Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

9 Nisan 2020 Perşembe

2020 OSCAR TAHMINLERIM :

2020 OCSAR TAHMINLERİM :

International feature film : Parasite
Original screenplay : Parasite
Original score : Joker
Best actress : Scarlett Johannson
Best Editing (en iyi kurgu) : Joker
Best actor : Joaquin Phoenix
Best Director : Matrin Scorsese veya Bong-Joon Ho veya Todd Philips. Ben Todd Philips diyorum.
Hair and make up : Joker or Bombshell. Tercihim Joker.
Best female supporting actress : Scarlett Johannson veya Laura Dern. Scarlett en iyi kadini alirsa Laure diyorum.
Best Male supporting actor : Brad Pitt

Julieta : Kadın Perspektifi ve Aile Dramı


Julieta : Kadın Perspektifi ve Aile Dramı

    Pedro Almodovar filmleri her zaman çarpıcı, merak uyandırıcı ve iz bırakan türden sıra dışılıkta olmuştur. Dolayısıyla Almodovar’ın her yeni filmi, büyük beklentiler uyandırır ve sanki bu beklentilere inat bir öncekiyle kıyaslanamayacak biçimde hem farklı hem benzer temaları öncekinden epey farklı tarzda işler, kafayı taktığı ve ısrarla tercih ettiği belli tarzda kadın oyuncular olsa bile. Kendini tekrar etmeyi sevmeyen bir yönetmenin yeni yapıtıyla karşı karşıyayız. Asla vazgeçemediği bir tema varsa o da kadınların düzendeki rolleri ve dünyaya bakış açıları. Öykü yazarı Alice Munro’nun 2004 tarihli öykü kitabı : Runaway:  Chance, Soon and Silence (Kaçkın : Şans, Acele ve Sessizlik)  birbirine bağlı 3 öyküsünün adaptasyonu bu film…Kadın gözünden bir senaryo aslında.
    Film, bir aile dramının içinde bize anne kız ilişkisini, kadınların birbirinden farklı bakış açılarını, içsel değişimlerini, hayatın getirdikleriyle yapılan seçimlerinin önemini, modern aile bağlarının hem zayıflığını, hem insanı her an köşeye sıkıştırabilen gücünü yine çok keskin ama zarif bir dille anlatmış. Julieta, kocası Xoan’ı kaybettikten sonra kızı Anita ile arasında bir uçurum oluşur. 18 yaşındaki ergen kızının bir gün kendisini terk edişiyle zorunlu olarak yeni bir hayatın kapılarını aralayan Julieta, hayatını “hiç yaşanmamış gibi” sürdürmeyi tercih eder. Seyirciyi şaşırtan bu umarsız kopukluk, filmin sonunda neler olacak diye koltuğa yapıştıran türden. Anne-kız ilişkisinin bu sıra dışı seyri, bizi aile ilişkilerinin derin dehlizlerine daldırıp Almodovar’ın yine ne anlatmaya çalıştığını sorgulatıyor. Bu sorgulama, sinema için bir nimet çünkü gerçekten kafayı karıştıran filmlere hasretiz. Haneke filmi kadar sert ve şoke edici olmasa da, bu film zarif geçişleriyle dikkat çekiyor. Sürekli bir fark edişe ve itirafa alışmış olan melodram sınırlarındaki sıradan seyirci için film vasat kalabilir. Kabaca söylemek gerekirse, duygu yoğunluğu az gelebilir. Bu filmin tadına varmak için bir kez daha izlemek gerektiğini düşündüm sonradan. İlk izleyişimde çok derinine dalamadığımı, filmde eksik bir şeyler olduğunu hissettim. Belki de anne-kız bağının bu kadar çabuk ve umarsızca kopabilmesini gerçekçi bulmadım ama sonra böyle ilişkilerin de olabileceğini düşündüm. Yine de filmde tarif edemediğim bir eksiklik var. Sanırım duygu derinliği sahiden eksik… Melodrama kaçmadan da verilebilirdi gerçekçi ve yoğun duygular.
    Şimdi tam tersi bir argüman paylaşayım ve ben de kafaları karıştırayım. Belki de yönetmen, anne karakterinin acısını içine gömüp, gerçeği görmezden gelen tavrını bize sunarak aslında annenin içsel bir savaş verdiğini bize daha zarif  dille anlatmak istedi. İşte bu çok muhtemel. Tam da bu yüzden, filmin detaylarına hakim olmak için ikinci kez görülmeli diyenlerdenim. Sadece hoş vakit geçirmek istiyorsanız ya da çabasızca izlenecek film arıyorsanız zaten bir Almodovar filmi sizin için doğru adres değil. Filmin afişi daha dikkat çekici ve alışıldık dursa da, içerik çok başka.
Almodovar’ın film repliklerinden başucu sözleri ve şarkı sözleri çıkar. Kaybın en güzel anlatıldığı şu cümle gibi : “Yokluğun hayatımı tamamen dolduruyor ve onu yok ediyor.”  Bu filmin üzerine, aile bağları hakkında derin düşüncelere dalın, bir kadeh alkol eşliğinde.
Ece Dorsay

Cats : Hayal kırıklığı mı, Tutkulu Performanslar mı?


Cats : Hayal kırıklığı mı, Tutkulu Performanslar mı?


Londra’da bir çok şahane müzikal izleme şansım oldu ama Cats’e denk gelememiştim. İzlediğim şahane Rock n roll müzikallerinden sonra çok da dert etmemiştim doğrusu. Cats müzikalinin siema uyarlamasının gösterime gireceğini duyduğumda, en azından bu önemli müzikali beyaz perdede de olsa izleme şansım olacağını hissedip sevindim. Sonradan okuduğum tüm eleştiri yazılarından bağımsız olarak, film onca görsel efektine rağmen bana biraz uyuşuk, olay örgüsüz ve karakterler birbirinden kopuk geldi.
Sadece filmin esas şarkısı Memories’in Jennifer Hudson tarafından göz yaşları ile söylendiği yerlerde, şarkı sözlerinin, melodinin ve performansın da etkisiyle birkaç damla göz yaşı döktüm. Önce müzikal meraklısı olmamama bağladım bu sıkılma durumumu lakin yerli yabancı çoğu eleştirmenin benimle benzer hisleri paylaşması, filme eksik bakmadığımı gösterdi. Yine de bir kalemde harcanmaması gereken güzellikleri var filmin. Ailecek görülmeli ve en azından bu müzikale ve kedilerin dünyasına aşina olunmalı. Muhteşem şarkıları da cabası.  Besteci Andrew Lloyd Webber’ın dokunuşunu tebrik etmek gerek.
T.S. Eliot isimli şairin bir şiirinden esinlenen bu hikaye, bize kedilerin dünyasını açıyor. Yönetmen Tom Hooper’ın Taylor Swift ve Jennifer Hudson seçimleri bana çok doğru geldi. Swift’in en sondaki performansı gerçekten başarılı. Film için bestelenen Beautiful Ghosts şarkısı çok dokunaklı bir kapanış olmuş.
Judi Dench’in ağırbaşlı ama şefkatli lider kedi rolü ( Yaşlı Deuteronomy) kişiliğine yakışmış. Cats müzikalinin ilk dönemlerinde de sahne alacakmış ama kısmet olmamış. Filme seçilmesinde böyle tarihi bir etken de vardır belki.
Kamera açılarının sürekli değişmesi biraz yorucu olmuş. Fred Astaire ve Ginger Rogers müzikallerini sade plan gösteren klasik anlayışın tam tersi gibi. Ian Mckellen’ın rolü de arka planda kalmış. Balerin Victoria rolündeki Francesca Hayward’u da çok sevdim. Zarif ve filme incelik artı derinlik katmış.
Sonuç olarak, filmi yerden yere vuranlardan değilim. Ülkemizde bu müzikale aşina olmayanlar ve çocuklarına güzel duygular aşılamak, kedilerin dünyasına onları biraz olsun aşina kılmak ve güçlü performanslar izletmek isteyen aileler bu filmi rahatlıkla ve keyifle izleyebilir.
Ece Dorsay
9 Ocak 2020-01-09


Londra’da bir çok şahane müzikal izleme şansım oldu ama Cats’e denk gelememiştim. İzlediğim şahane Rock n roll müzikallerinden sonra çok da dert etmemiştim doğrusu. Cats müzikalinin siema uyarlamasının gösterime gireceğini duyduğumda, en azından bu önemli müzikali beyaz perdede de olsa izleme şansım olacağını hissedip sevindim. Sonradan okuduğum tüm eleştiri yazılarından bağımsız olarak, film onca görsel efektine rağmen bana biraz uyuşuk, olay örgüsüz ve karakterler birbirinden kopuk geldi.
Sadece filmin esas şarkısı Memories’in Jennifer Hudson tarafından göz yaşları ile söylendiği yerlerde, şarkı sözlerinin, melodinin ve performansın da etkisiyle birkaç damla göz yaşı döktüm. Önce müzikal meraklısı olmamama bağladım bu sıkılma durumumu lakin yerli yabancı çoğu eleştirmenin benimle benzer hisleri paylaşması, filme eksik bakmadığımı gösterdi. Yine de bir kalemde harcanmaması gereken güzellikleri var filmin. Ailecek görülmeli ve en azından bu müzikale ve kedilerin dünyasına aşina olunmalı. Muhteşem şarkıları da cabası.  Besteci Andrew Lloyd Webber’ın dokunuşunu tebrik etmek gerek.
T.S. Eliot isimli şairin bir şiirinden esinlenen bu hikaye, bize kedilerin dünyasını açıyor. Yönetmen Tom Hooper’ın Taylor Swift ve Jennifer Hudson seçimleri bana çok doğru geldi. Swift’in en sondaki performansı gerçekten başarılı. Film için bestelenen Beautiful Ghosts şarkısı çok dokunaklı bir kapanış olmuş.
Judi Dench’in ağırbaşlı ama şefkatli lider kedi rolü ( Yaşlı Deuteronomy) kişiliğine yakışmış. Cats müzikalinin ilk dönemlerinde de sahne alacakmış ama kısmet olmamış. Filme seçilmesinde böyle tarihi bir etken de vardır belki.
Kamera açılarının sürekli değişmesi biraz yorucu olmuş. Fred Astaire ve Ginger Rogers müzikallerini sade plan gösteren klasik anlayışın tam tersi gibi. Ian Mckellen’ın rolü de arka planda kalmış. Balerin Victoria rolündeki Francesca Hayward’u da çok sevdim. Zarif ve filme incelik artı derinlik katmış.
Sonuç olarak, filmi yerden yere vuranlardan değilim. Ülkemizde bu müzikale aşina olmayanlar ve çocuklarına güzel duygular aşılamak, kedilerin dünyasına onları biraz olsun aşina kılmak ve güçlü performanslar izletmek isteyen aileler bu filmi rahatlıkla ve keyifle izleyebilir.
Ece Dorsay
9 Ocak 2020-01-09

En Beğendiğim Filmler : 2019

Ece Dorsay 2019 En Beğendiğim Filmler :

Yabancı :
1- Kefernahum
2- Alev Almış Bir Kızın Portresi
3- Üzgünüz, Size Ulaşamadık
4- Joker
5- Ve Sonra Dans Ettik
6- Marianne and Leonard : Words Of love
7- Parazit
8- Marriage Story
9- Sarayın Gözdesi
10- Rocketman

Yerli :
1- Küçük Şeyler
2- Görülmüştür
3- 7. Koğuştaki Mucize
4- Karakomik Filmler 1. Kısım
5- Naim : Cep Herkülü
6 - Organize İşler : Sazan Sarmalı
7- Cinayet Süsü


Bir Şans Daha : İyi Mesaj Çabasında, Klişe Dolu Bir Romantik Komedi


Bir Şans Daha : İyi Mesaj Çabasında, Klişe Dolu Bir Romantik Komedi

Yılın bu döneminde Noel dekorlu aşk filmleri çoğalır. Ben Noel dekoruna sığınan filmleri ve romantik komedi türünü seven biriyim. Lakin bu türden defalarca işlenmiş bir temada, klişelerden kaçmak büyük ustalık ve zeka ister. Klişelere saplanıp hayal kırıklığı yaşatan film sayısı fazla olur. Bu filmde şahane George Michael şarkıları, evsizlerin türlü çeşitli dans provaları, yılbaşı süsleri dolu dükkan içimi sevgiyle ısıtsa da, yardımlaşmanın önemine ve ayrımcılığın kötü olduğuna yapılan vurgular bile iyi bir film diyebilmeme yeterli olmadı.
Filmin kahramanı Kate’in (Emilia Clarke) tıpkı Bridget Jones’un günlüğü filminden fırlamış gibi sürekli sarhoş ve sakar oluşu, kaldığı her evden sakarlığı sebebiyle atılması klişelerin başlangıcıydı. Ailesiyle sürekli kavga ettiği için evinden kaçmış, kendini arayan 20’lerinde bir genç kızın hikayesi bu. Elf kıyafetiyle Noel süsleri dükkanında çalışırken görüyoruz kendisini. Uzakdoğulu patronu, dükkanın sahibi tatlı sert ama iyi kalpli bir kadın. Patronunun, dükkana girer girmez aşık olduğu adamla bakışmaları ne kadar yapaysa,  filmin kahramanı Kate’in (Emilia Clarke) aniden çok centilmen ve inanılmaz kibar bir gençle (Henry Golding) tanışmaları ve gencin ona ilgisini belli ediş biçimi o kadar yapay. Zaten bu kadar kusursuz görünen bir durumda, filmin sonunda olabilecekleri tahmin edebiliyor bir kısmımız.
Filmin sonunda sürpriz görünen öğeler de, romantik komedi türünün klişelerinin kurbanı oluyor. Filmde en kayda değer kısımlar, Kate’in gerçek ismi Katarina’dan utanıyor oluşu ama film aktıkça, Yugoslav kökeniyle barışması ve otobüste ayrımcılığa uğrayan Yugoslav çift ile hemen dostluk kurması. İyi geçinemediği ablasının lezbiyen ilişkisini ailesine kabul ettirmesi gibi yan temalar, beni filmin ana temasından daha çok ilgilendirdi. Keşke yönetmen, böyle zengin içerikli durumları, klişelerin altına gömmeseydi.
George Michael ‘ın henüz hayattayken bu film projesinde müziklerinin kullanılması için senarist Emma Thompson’a izin verdiği söyleniyor. Benim en taktığım mesele, George Michael gibi cesur ve derin bir sanatçının şarkılarından oluşan ve çocukluk hayallerimizi bizim nesile tekrar yaşatan bu müthiş katalog, daha iz bırakan ve hatta belki de iki erkeğin aşkını anlatan daha özgün bir film ile taçlandırılamaz mıydı?
Sonuç olarak, “Bir Şans Daha” ailecek gidilebilecek türden bir film. Böyle haşin bir çağda, yine de çocukların bu naif ruhlu ve insancıllığı ön plana çıkaran filmi izlemesine taraftarım.
Ece Dorsay
27 Ekim 2019-11-27

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi :

Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi :

Film Ekimi’nde Ve Sonra Dans Ettik filmiyle çok paralellik kurduğum, anlatımı ve ruhu elbette daha farklı ve zarif olan, 18. yüzyılda iki kadının ölümsüz aşkını anlatan Portrait of a Lady On Fire (Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi), film ekiminde beni çok etkileyen bir diğer film oldu.

Marianna, Heloise’ın portresini defalarca çizerek, alevlenen aşkta zaman kazanmaya ve Heloise ile yakınlaşmaya çalışırken, aslında mükemmeliyetçi bir ressam haline mi geliyordur yoksa aşık bir ruh mu? Her ikisi de rahatlıkla söylenebilir. Dalgalar ve müthiş manzarlar eşliğinde, yavaş yavaş büyüyen bir aşka tanık oluyoruz. An’ları, duyguları, renkleri bize birebir yaşatan bir film bu. Olay örgüsüne sığınan bir film olmaması, sürprizleri bile yudum yudum vermesi, seyirciyi beyaz perdeye mıhlıyor.

Bu filmde erkekler sadece birer isim olarak var, varlıklarını beyaz perdede direkt görmüyoruz hatta kadınlar arasında konuları bile açılmıyor. Hiç birini tanımıyoruz. Yönetmen bizi sadece kadınların dünyasında gezdiriyor. Hem bir arkadaşlık hem bir tutku filmi. Zaten kadın yönetmen Sciamma da tutkunun filmini yaptığını söylüyor bir röportajında. Filmleri genelde kadınların kendini keşfi üzerine. Mitolojiden de etkilendiğini söylüyor.

Bakışların, dokunuşlardan daha fazla iz bıraktığı zarif ve derin bir dünyanın içine dalıyoruz. Filmdeki kürtaj sahnesi bile bir kadının bakışıyla çekilmiş, bunu net olarak hissediyoruz. Filmde en çok hissettiğim, hem iki kahramanın hem annenin hem Heloise’in kadın

Film, şiirsel anlatımıyla, dozunda diyalogları ve ışık kullanımıyla, müthiş görüntü yönetmenliğiyle lezbiyen aşkın zarafetini en kusursuz biçimde tasvir etmiş. Böylesi zarif bir tasviri, yine Psikesinema’ya analizini yazmış olduğum 2015 yapımı Carol filminde izlemiştim. Yine geçmiş zamanın büyüsünü taşıyordu Carol filmi de. Kuir dünyayı ve aşkın kimlik kartı tanımadığını şahane görüntüler ve müzikler eşliğinde anlatan bu iki yapım sinema tarihine yazıldı bile.

Ece Dorsay

21 Ekim 2019-10-21

Künye : “Cannes’da En İyi Senaryo Ödülü ve Kuir Palmiye’yi kazanan ‘Portrait of a Lady on Fire’ Filmekimi programından açıklanan ilk film. Yönetmen Céline Sciamma’nın bu dördüncü filmi, 18. yüzyılda, bir ressamın modeliyle aşkını anlatıyor. Filmde ressam Marianne’ı Noémie Merlant, model Héloïse’i Adèle Haenel canlandırıyor. Cannes’da büyük övgü toplayan ve çokça konuşulan ‘Portrait of a Lady on Fire’, eleştirmenlerce “A sınıfı bir başyapıt… Bu yıl prömiyerini yapan en kusursuz film.” sözleriyle övüldü.
Céline Sciamma’nın yönettiği “Tomboy” ve senaryosunu yazdığı “Kabakçığın Hayatı” daha önce Filmekimi’nde gösterilmişti.”

Ford V Ferrari : Asfaltın Kralları


Ford V Ferrari : Asfaltın Kralları

İnsanı perdeye mıhlayan bir yarış filmi hatta yarış filminden fazlası. Araba markalarının rekabetinin tarihi ve bu tarihin içinde, insan psikolojisi, dostluğun anlamı, düzen eleştirisi okunabilir. Elbette film, gişe amaçlı çekilmiş yarış filmlerinin klişelerinden de faydalanmıyor değil ama derinliği çoğundan fazla..
İki otomotiv devinin rekabetini anlatırken, hem bize tadına doyulmaz yarış görüntüleri izletmesi hem de insan doğasının iyi ve kötü yönlerini tasvir etmesi, oyunculuklar, karakterlerin birbirleriyle ilişkilerindeki derinlik, bazı karakterler çok karikatürize olsa bile (Enzo Ferrari ve Ford Özel Araçlar’ın Müdürü Leo Beebe), filmi soluksuz izletti.
Shelby ve Miles’ın arasındaki dostluk bağını da inceleyen film, iş arkadaşı olmaktan öte, birbirlerinin güçlü ve zayıf yanlarını bilen iki haylaz kardeş gibiler. İngiltere kökenli Miles eski bir asker ve sonradan müthiş bir araba mekanikçisine/mühendisine  ve yarışçısına dönüşmüş. Sektörde onun gibisi yok. Artık kalp sorunları yüzünden yarışamayan araba tasarımcısı ve girişimci Carrol Shelby (spor arabalara yakışan yüzüyle Matt Damon)  ile biraz asi, daha taşralı görünen, öfkesini gizlemeyen mekanikçi - mühendis dostu Ken Miles (Christian Bale) motor sporları tarihinin en coşkulu ve hüzünlü hikayesine imza atıyorlar. Gerçek hikaye biraz değiştirilmiş.
Filmin en adrenalinli kısmı, elbette 24 Saat Le Mans yarışı ve finali..  1966 tarihinde gerçekleşen bu yarış, Ford markasının prestijini, gerçek yaşamda da mafyadan aldığı borçlarla iş yapan, gözü kara Enzo Ferrari’nin yarış arabalarında lider markasına fark atarak kurtaran Ken Miles’ın trajik sonundan öte, Shelby ile beraber kandırılarak düzenin kurbanı olmasını (sebebini filmi izleyince yakalarsınız, spoiler vermeyeyim.) öfkelenerek ve üzülerek izliyoruz.
Enzo Ferrari’nın hırsı ve Ford ile birleşme teklifinin içerdiği yarış yasağı maddesine delicesine öfkelenmesi, Henry Ford’a sadece İkinci Junior Ford olduğunu içeren hakaret dolu mesajını iletmesi, Le Mans yarışı sırasında Ford’un helikopterle yemeğe gitmesini eleştirmesi, Shelby’nin Ferrari standındaki kronometreleri yürütmesi, Henry Ford’u Miles’ı yarıştırmaya ikna etmek için Shelby’nin Ford’un imajına kafayı takmış, sığ ve vizyonsuz Beebe’yi odaya kilitlemesi ve Ford’u yeni imal ettikleri arabada son hız bir ikna turuna çıkarması, filmin esprili ve eğlenceli yanlarıydı.
Filmde görüntüler adeta bir Playstation oyunu heyecanı yaşatıyor izleyiciye. Hiç araba kullanmayı hatta arabada olmayı bile sevmeyen lakin Playstation’da araba yarışlarına bayılan tezat yönüm, bu tür filmleri de eğlenerek izlemeye müsait ama bu filmde kapitalist düzenin acımasızlığını da sorguladım ve affedici gerçek bir dostluğu hayranlıkla izledim.
Ece Dorsay
13 Kasım 2019-11-13
5 üzerinden 3.5 yıldız.