın her yerinde küresel ısınmanın etkileri üzerine görüşmeler yapılıyor. Yıkıcı etkilerinin nasıl yavaşlatılabileceği konusunda araştırmalar yapılıyor. Küresel ısınmayla birlikte deniz seviyeleri yükselecek. 10 yıl kadar sonra geri dönüş mümkün olmayabilir. Sera etkisiyle de gezegenimiz günden güne yok oluyor. Gezegenimizin çevresini saran bir kalkan var.seo arama motoru optimizasyonuBu kalkan Nitrojen ve Oksijenden oluşuyor. küresel ısınmaBu kalkan CO2 (Karbondioksit) ve CH4 (metan gazı) sebebiyle zarar görüyor.”
Sebepler de hazin. Kullandığımız tüm teknolojinin bu gidişatta payı büyük. Özellikle arabalardan ve fabrikalardan yayılan gazlar, elektronik aletlerin yaydığı radyasyon, kullandığımız parfümler, biriktirdiğimiz çöpler, tükettiğimiz elektrik enerjisi gibi, yaşama lüksümüze boyut katan tüketim kültürü ve araçları bumerang gibi geri dönerek doğanın intikamı olarak bizi tüketebilir.
Peki bu korkunç gidişata engel olmak için ne yapabiliriz? Tüketimimizi azaltabiliriz. Ailede kişi başına bir araba düşmesini tercih etmeyebiliriz, toplu taşıma araçlarını tercih edebiliriz. Gerçi bu ülkede bu araçlar da farklı bir işkence. Bisiklet yolları neden yok? Bana kalsa heryere bisiklet ve yelkenli gibi ilkel ama bir o kadar güzel araçlarla gidilirdi. Havayollarında uçak dışında alternatif olmadığına göre seyahat için gemiyi tercih edebilirdik.
U2 gibi büyük grupların dünyayı kurtarmaya soyundukları turnelere lüks ve özel jet uçaklarıyla çıkıp, özel sahnelerinde tonlarca enerji tükettiklerini biliyor musunuz? Çocukken bilmezdim, onlara kurtarıcı gözüyle bakardım ama ne yazık ki hayranlıkla bakılan o eğlence sektörü, çok büyük bir çevre kirliliğine sebebiyet veriyor. Makyajın ardındaki kirli yüz misali. Küçümsenemeyecek kadar büyük sayılar harcanıyormuş bu sektör için. Sadece Las Vegas şehrinin, çok sayıda 3. dünya ülkesinin toplamı kadar enerji harcadığına şaşırmamak gerekli. Şaşırmamak ama engel olmak gerekli. Gerekli yerlere e-posta atarak sanırım.
Wikipedia’dan aldığım çözüm yollarını ekleyerek yazımı bitiriyorum:
Olası Çözümler ve Alınabilecek Önlemler Sera gazı salımını kontrol edecek günlük hayattaki bazı önlemler şöyle sıralanıyor: • Standart ampulü, tasarruf ampulü ile değiştirmek, yılda 75 kilogram (kg) karbondioksit tasarrufu sağlıyor. • Daha az araba kullanmak. Daha sık yürüyüp, bisiklet kullanmak ve toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanmak. Araba kullanılmayan her 2 kilometre için 0,75 kg. karbondioksit tasarruf edilecektir.
• Otomobillerin hava ve yakıt filtrelerinin her zaman temiz olmasına dikkat etmek. Çok tozlu ortamlara yaptığınız yolculuklardan sonra mutlaka filtreler temizlenmeli. Kirli filtreler fazla yakıt harcanmasına yol açmaktadır. • Geri dönüşüme katkıda bulunmak. Evlerden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek yılda 1200 kg. karbondioksit tasarrufu sağlanabilir. • Lastikler kontrol etmek. Düzgün şişirilmemiş lastiklerle litre başına alınan yol yüzde 3 oranında artar. Buradan sağlanacak her 4 litre benzin tasarrufu 10 kg. karbondioksiti atmosferden uzak tutar.
• Daha az sıcak su kullanmak. Suyu ısıtmak için çok fazla enerji kullanmak gerekiyor. Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg, giysileri soğuk su ya da ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilabilir
• Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçınmak. Çöpü yüzde 10 oranında azaltarak 600 kg. karbondioksit tasarrufu yaptirir.
• Su ısıtıcısını ayarlamak. Isıtıcıları kışın 2 derece yukarı, yazın 2 derece aşağı ayarlamak. Bu basit ayarlamayla yılda 1000 kg karbondioksit tasarrufu yapilabilir. * Elektronik cihazları tamamen kapatmak. Evde ortalama 8 saat stand by konumunda bırakılan TV, DVD, müzik seti gibi elektronik cihazlar, yılda 450 kg karbon gazının atmosfere yayılması anlamına gelir.
• Her yıl en azından bir ağaç dikmek. Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emmektedir. * Özellikle ısınmada güneş enerjisi ile çalışan sistemlerin kullanılmak. Bu çok büyük tasarruflar sağlayacaktır. • Ormanlarda piknik yapmak yerine daha çok az ağaçlık küçük park ve bahçelerde piknik yapmak, orman yangınlarını engelleyecektir * Orman içlerinde yakıcı ve yanıcı maddelerle piknik yapılması engellemek. Orman içlerinde daha çok, önceden hazırlanmış yiyeceklerin tüketilmesine izin vermek.

15 Ağustos 2010 Pazar

BİR HARF ÖĞRETENİN KULU OLUNMUYOR ARTIK

BİR HARF ÖĞRETENİN KULU OLUNMUYOR ARTIK
13:41 15 Ağustos 2010

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

İki sene boyunca Marmara Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitelerinde öğretim görevliliği yaptım. Üniversite çağındaki genç insanlara İngilizce öğrettim. Çok büyük bir heyecan ve korkuyla başladığım bu meslek, korktuğum kadar zor gelmemişti önceleri. Ama sınıfta bitmeyen saatler bana lise yıllarımı hatırlatmıştı. Ağır okulların diplomasını almak için büyük emekler vermiş olan ben, yeni eğitim sistemi ve öğrencilerin bir önceki nesile yani bizlere oranla bile daha kayıtsız ve asi olmalarına şaşırmıştım. Elbette pırıltı dolu insanlar da tanıdım. Yaş farkı fazla olmadığı içi daha dostane ve esprili oldu bazen. Ben de lüzumsuz yere hiçbir öğrencinin hayatını zorlaştırmaya çalışmadım.
Ben genel olarak öğretmenlik mesleği adına üzüldüm. Maaşlar zaten dile gelmeyecek kadar trajik. Hele de kadrolu değilseniz yani Ales adlı sınavda ışık hızıyla bol matematik çözemediyseniz ve en yüksek puan alanların arasına giremediyseniz, KPDS adlı İngilizce sınavından 100 almanız fayda etmiyor. Kadrosuz 2 senemde üzerine para verip çalıştım desem yeridir. (Yola ve yemeğe giden masraf, maaşı geçiyordu nerdeyse) Özellikle Marmara Üniversitesi’ne gitmek için epey yol katettiğim düşünülürse, orada üzerine para verip çalıştım yani benim için gönüllü bir meslek oldu. Kızılay’da filan çalışmak gibi. Bir süreliğine tamam ama hayat boyu gitmezdi böyle. Üstelik içinizdeki sanat ve müzik ateşi sizi yakarken, öğrencilerin bazılarının umursamazlıkları, küstahlıkları, kadın ve genç olan öğretmenlere karşı haddini bilmez tavırları, pırıltılı ve zeki öğrencilerin bile örtemeyeceği külfetlerdi.
Yüzlerce kağıdı okurken ve sınavları titizlikle hazırlarken yani bunca emeğe rağmen kimi öğrenciyi mutlu etmek gene zordu. Şikayet etmeye programlı olanlar ile yüzünüzü güldürenler arasında sayıca fark vardı maalesef. Bir de müdüriyeti memnun etmek de ayrı bir sanattı. Öğretmenlerin nasıl bir sırat köprüsünde yürüdüklerini bizzat deneyimlemiş oldum.
Bu mesleği tutkuyla sevmiyorsanız, tatili bol diyerek bulaşmanızı önermem. Çoğu külfeti görmezden gelebilmek ancak çok sevmekle mümkün. Ben çok sevmedim. Bu da itirafımdır. Belki de yabancı dil öğretmek ve öğrenci profili bana çok hitap etmedi, bilemiyorum.
Okullar arası uçurumları da gördüm. Birçok da öğretmen tanıdım. Mesleğine aşık olanı da vardı, üfleye püfleye yapanı da vardı, tüm hıncını öğrencilerden alanı da vardı. Benim gurur duyduğum noktam, merhametim, soğukkanlılığım ve not konusundaki anlayışım oldu. Bol not vermekten gocunmadım. Çok merhametsiz ve bencil hocalar da gördüm ve hallerine üzüldüm. Saygımı hep korudum. Ne kadar birikimli de olsa, öğrenci psikolojisinden anlamayan ve tüm hıncını öğrenciden alan öğretmen ya da tüm bunları öğretmene yapan öğrenciler de vardı elbet. İnsana ve eğitim sistemine dair epey durum gördüm. Belki yazacağım öykülere malzeme olacak epey konu çıkar. Boğaziçi Üniversitesi’nde çok ağır ve disiplinli bir eğitimden geçtiğimizi çok daha iyi anladım. Zaten biliyordum aslında. Ama okullar arası da sistemlerin çok farklı olduğunu, eğitim felsefelerinin arasında dağlar olduğunu anladım. Profiller epey uçurumluydu. Hem öğretmen, hem öğrenci, hem çalışan profilleri.
Her şey bir yana, asi ruhumun bir süre sonra bunalması doğaldı. Müzik tarihi gibi heyecan duyduğum bir konu olursa belki her şey değişebilir, kimbilir. Elbette çok şey kattı bana öğretmenlik. Çok olgunlaştım ve sabırlı olmayı öğrendim. İnsanlarla baş etmeyi daha iyi kavradım. Türlü karakterin her zaman birbirinden farklı yorumlarına maruz kalınacağını, kurşun geçimez birine dönüşerek öğrendim ve örnek olduğum pırıltılı öğrencilerin sevgisine minnet duydum.

ECE DORSAY: SANATÇI, ALINAN SATILAN BİR ÜRÜN DEĞİLDİR

ECE DORSAY: SANATÇI, ALINAN SATILAN BİR ÜRÜN DEĞİLDİR
13:23 15 Ağustos 2010


8 SENE SONRA YENİ ALBÜMÜNÜ ÇIKARAN ECE DORSAY:
Sanatçı, alınan satılan
bir ürün değildir
Sanatçı olmanın imajdan öte kendine özgü olmaktan geçtiğini söyleyen Ece Dorsay, “Sanatçı, alınan satılan bir ürün değildir” diyor: “Tabuları yıkan, düşüncelerini söylemekten korkmayan ama tüm bunları
zarafetle yapabilen kişidir sanatçı. Tüm
renkleri arar gerçek sanatçı… Devrimi de burada yatar”
TACIM AÇIK

Sevin Okyay, Radikal gazetesinde Ece Dorsay için kaleme aldığı yazıda ‘Kendi seçtiği yolda gitmek’ başlığını seçmiş. Okyay’ın temas ettiği nokta hayli doğru: Ece Dorsay, ne hissediyorsa o.
Müzik piyasasına baktığımızda ise rock ya da alternatif müzik yaptığına inanan müzisyenler bırakın yeni ufuklar açmayı, kapıyı aralamaya bile cesaret edemiyor. Ve her yeni cesur iş karşısında ne yapacaklarını şaşırır hale geliyorlar. Dorsay’ın ‘aşk’ temalı videosuna verilen reaksiyon kısacası alternatif müziğin sicilini ortaya dökmüş gibi gözüküyor.
Aynı zaman da sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’ın da kızı olan Ece Dorsay’ın cesaret çemberi videoyla aynı adı taşıyan albümde de kendisini gösteriyor. Günümüz müziği için demir leblebi sözler müzisyenin naif dünyasıyla siyah değilse beyazı reddediyor. Yeni albüm Kırmızı Karanlık ile üretimin bir takvime vurulmaması gerektiğine inanıyor. 8 sene önce çıkardığı ‘Kum Saati’ dolalı çok olsa da, Dorsay için zaman, yalnızca biraz daha olgunluk anlamı taşıyor.
Ses rengi, sözleri ve görüntüsüyle anaakımın aklını bulandırmaya devam eden Dorsay ne mutlu ki duruşundan taviz verme niyetinde olmadığını yine kendi sözleriyle açıklıyor: “Gerçek sanatçı tüm renkleri arar, devrimi de burada yatar…”

»Kum Saati’nden Kırmızı Karanlık’a 8 sene gibi hayli uzun bir süre geçti. İki albüme yansıyan duyguları ele alalım. 20’lerindeki Ece ile 30’ları karşılayan Ece arasında neler geldi gitti?
Tabii ki daha sakin ve kendimden daha eminim artık. İlk albüm zamanı yine inatçı bir tiptim ama tam olarak kendimi tanımıyordum. Müzikal anlamda 20’lerimde de çok doluydum ama duruşum ve tavrım konusunda biraz daha bilinçsizdim. 20’lerimin ortalarında çok daha fazla şey keşfettim hayat ve kendim hakkında. İçimde yaşadığım evrim ve devrimler şarkı yazarlığımda çığır açtı diyebilirim. Ama ilginç olan şu ki: Kum Saati’inde bestelerimin de bir kısmı halen çok taze geliyor bana. Sanki bugünler için yazılmış gibi bazısı. Adeta bir deja vu durumu…

»Kırmızı Karanlık baştan sona senin ilgilendiğin bir albüm. Yalnız hareket etmekle müzikteki yalnızlık birbirine paralel mi?
Benim için öyle oldu… Don Kişot gibi yalnız ilerledim. Bir bakımdan kendimi test etmiş ve dayanıklılığımı ölçmüş oldum ve bu yolda çok şey öğrendim. Bedeliyse biraz erken yorulmak ve saçları beyazlatmak ama hiçbir mücadele kolay verilmiyor. Müzikal anlamda her şey içime sinmiş oldu bu sayede. Sözler hele, gerçekten çok şiirsel ve cesur oldu diye seviniyorum. En başta kendi ruhumu doyurdum ve devrimimi haykırdım. Gerisi artık dinleyiciye kalıyor. Kalıcı işler yaptığıma inanıyorum.

»İki albüm arasına ‘Mor Rüya’ adlı lirik bir şiir kitabı sığdırdın. Kitapta şarkı sözlerinde olduğu gibi, oldukça lirik bir anlatıma yaslanmışsın. Peki, kâğıt üzerindeki lirizm ile şarkılardaki lirizmin ne gibi ortaklıkları ve farkları var?
Kâğıdı çok seviyorum çünkü müzikteki kadar engel yok arada. Müzikte, düzenlemek, kaydetmek, enstrüman çalanlar bir sürü insan girebiliyor işin içine ki ben gene de minimumda tuttum insanları. Yazmaksa o kadar özgürleştirici ki inatla öykü-deneme-köşe yazısı ve şiir yazmaya devam etmek istiyorum. “Naif ve yetkin bir dili var” demişti değerli Sevin Okyay. Çok onore oldum.

»Yine ‘Mor Rüya’ üzerinden konuşmaya devam edersek, şiiri içsel bir araç olarak kullananlardansın. Kendini ifade etmenin peşine bu kadar düşmende bir neden olmalı, belki de bir acı...
‘Sanatçı acı olmadan üretemez’ klişesi doğru galiba. Aslında ben acım tazeyken üretemem. Daha ziyade biraz küllenince ve uzaktan bakabildiğimde üretebilirim. Coşkusal haller daha çok işime yarayabiliyor. Kalbim parçalandığı an, yataktan kalkacak gücü zor bulanlardanım. Bir süre sonraysa kaleme sarılıyorum. Bir kadın olmak ve yüreği sevgi dolu olmak yeterince zorlaştırıyor hayatı. Güzellikler katsa da bireysellik çağında maalesef yalnızlık kol geziyor.

»Şiirlerinde Sylvia Plath’ın dünya karşısındaki yabancılaşmasına benzeyen bir durum söz konusu. Plath’ın, sanatındaki izlerinin belirgin olduğunu söyleyebilir misiniz?
Özellikle Plath’i örnek almadım ama modern şairlerin şehir yalnızlığı, farklı duruşları, anlaşılma çabaları ve ayrıksı dertleri sanırım bende de mevcut. Çok insancıl bir sevgiyle sarılıyorum işime ve insanlara ama maalesef bunun bedeli de çok yara almak veya reddedilmek olabiliyor çünkü anlaşılmak için özel insanlara ulaşabilmeniz gerekiyor öncelikle…

»Şiirde ve müzikte ya da daha da genelleştirirsek, sanatta kadın olmanın getirdiği farklı bir yoğunluk, yorum var mı?
Kadınlar veya erkekler gibi cinsiyetçi genellemeleri sevmesem de kadın olmanın zorlukları herkes tarafından bilinmekte. Kadın daha çetrefilli hislerle yaşıyor hayatı. Ötekileştirilen erkekler de öyle. Ama toplumda kadınlardan beklenen belli şablonlar var. Ev hanımı, erkeği taşıyan güç, çocuklara bakan, çile çeken, erkeğin gözüne hitap etmeye çalışan gibi bir sürü ağır rol kadına verilmiş. Biraz başına buyruk veya duyarlı olan kadın hemen linç edilebiliyor. Kadının kadına bakışı da aynı ölçüde zengin ve lirik. Böyle bir aşkın da kumaşı daha zarif olabiliyor. Ama ben ruhumda hem serseri bir erkek, hem kırılgan bir prenses hem de başına buyruk bir çocuk taşıyorum… Bu ruh zenginliğim de üretimime direkt yansıyor.

»Şarkıların lirikleriyle çok samimi ve kırılgan olsa da melodik düzenlemeler daha coşkulu ve hırçın. Melankoline dair melodilerden bir zırh ördüğünü söyleyebilir miyiz?
Aslında sözlerimde itirafçı tekniği de kullandım. Morrissey’in bazı şarkılarında kendisini dürüstçe eleştirmesi gibi mesela ‘Dibe Vurdum’un sözleri. Direkt kalbimi açmaktan korkmadan yazdım sözleri de. Karakterime sinen kadın ruhu ve yer yer kendini gösteren erkek ruhu sanırım hırçınlık, öfke ve naiflik, kırılganlık arasındaki gel-git’i sağlıyor. Öfkem, kin ile karıştırılmasın. Enerji veren ve varolan değerleri sorgulayan yapıcı öfkeyi severim. Rock ruhu da öfkesiz olmaz. Melankolim ağır bassa da bazen bir coşku ve öfkeyle bunu enerjiye çevirdiğim söylenebilir.

»Albüm tanıtım işleri nasıl gidiyor? Medya ile uzun süredir ilk defa bu kadar ilişki içerisindesin?
2002’de de ilk albümüm medyadan epey ilgi görmüştü. Bu sefer daha da fazla ilgi gördü Kırmızı Karanlık. Tanıtımda bir şikayetim yok ama keşke büyük şirketler farklı işlerin butik iş olabileceğine uyanıp, butik iş derken yani kalıcı prestij işi, sadece sayılarla ilgilenmeseler. Seçkin müzik yazarları tarafından anlaşılmak güzel. Naim Dilmener’den Murat Beşer’e gayet olumlu eleştiriler aldım.

»Kırmızı Karanlık’ın üretim sürecinde neler dinledin, okudun, hangi düşleri kurdun?
Kayıttan çok daha evvel Boğaziçi Üniversitesi İngiliz edebiyatı son sınıfta okurken Kırmızı Karanlık’ın ilhamı geldi bana. Özellikle o şarkı ve genel konsept olarak. Son senemde, bir yandan Shakespeare sonelerini okurken diğer yandan Edebiyat Eleştirisi dersinde Judith Butler gibi isimlerden ödev hazırlamak ve tabii içimde yaşadığım duygular hepsi birbirini tamamladı. NDS Fransız lisesindeyken okuduğumuz Baudelaire, Camus ve Sartre izlerini taşıyan ruhum Boğaziçi Üniversitesi’nde Virgina Woolf gibi isimlerle tanıştı. Allen Ginsberg ve Bob Dylan arasında parallelik kuran ve Amerikan Rüyası’nın yerle bir edilişini tema olarak alan bitirme tezim de üzerimde etki bıraktı.

»Burada ya da yurtdışında kadın şarkıcılara bakacak olursan neler söylemek istersin?
Kapitalizm maalesef tüm dünyada belli şablonların daha kolay öne çıkmasını sağlıyor çünkü fabrikasyon işler pompalanıyor her gün televizyonlardan. Ama batıda, en azından daha alternatif ve farklı oluşumlar da var ve bu müzik sektöründe de bağımsız şirketlerin doğmasına yol açıyor. Kendine özgü birçok kadın sanatçı ve özellikle son yıllarda ses rengi farklı olan kadın sanatçılar ana akıma da girdiler. Anastacia, Norah jones, Amy Winehouse, Amy Mcdonald gibi tok sesli birçok kadın piyasayı sardı 2000’lerde. Ben ilk albümü kaydederken dünyada bile henüz böyle bir akım yoktu. Tanita Tikaram’da ve Pj Harvey’de tıkanıp kalmıştı kadın şarkıcıların farklılığı… Türkiye’de Zerrin Özer’in rock versiyonu diyenler oluyor ama sanırım bir ilki başarmak üzereyim.

»İmkânın olsa kimlerle çalışmak isterdin? Bir sonraki albüme hangi duyguları katmak isterdin?
Yurtdışından çalışmak istediğim isimler çok. Perry Blake ile bir düet çok isterdim. Kendine özgü ve kaliteli müzik yapan gizemli bir şahsiyet. Eğer yaşasaydı Nina Simone ile şarkı söylemek isterdim. Annie Lennox ve Ani Difranco ile bir projede yer almayı çok isterim ilerde. Türkiye’den kimler olur zaman gösterecek.

»Tanınmış bir sinema eleştirmeninin kızı olarak, bir filmin müziğini yapma isteğin oldu mu? Hangi filmlerin müziklerini yapmak isterdin?
Hem de nasıl…Wim Wenders’in Million Dolar Hotel filminin soundtrack’ini yapmış olmak isterdim. Ötekileri anlatan ve daha 2000’lerin başında, ilk albümü bile yapmamışken, henüz ruhsal evrimleri geçirmemişken temasından etkilendiğim bir film. Türkiye’den ve dışarıdan sayılabilecek daha duyarlı yaklaşan isimlerimiz Fatih Akın, Çağan Irmak, Ferzan Özpetek gibi yönetmenlerle çalışmak isterdim.

»Kırmızı Karanlık videosu son zamanlardaki en cesur videolardan. Birebir sana gelen reaksiyonlar nasıl?
Beklediğimden çok daha olumlu reaksiyonlar aldım. Çok zarif bir klip olduğu kanaatindeyim. Çok hümanist bir şekilde verdik mesajı. Zaten sanatçı olmak, saçları boyamak ve imaj yapmak demek değildir. Sanatçı, alınan satılan bir ürün değildir. Kendine özgü olmaktan ve davranmaktan korkmayan, tabuları yıkan, düşüncelerini söylemekten korkmayan ama tüm bunları zarafetle yapabilen kişidir sanatçı. Tüm renkleri arar gerçek sanatçı… Devrimi de burada yatar…

12 Ağustos 2010 Perşembe

BAŞKA DİLDE AŞK VE MÜZİK

BAŞKA DİLDE AŞK VE MÜZİK
13:24 08 Ağustos 2010

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com


Az evvel biraz geç de olsa Başka Dilde Aşk filmini izledim. Filmde Boğaziçi Üniversitesi’nden sınıf arkadaşım ve başarılı oyuncu Saadet Işıl Aksoy’un olması elbet filmi daha fazla merak etmemi sağladı. The Smiths gecesindeki performansımı en önden izleyip alkışlarıyla bana destek olmuştu. Filmin ismi de, mesajı da beklentilerimin üstündeydi. Bir yandan sisteme karşı durmaya çalışan, çağrı merkezindeki ağır çalışma koşullarına karşı iş arkadaşlarını örgütleyen bir kahraman, diğer yandan toplum tarafından dışlanan ve kabul görmeyen zor bir ilişkiyi yaşamayı göze alan tutkulu bir kadın.
Saadet’ten beklediğim performansı bu filmde gördüm: Yılların oyuncusu gibi işinin hakkını bu filmde de fazlasıyla verdi. Gurur duydum. Tevazusunu hep koruyan, sağduyulu ve zeki bir arkadaşımın da böyle bir filmi alıp götürmesini beklerdim zaten ve beni yanıltmadı.
Hem toplumsal bir mesajı olması hem de şairane bir aşkı anlatması itibariyle değerli bir yapım olduğunu düşünüyorum. Mor ve Ötesi’nin şarkısı da filmin sonuna epey yakıştı. Büyük Düşler albümünden seçilmesi çok uygundu. Saadet’e torpil geçerken filmin en büyük oyuncusunu es geçmek istemem. Mert Fırat’ın inanılmaz performansı alkışa değer. Rolüne öyle bir gerçeklik katmış ki izlerken rol yaptığını unutuyorsunuz. Lale Mansur’un da filme renk kattığı ve koruyucu, şüpheci anne karakterini güzel oynadığını eklemek gerek. Filmde rolüne yakışan ama üzerine yapışan komik karakteriyle aklıma hep Bir Kadın Bir Erkek skeçlerini getiren Emre Karayel ise filme biraz da espri katıyordu. Filmin en gizemli ve gelecek vaat eden karakteri Tuğrul Tülek’ti. Adeta bir İngiliz filminden fırlamış Oscar Wilde gibi bir hava estirdi. Melodram tadındaki bu film mesajlarıyla, asi ruhuyla, oyunculuklarıyla sıradanlığın ötesine geçmeyi başarmış. Böylesine güçlü bir tema, yanlış koordinatlarla ve parametrelerin uyuşmamasıyla heba olma riski taşıyordu ama neyse ki olmamış aksine vurucu bir hal almış.

ERİTEN SICAKLARDA ERİYEN GRUP
Bu feci sıcaklarda 38 derece ateşlenmeyi başardım ve bizi yarı yolda bırakıp üzen davulcuya da anlayışla bakmayı bildim. Plak şirketi kuracakmış. Kendisine kolaylıklar diliyoruz bu engebeli yolda. Müzik şirketi kurmak kağıt üzerinde hep hoş gelir kulağa. Uygulaması biraz zordur. Bakalım yakın gelecekte neler olacak. Bir grubu birarada tutmak solo sanatçı için zordur. Sizinle aynı düşünceleri savunan müzisyen bulmak zaten imkânsızdır neredeyse ama hiç olmazsa severek çalan müzisyenleri bulduğunuza şükredersiniz. Gerçi sevginin bittiği, çıkarların başladığı çizgiler de çok hassastır. Dilerim sevgiyle devam eden müzisyenler ve yoldaşlar olur çevremde her zaman. Bu cümlelerim sitem değil aksine bir temenni. Sitem kısmı sadece davulcumuzaydı. Ama seçimine saygım sonsuz. Zamanlama biraz kötü olsa da. Başka dilde bir müzikal ruhu paylaşmak isteyen herkese kapım açık. Buradan da duyurmuş olayım.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

İP ÜSTÜNDE YÜRÜRKEN KONAN SİNEKLER

İP ÜSTÜNDE YÜRÜRKEN KONAN SİNEKLER
13:11 01 Ağustos 2010

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

Bir ipin üstünde yürüyorum. Sesler var en çok. Ne dedikleri belli olmayan sesler…
Bazısı sahici, bazısı yalan, bazısı arada bir ziyarete gelip yüreğime su serpen, bazısı taa yüreğimin içinden gelen sesler. En çok da yüreğimin içinden gelen sesleri dinledim galiba.
En karanlık kuytulardan geçerken bile yüreğim el feneri oldu bana. Şimdi birden açtığım yoldan benimle yürümek istediğini sanan ama aslında enerjimi almaktan başka işe yaramayan bazı asalaklar çıktı karşıma. Tanıştığım çok değerli insanların yanında elbet böyleleri de olacaktı. Sahiden güzel kapılar açan ve dünyayı kendi boyalarıyla boyayan çok saygı duyduğum birçok insan tanıdım ve tanımaya devam ediyorum. Ama elbette en tehlikeli tür olanı dost görünen düşmanlar. Onlar birden çıkıveriyor ortaya. Onların da ortak özellikleri en zor zamanlarımda yanımda olmayıp birdenbire karşıma çıkan ve ortaya kendilerince ‘proje’ atanlar. Samimi değil, içten değil sesleri konuşmaları. Kir pas içinde. Bazen tahammül ediyor insan mecburen bir kapı açana ama genelde belli etmeden sizi huzursuz eden ve enerjinizi öldüren insanlar da var. İşte onlardan tamamiyle uzak durmak en doğrusu.
Bir bakışta anlaşılıyor amaçları. Kendi sinsi planlarına dahil olmanızı istiyorlar. Övgüleri bile sahte, yapmacık. İçtenliği olan insandan aldığınız elektrik farklı oluyor. Sahiden merhem oluyor yaralarınıza ve varlığı bile gülümsetiyor. Oysa diğerleri tamamen negatif hisleri besliyor ve her hareketi, her cümlesi zehir sunuyor. Öyle sinsice gizliyorlar ki alt metindeki planlarını yani kendi açlıklarını, size sanki bir tepside fırsat sunarmış izlenimi yaratıyorlar ilk başta. Sözlerini allayıp pullayıp kendini iyi sunanlardan korkmak lazım. İçleri çoğunlukla kof çıkıyor. Genelde beraber en iyi işleri yaptığım insanlar hep az konuşan ve bir şey ispat etmeye çalışmayanlar oldu. Ne bana yaranmaya çalıştılar ne de lüzumsuz muhabbetlere girdiler. Sürekli vaat verenler daha amatördü. Genelde yolun en başındakilerin ve gerçeklerden habersiz olanların, Kaf Dağı’nda yaşıyor olmaları ve akıl sormadan akıl vermeleri ne büyük tezattır. İşini iyi bilen ve uygulayan insanlardan ise hep pozitif elektrik almışımdır. Sadece hareket ederler ve lüzumsuz konuşmaz, manipüle etmezler. Manipüle etmeye çalışan ve bişeyleri sürekli empoze etmeye çalışan insanlarda ise çok fazla açık ve kaçık vardır. Uzak durunuz.
Galiba 2 tür insanı yakınlarda tutmalı insan : Birincisi ruhunuza merhem olan ve iyi enerji veren arkadaşları. Mutluluğunuza sahiden sevinen ve üzüntünüze sahiden üzülenleri. İkincisi de size gerçekten yeni yollar açabilen, ufku geniş ve işinde başarılı, en önemlisi hazımlı insanları. Prensipli, durduğu yeri bilen, diğerine saygılı, hoşgörülü, üslup bilen insanlar olmalı etrafınızda. Yerden gelip birden göğe çıktığını sanan hazımsızlardan, küstahlardan, fikirlerini faşistçe empoze edenlerden, kinci sitemkârlardan, kendini bilmeyenlerden, olmamışlardan ve geçmişini unutanlardan ise ışık hızıyla kaçmalı… İp üzerinde dengeli yürümek için birden gelip ısıran sineklerden itinayla korunmalı…

25 Temmuz 2010 Pazar

Sarphan in benimle roportaji

http://jiyan.us/?p=265

Ece Dorsay: “Türkiye’de alternatif denen müzik aslında arabesk esintili rock’tan öteye gidemiyor”
18 Temmuz 2010 17:34 Share this Article


sarphan
Ece Dorsay’ın ilk albümünü dinlediğimde henüz üniversiteye bile gitmeyen, lisenin yakınındaki markette sürekli olarak alternatif müzik albümleri arayan bir velettim. Kasetleri satın aldığım dükkandan kasetsiz çıkmak benim için büyük bir yenilgiydi. Bir şekilde keşfettiğim ilk albümün ardından Ece Dorsay ikinci albümünü çıkardı ve ortalarda daha fazla görünür oldu. KaosGL ve Birgün’de yazılarına devam eden Dorsay’la konuşmak artık kaçınılmaz bir istek halini almıştı….

Sarphan Uzunoğlu: Malum bu aralar birçok gazetede söyleşileriniz yayınlanıyor ve farklı çevrelerden insanlarla bir araya geliyorsunuz. Biliyorsunuz, ben bu söyleşiyi yapmayı en çok da klibi konuşmak için istedim, Ne oldu da Ece Dorsay ilk resmi videosunu farkli bir aşkı içeren bir temayla çekti?

Ece Dorsay: Bence aşk diye sınırlamak da yanlış. Kimisi öyle görür, kimisi hümanist bir dostluk olarak görebilir, kimisi hikaye anlatıcı olduğum için klibin şarkımdan bağımsız olduğunu görebilir. Kısacası gizemli bir klip olsun ve klişelerden uzak olsun istedim.Edebi anlamda insan ilişkilerine hümanist yaklaşan bir klip. Etiketlemek taraftarı değilim.

Albüm sürecinde yanınızda olanlar ya da bu albüm sürecinde emek veya para verenlerin bu seçime bakış açısı ne oldu?

Genelde gayet anlaşıldım diye düşünüyorum beraber çalıştığım insanlar tarafından.


Zaten bütçeyi sağlayan kişi olarak ve üretimin kaynağı olarak kontrol bende oldu ama bedeli çok zorluklar çekmem oldu.

Kadın ve Aileden sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’a ne diyorsunuz? Sizin kendisiyle ilgili bir “hastalık” teşhisiniz var mı?

Polemik yaratan konulara girmek huyum değil ama elbetteki ne eşcinsellik ne biseksüellik ve de herhangi farklı bir seçim hastalık olarak dışlanamaz. İnsan sevgisini içeren her tür aşk neticede bir aşktır. Bunu Antik Yunan’dan Osmanlı’ya her yerde görebiliriz.Sufizm de insan sevgisini ön plana çıkarır. Aşk, din-dil-ırk-cinsiyet tanımaz.

Sizce Türkiye’nin dört bir yanında örgütlenen eşcinselleri linç etmek için bekleyen bir kitle hala var mı? Denildiği gibi bazı şeyleri aştı mı Türkiye?

Eşcinsel kelimesi de sınırlayıcı bana sorarsan.Queer mi desek bilemiyorum. Biseksüel var, travesti var vesaire…. Maalesef insan hakları konusunda çok gerideyiz. Ana akım basında yer almıyor birçok feci olay. Anayasa’da azınlıkları koruyan maddeler yok. Batıda evlenme hakları bile verilmeye başlandı üstelik.

Daha çok müzik konuşmakta fayda mı var zarar mı bilemiyorum; ama aklımda bir soru var: Bir müzisyeni ikinci bir albüm yapmaya iten nedir, hele ki albümlerden çok para kazanılmayan günümüz dünyasında?


Müzik ve sanat para için yapılmaz malum. Elbette emeklerimizin karşılığını almak istiyoruz hepimiz. Müziği bu kadar sevmeseydim çoktan pes etmiştim. Ama tutkuyla sevdiğim işlerin peşinde koştum hep. En verimlisi de bu.

Sonisphere’de Manowar Basçısı “dört büyükler” olarak anılan gruplara isyan etti, sanki Türkiye’de de alternatif müzik türleri ya da pop-rock dünyasında bir tekelleşme durumu var. Size göre Türkiye’de sahneye çıkıp hakkını alamamış isimler kimler?

Maalesef Türkiye’de alternatif denilen müzik aslında arabesk esintili rock’tan öteye gidemiyor. Gerçi artık internet sayesinde bir sürü değişik türk grubu çıkıyor. Elektronik müzik vesaire yapıyorlar ama yine de geniş kitlelere ulaşan medyada yer bulmaları zor oluyor. İlhan İrem nerede diye soruyorum mesela. Öyle insanların şimdi villalarda oturacak kadar birikim sahibi olma hakları var bence. Hayko Cepkin çok daha iyi yerlere gelecektir. Redd grubu da öyle. Kendi adıma da, daha iyi yerlerde olmayı hakettiğime yürekten inanıyorum.

Sizle ilgili sözlüklerdeki yorumlara bakınca garip ve yapmacık hayranlık ifadeleri yerine eleştiriler ya da olumlu kimi tespitlerle karşılaştım. Dinleyici sizin için nasıl bir şeydir, kimdir?

Zaten iyi olan veya kendi ekolünü yaratan cesur işlerde normal tepki bu galiba : nefret veya büyük bir sevgi. Ortası yok. Bence olmamuş gibi sığ yorumlar yazan bazıları ile gizli takipçiler gibi geliyor bana. Genelde müzik üzerinden değil, alışık olmadıkları şablonlara uymayan ses rengim ve giyim stilim üzerinden saldırı var. Benim dinleyicim sahiden araştıran, meraklı , sağduylulu ve klişelerden sıkılmış zeki bir dinleyici.

Cenk Taner’in bir sözü var: “Kesmeşeker dinleyicisi kaç değildir, kimdir” diyor. Sizin sizi ya da yaptığınız müzik türünü dinleyenler için bir sözünüz var mı?

Dediğim gibi benim dinleyicim gerçekten seçici müzik konusunda ve klişelerden bunalmış farklı müziklere açık bir kesim. En önemlisi de sağduyulu ve duyarlı insanlara hitap ettiğimi tespit ettim. Cenk Taner çok güzel söylemiş : Kantite değil kalite önemli yani kafa sayısına göre başarı değil kafa yapısına göre başarı ölçülmeli.

Size bir şans versek ve yarın gazeteleri açtığınızda üç isim hiçbir şekilde yer almayacak, bunlar dünya sahnesinden silinecek desek kimleri seçerdiniz ya da bu seçimi yapar mıydınız? Memnun musunuz, memnun değil misiniz olup bitenden?

Seri üretim maalesef 60′ların analog ruhunu öldürdü. Televizyonda çabuk tüketilen bir sürü yabancı/türk grup görüyoruz.. Şu silinecek bu silinecek demem hoş olmaz. Amerikan rock piyasasında çiklet gibi
ortaya çıkan teen-age ruhlu gruplar çabuk siliniyor. MTV’nin cilaladığı sahte rock yapan gruplar veya ülkemizde iyice suyu çıkmış arabesk rock türünü samimi olmadan taklit eden gruplar sönebiliyor.

Dev bir bütçeniz olsa ve Türkiye’de bir müzik festivali organize etme şansına erişseniz bunu nerede ve niçin yapardınız? Kimleri çağırırdınız?

Öteki lerin haklarını savunan ve her tür düşünceye, özellikle kadınların şablon dışı olabilmelerine olanak veren feminist bir festival düzenlerdim. Annie Lennox, eğer hayatta olsaydı Nina Simone, Skin,Umay Umay gibi cesur ve duyarlı kadınları çağırırdım.

Hazır festivallerden bahsetmişken sorayım. Herhangi bir konser ya da festival var mı ufukta? Dahası müzik festivallerine katılıyor musunuz, yoksa siz de müziği bireysel bir mevzu olarak görenlerden misiniz?

Konsere aç bir insanım. Ama her hafta çalarsanız memuriyete dönüşebiliyor. Araya doğaçlama veya farklı yorumlar eklemek şart oluyor tabii. Foça Rock Tatili’ne yetişemedim ama eylül’e doğru Taksim de Hayal Kahvesi veya Ghetto gibi mekanlarda konserler olabilir, mekan isimleri kesin olmamakla birlikte Taksim ve sonbahar durumu kesin.

Müzik türleri hiyerarşisi yaratmak faşizmdir

Müzik türleri hiyerarşisi yaratmak faşizmdir


Tartışmalar bitmiyor : Arabesk nedir ne değildir, klasik müzik ile kıyaslanır mı? Tüm bunların cevabı aslında çok zor değil. Müzik tarzları birbiriyle kıyaslanamaz. Müzik tarzsı dışında, bir de o müziğin kültürü ve yarattığı alt kültürler ve türler vardır. Ne bir arabesk uzmanıyım ne de bir klasik müzik uzmanı. O yüzden bu iki konuda da taraf tutup ahkam kesmeyeceğim. Tek anlamadığm şey Miles Davis’in veya Louis Armstrong’un cümlesini niye kafamıza sokamıyoruz? Der ki üstad : Ben müziği iki türe ayırırım : iyi müzik ve kötü müzik. Müziği, teknik ustalığa kısıtlamak zaten büyük bir hata çünkü müziğin yarattığı veya doğduğu kültürü görmezden gelmek demek. Harlem sokaklarında siyahilerin başkaldırısından doğan rap müziği küçümsemek de bir o kadar saçma. Teknik ustalığı tartışılır ama blues ve türkü gibi formlar dahi halk kültüründen doğmuştur ve en ilkel şekliyle başlayıp en iyi örneklere kadar gitmişlerdir.

Müzik türlerinin kıyaslaması ve hiyerarşisi, dünya üzerinde yapılabilecek en saçma iştir.
Popülize edilmiş ve içi boşaltılmış örnekleri her türde vardır. Aynı şekilde her tür müziğin sağlam örnekleri de mevcuttur. İki kere iki dörttür yani. Bu kadar polemik haline getirmeye gerek yok. Basitçe örneklemem gerekirse en sevdiğim tarz olan rock veya folk türünde, vasat bir sanatçıyı dinleyeceğime, rap müzikte çok yetkin bir ismi dinlemeyi elbet tercih edebilirim.
Her türün en iyi örneklerine kulağım ve kalbim açıktır.

Üstelik zengin bir kültürden geliyoruz. Dünyaya öfkemiz varken arabesk bir şarkı açıp, hüzünlüyken bir türkü çağırıp, isyankarken rock dinleyebilecek kadar çeşitlilik var içimizde. Her ne kdar reddetsek de içimize atılmış tohumları var birçok tarzın. Lakin zorla sentez yapmak ve bunu ticari amaçla yapmak kabul edilemez. Gerçekten içine sindirerek yapmak zaten kendini belli eder. İçime sinmeyen bir iş asla yapmam. İçime sinerse her tür senteze varım. Bu kadar basit.


Kargayı beslerken Konan Kuş

Hayatta bazen birine bin tane iyilik yaparsınız ve karşılığında gözünüz oyulur. Çok üzülür ve çok yıpranırsınız. Ama bazen bu başınıza gelenler size bir dersten öte olur. Karşınıza öyle bir insan çıkar ki size hiç beklemediğiniz güzellikleri sunar, iyilikleri yapar. Belki de Karma dedikleri şey sahiden var. Bir yere yöneltilen iyi niyet bambaşka bir yerden geri dönebiliyor.
Aynı şekilde olmasa bile…Veya parçalar halinde farklı insanlardan geliyor bu güzelliklerin karşılığı… İşlerin açılması bile işaret olabiliyor. Ben bu tür denklemlere inanmakta ısrarcıyım. Bizim kattığımız manalar bile olsa boşlukta sallanmaktan iyidir anlam katmak. Başta bir olaya çok üzülseniz de hayatın kendi planları ve çizgisi bir şekilde yol gösteriyor.
Çarpa çarpa öğrenmek her daim var ama karşımıza çıkan iyi insanları görebilmek de bir yetenek ve öğrenilen bir şey aslında. Çoğu insan birbirini göremiyor ve an’ın değerini kalbine kazıyamıyor.

Bir sürü dostum uzaklarda…Buradan hepsine selam olsun. Belki de bu mesafeleri aşmamız bizlerin bağını sağlam ve değerli kılıyor. İstanbul insanı hep erteleme modunda. Dost olup da bir senedir görüşemediğim İstanbul’lular varken, Ankaralı, İzmirli dostlarımla daha fazla görüşmüş olmam da mesafelerin aşılabildiğine bir gösterge…Dostluklar sonsuza dek yaşasın… Gerisine güven olmuyor çünkü…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com