Tony Bennett Esintisi ve Caz Festivali…
Caz festivali’nde birçok güzel konser oluyor. Bazılarına caz denemese de renk katıyorlar ve daha geniş kitlelerin ilgisini çekiyorlar. Örneğin Seal’i çok merak ediyorum. Sahiden sevdiğim bir isim. Evvelki senelerde Rufus Wainwright ve Antony and The Johnsons gibi ozanlar da festivalde yer almışlardı. Bu gece Grace Jones konseri var. Aslında Tony Bennett konserinin atmosferini, sanatçının sadece yaşı gereği değil ama yarattığı o dingin, huzurlu, başka dümyalara götüren masalsı sesi gereği Leonard Cohen konserindeki atmosfere benzettim. İkisi de birbirinden farklı sanatçılar ve konserler ama az rastladığımız o dingin ve romantik atmosferi bu iki konserde de buldum.
1926 doğumlu, American Songbook’da yer almış bu çınar ağacı gibi sanatçının, sahnedeki deneyimi ve rahatlığı sürpriz değildi. Yaşına rağmen, step dansları ve kızıyla yaptığı düetler eğlenceli bir hava da estirdi. Türlü dizide ve filmde sesine, şarkılarına aşina olmuşuzdur. Sahne arkasında fotoğraf çekilmek de ayrı bir sürpriz oldu benim için. Taşlarda oturup geç alınmış biletimle izlerim diyordum ki kendimi gazeteciler ve müzik yazarlarının arasında Tony ile fotoğraf çektirirken buldum. Çok tuhaf bir masaydı : Sezen Cumhur Önal’dan Hıncal Uluç’a, ;Yavuz Baydar’dan Kerem Görsev’e birbirinden çok farklı kişilikler aynı masa etrafındaydı. Ben Sevin Okyay ile sohbete daldım. Müzik sevgisi ve samimiyeti, içtenliği ile bana cesaret verdi : “Sen bir besteci ve yorumcusun fotoğraf çektirmekten çekinme” dedi.
Yoksa kenarda oturmayı planlıyordum.
Geçen gece de Lisa Ekdahl adlı İsveçli, Grammy ödüllü genç kadın şarkıcıyı izlemeye gittim. Norah Jones’u vasat bulurken Lisa bence müsamere şarkıcısı gibiydi. Yaptığı şirinlikler ve orkestranın yaratıcılığı bile genç şarkıcıyı düzlüğe çıkaramadı. Sarışın, ufak tefek, şirin ve biraz naif gözükmek kadınlarda çok prim yapıyor. Caz klasiklerini kendine özgü sesiyle söyleyerek ilgi çekse de, sesinin birçok yerde yetmediğini gördük ve neden Björk’ün başarısı şarkı söyleyemeyenleri bu kadar cesaretlendirdi dedik. Grammy ödüllerinin reklamın etkisinde kalan bir kurum olduğuna inanıyorum uzun zamandan beri. Tıpkı Oskar gibi.
Kısacası, Seal varken, Tony Bennett varken, bu konser hoş bir sedadan öteye gidemedi ruhumda. Bir kez daha, isminiz yabancı bir isim olduğunda ve Grammy gibi bir etiketiniz olduğunda insanların sizi ayakta bile izleyebileceğini gördük. “Hepiniz bir rüya gibisiniz” tarzında sürekli tekrarladığı banal sözleri ve şirine tavırları bile insanın içine fenalıklar getiriyordu. Bir ara etrafımda uyuklayan birini bile gördüm. Çok etkilenenler de oldu ki bu da kulaktan kulağa yayılan şehir efsanelerini seven bir toplum olduğumuza gösterge.
Umarım Seal hayalkırıklığına uğratmaz çünkü sahiden hayran olunası bir sesi ve şarkıları var. Büyük bir isim. Caz festivali’nde yer alması tartışılabilir ama yine de güzel bir renk olduğunu düşünüyorum. Grace Jones’dan bile daha çok merak ediyorum diyebilirim kendisini. Hatta rahatlıkla diyebilirim bunu.Ufak yaşta sesiyle her birimizi etkilemiş bir adam Seal. Sadece Crazy – Çılgın adlı şarkısı bile yeterli. Alanis Morrisette, bu şarkıyı yorumlayıp bir de marjinal bir klip çekmişti. Güzel klipti.
Benim en büyük üzüntüm, Antony and The Johnsons konserini kaçırmış olmamdır. O zamanlar henüz keşfetmemiştim kendilerini. Şan tiyatrosu’nda verdikleri konser eminim muazzamdı. Lütfen tekrar getirin onları diye buradan festival yetkililerine duyurmuş olalım.
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
25 Temmuz 2010 Pazar
22 Temmuz 2010 Perşembe
Ginsberg Dobralığında Bir Sesleniş Denemesi : Sanal ve Rumuzlu "Kutsal" Fasistlere
Ete Buda saldıran,
ağzından salyalar akan, üreten değil tüketen,
rumuz arkasında saklanan, korkak ve yıkıcı beyinler,
isim cisim delisi, soyad beyinli,
iftira üreticisi,şablon denizinde yüzen
farkı farketme engelli,
fotokopi makinesi fikirli,
makinanın dişlisine karşı durduğunu zanneden,
oysa hedefsiz anarşizm görüntüsü altında aç köpekten farksız,
cici ve uyumlu kızları yücelten, kadına bayan diye hitap eden,
kendi farkından korkmayan az biraz sivri sanatçıyı ve devrimini
kimlik kartı üzerinden sığca topa tutan,
duyarlı ve vicdanlı kalmış hücrelerini playstation oynarken yakmış,
herşeyi şekil şemal ve isim üzerinden yorumlayan,
sağduyu yoksunu, yıkıcı embesiller,
Aslında sizler ;
Zarafetle süzülen, ötede duran birbirinden farklı renklerin değerini
hunharca saldırılarınızla dolaylı olarak vurgulamış oldunuz, istemeden de olsa.
bilinçsizlikten doğan faşizminiz ve fütursuz söylemlerinizle..
önyargılardan oluşturduğunuz ve aslında kendinizi hapsettiğiniz kalın ve kişiliksiz taş duvarlarınızla...
Ece Dorsay
Temmuz 2010
ağzından salyalar akan, üreten değil tüketen,
rumuz arkasında saklanan, korkak ve yıkıcı beyinler,
isim cisim delisi, soyad beyinli,
iftira üreticisi,şablon denizinde yüzen
farkı farketme engelli,
fotokopi makinesi fikirli,
makinanın dişlisine karşı durduğunu zanneden,
oysa hedefsiz anarşizm görüntüsü altında aç köpekten farksız,
cici ve uyumlu kızları yücelten, kadına bayan diye hitap eden,
kendi farkından korkmayan az biraz sivri sanatçıyı ve devrimini
kimlik kartı üzerinden sığca topa tutan,
duyarlı ve vicdanlı kalmış hücrelerini playstation oynarken yakmış,
herşeyi şekil şemal ve isim üzerinden yorumlayan,
sağduyu yoksunu, yıkıcı embesiller,
Aslında sizler ;
Zarafetle süzülen, ötede duran birbirinden farklı renklerin değerini
hunharca saldırılarınızla dolaylı olarak vurgulamış oldunuz, istemeden de olsa.
bilinçsizlikten doğan faşizminiz ve fütursuz söylemlerinizle..
önyargılardan oluşturduğunuz ve aslında kendinizi hapsettiğiniz kalın ve kişiliksiz taş duvarlarınızla...
Ece Dorsay
Temmuz 2010
14 Temmuz 2010 Çarşamba
bu aksam 18:20 den itibaran Gece Gunduz de NTV deyim. Yekta Kopan in programinda.
bu aksam 18:20 den itibaran Gece Gunduz de NTV deyim. Yekta Kopan in programinda.
13 Temmuz 2010 Salı
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Kaç kişiydik o zaman…Bodrum, Bodrum…
Birgun 11 Temmuz 2010 Pazar
Bembeyaz ve çatısız tek katlı yazlık evlerin büyüsüne kapılalı en az on yıl olmuştur. Artık o evler otellere dönüştü ve katları biri geçti… Uzun ve kumlu sahiller denizin her sene daha da yükselmesiyle daraldı… Güzelliklerin zamanla sönmesi doğanın bir kuralı belki ama insanların bu süreci hızlandırması doğaya aykırı elbet. Bugün dev dalgaların arasına atmak istedim kendimi. Rüzgara sarılmak istedim. Plajda sürekli çalan dmm tsss müziklerin kirliliğinden arınmak istedim. Issız bir sahil keşfetmek istedim ama nereye baksam bir otel, bir tatil köyü, bir gürültü tufanı vardı. Bağrışan çocuklardan biri olmak belki daha iyiydi ama zamanı geçmişti artık. İstanbul’da yağan yağmurun rüzgar olarak Bodrum’a göz kırpışını izledim.
Turgutreis’te henüz o görkemli ve modern Marina yokken, Bodrum’un merkezine inme heveslisiyken bir grup arkadaşımız vardı. Hesapsız kitapsız sadece an’ı yaşayan bir grup yeni yetme insandık. Şimdilerde tüm anıları geride bırakmış ve bu insanların ismini bile unutmak üzereyiz. Aklımıza bile gelmeyecek ortamlarda karşılaşınca bir yabancıya selam verir gibi tebessüm ediyoruz. Kiminin bebeği olmuş, kimi işinde yükselmiş. Herkes ne kadar da değişmiş derken ben de değişenlerden biri miyim acaba diye sormadan edemiyor insan…
Tek bildiğim, içimdeki çocuk hala aynı şeylere hevesli : deniz, güneş, balık, uyku ve İstanbul’da bıraktığım gitarımı çalmak… Tuzlu ve serin denizin tekrar hayata döndürücü etkisi, kuru gürültü gibi kirli müzikleri ve yüzmeyi bilmeyen insan kalabalığını bile aşıyor.
İstanbul’un yarı fiyatına yiyebileceğiniz mezeler ve deniz ürünleri, denizden babam çıksa yerim gibi komik bir cümlenin gerçekliğine uyandırıyor. Doğa, her zaman cömert… Yeter ki değerini bilelim. İlk albümle Bodrum Fm’e konuk olduğum günün üzerinden 8 sene geçmiş ve şimdi telefonla Trt Fm’e bağlanıyorum. Kırmızı Karanlık eşliğinde. Güzel… Manalı bir zaman köprüsü…
Bir de Zerrin abla var ki bahsetmeden geçemem. İncik boncukları adeta bir sanat eseri gibi işleyen ve bin türlü aksesuar yaratan, hayatın sıkıntısını ve Bodrum’da tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadın esnaf olmanın can derdini, okuduğu birbirinden güzel kitaplarla örten, harbi bir kadın…Köşemi hiç kaçırmadan okuyor olması ve şiir kitabımı heryerde araması yani bana bu kadar değer vermesi, kendisinin ne kadar hayata bağlı ve sahici bir dost olduğunu göstermez mi? Aynı şehirdeki bazı arkadaşlar bile takip etmezken…Ki ben kendisinden bunları bile beklemem zaten varlığı ve dayanma gücüyle bir kahramandır gözümde.
Diğer esnaflara benzemez, bir sanatkardır Zerrin ablam… Yüzündeki her kırışıklık, hayata bağlılığının bir göstergesidir… Kadıkalesi’ne yolunuz düşerse Armonia plajının hemen yanında Zero adlı ufacık tezgahında Zerrin ablayı bir roman okurken veya kınadan dövme yaparken görebilirsiniz.
1993 senesinden beri nerdeyse her yaz kokusunu ruhuma çektiğim Kadıkalesi’ni her tür kirlenişine rağmen seviyorum. Anılar ve aile dostu masalardan yükselen kahkahalar mazide kalmış olsa da gönlümde her zaman yerlerini koruyacaklar. Diskolar değil aile saadeti oldu beni buraya çeken. Bir de ilk flört anısı var tabii…
Kaç kişiydik o zaman bak kaç kişi kaldı şimdi….Bodrum, Bodrum…
Bu dizeler bir türlü eskimiyor, günler eskise de güzel şarkılar hep aynı tazelikte kalıyor.
Denizin dalgaları gibi ruhuma çarpıyor ve ufukta batan güneşin yarın tekrar doğacağına inandırıyor….
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Birgun 11 Temmuz 2010 Pazar
Bembeyaz ve çatısız tek katlı yazlık evlerin büyüsüne kapılalı en az on yıl olmuştur. Artık o evler otellere dönüştü ve katları biri geçti… Uzun ve kumlu sahiller denizin her sene daha da yükselmesiyle daraldı… Güzelliklerin zamanla sönmesi doğanın bir kuralı belki ama insanların bu süreci hızlandırması doğaya aykırı elbet. Bugün dev dalgaların arasına atmak istedim kendimi. Rüzgara sarılmak istedim. Plajda sürekli çalan dmm tsss müziklerin kirliliğinden arınmak istedim. Issız bir sahil keşfetmek istedim ama nereye baksam bir otel, bir tatil köyü, bir gürültü tufanı vardı. Bağrışan çocuklardan biri olmak belki daha iyiydi ama zamanı geçmişti artık. İstanbul’da yağan yağmurun rüzgar olarak Bodrum’a göz kırpışını izledim.
Turgutreis’te henüz o görkemli ve modern Marina yokken, Bodrum’un merkezine inme heveslisiyken bir grup arkadaşımız vardı. Hesapsız kitapsız sadece an’ı yaşayan bir grup yeni yetme insandık. Şimdilerde tüm anıları geride bırakmış ve bu insanların ismini bile unutmak üzereyiz. Aklımıza bile gelmeyecek ortamlarda karşılaşınca bir yabancıya selam verir gibi tebessüm ediyoruz. Kiminin bebeği olmuş, kimi işinde yükselmiş. Herkes ne kadar da değişmiş derken ben de değişenlerden biri miyim acaba diye sormadan edemiyor insan…
Tek bildiğim, içimdeki çocuk hala aynı şeylere hevesli : deniz, güneş, balık, uyku ve İstanbul’da bıraktığım gitarımı çalmak… Tuzlu ve serin denizin tekrar hayata döndürücü etkisi, kuru gürültü gibi kirli müzikleri ve yüzmeyi bilmeyen insan kalabalığını bile aşıyor.
İstanbul’un yarı fiyatına yiyebileceğiniz mezeler ve deniz ürünleri, denizden babam çıksa yerim gibi komik bir cümlenin gerçekliğine uyandırıyor. Doğa, her zaman cömert… Yeter ki değerini bilelim. İlk albümle Bodrum Fm’e konuk olduğum günün üzerinden 8 sene geçmiş ve şimdi telefonla Trt Fm’e bağlanıyorum. Kırmızı Karanlık eşliğinde. Güzel… Manalı bir zaman köprüsü…
Bir de Zerrin abla var ki bahsetmeden geçemem. İncik boncukları adeta bir sanat eseri gibi işleyen ve bin türlü aksesuar yaratan, hayatın sıkıntısını ve Bodrum’da tek başına ayakta durmaya çalışan bir kadın esnaf olmanın can derdini, okuduğu birbirinden güzel kitaplarla örten, harbi bir kadın…Köşemi hiç kaçırmadan okuyor olması ve şiir kitabımı heryerde araması yani bana bu kadar değer vermesi, kendisinin ne kadar hayata bağlı ve sahici bir dost olduğunu göstermez mi? Aynı şehirdeki bazı arkadaşlar bile takip etmezken…Ki ben kendisinden bunları bile beklemem zaten varlığı ve dayanma gücüyle bir kahramandır gözümde.
Diğer esnaflara benzemez, bir sanatkardır Zerrin ablam… Yüzündeki her kırışıklık, hayata bağlılığının bir göstergesidir… Kadıkalesi’ne yolunuz düşerse Armonia plajının hemen yanında Zero adlı ufacık tezgahında Zerrin ablayı bir roman okurken veya kınadan dövme yaparken görebilirsiniz.
1993 senesinden beri nerdeyse her yaz kokusunu ruhuma çektiğim Kadıkalesi’ni her tür kirlenişine rağmen seviyorum. Anılar ve aile dostu masalardan yükselen kahkahalar mazide kalmış olsa da gönlümde her zaman yerlerini koruyacaklar. Diskolar değil aile saadeti oldu beni buraya çeken. Bir de ilk flört anısı var tabii…
Kaç kişiydik o zaman bak kaç kişi kaldı şimdi….Bodrum, Bodrum…
Bu dizeler bir türlü eskimiyor, günler eskise de güzel şarkılar hep aynı tazelikte kalıyor.
Denizin dalgaları gibi ruhuma çarpıyor ve ufukta batan güneşin yarın tekrar doğacağına inandırıyor….
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
REKLAM MI KLİP Mİ DEVRİM Mİ? SİNEMASKOP RÜYALAR…
REKLAM MI KLİP Mİ DEVRİM Mİ? SİNEMASKOP RÜYALAR…
14:22 04 Temmuz 2010
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Reklamlar, filmler, diziler, video klipler…Görselliğin had safhada olduğu bir devirde yaşıyoruz. Bir şarkıyı kendi hayalgücümüzle süslemeye yatkın beynimiz ve algılarımız, video klipteki etkiye öyle bir alıştırılmış ki; bazı şarkıların klip ile daha güzel olabileceğine, bazısının da klip ile büyüsünü kaybedebileceğine tanık olmuşuz. Aslında çok yaşanır: Bir şarkıyı en sade şekliyle yansıtan klip vardır. Bir şarkıyı daha da üst perdeye taşıyan ve yükselten klip vardır. Bir de şarkıyı boğan ve büyüsünü bozan, ufkunu daraltan klip vardır. Eski nesil sanırım her klibin şarkıyı boğduğuna inanmakta ısrarcı olabilir. Bizim nesil halen seçici davranarak ortada kalmış haldedir. Yeni nesil yani 90 doğumlular ve onlara yakın 80 sonrası nesil klipsiz şarkı hayal edebilir mi, işte bu soruyu onlara yöneltmek lazım.
İmaj bombardımanının her kareyi boğduğu bu çağda, konsantrasyon yani odaklanma süresi kısalmış, dikkati çabuk dağılan nesiller yetiştiriyoruz belki de istemeden. Bağımsız filmlerin meşhur Alman yönetmeni Wim Wenders der ki; “Fazla görüntü, görüntüyü boğar.” Demek istediği şudur aslında: Bir fotoğraf karesine yani tek bir poza baktığımızda onu uzunca inceleme şansına erişiriz ve binlerce imge yaratır beynimiz. Tek bir kareye bakarken bir sürü detaya ve ışık oyununa odaklanır ve aşina oluruz. O tek karenin içerisindeki sanatsal öğeleri analiz etme ve keyfine varma şansına erişiriz çünkü göze bu zamanı verir fotoğraf. Video ise farklı bir durum. Karelerin ilerleyişinin ağırlığı veya hızına göre gözün ve beynin tepkileri değişir. Hızla geçen karelere akışık bir beyin, ağır tempoda sıkılır, bunalır. Çoğumuzun yaşadığı gibi…
Yalnızca radyoya alışmış bir insan düşünün. Çocukluğumda yaptığım gibi, radyonun başında saatlerce oturup sevdiği şarkıları hayaller kurarak dinleyen bir insanın kafasında yarattığı dünya hiçbir filmle ve kliple kıyaslanamaz. Sinemadan, klipten, reklamdan beslenebilir bir beyin ama kendi hayalgücü ve gece gördüğü rüyalar o kadar kendine özgü ve sıra dışıdır ki hiçbir teknolojinin yeniden yaratamayacağı bir iç dünyaya sahiptir insan beyni.
Görüntü bombardımanı bizi sersemletse de kendi hayalgücümüze yer açmak için bazen ekrandan uzak durmak iyi olabilir. Bazen sinemanın bile insanın biricik yaşam deneyimleri kadar güçlü olmadığına inanırım. En güzel aşk hikâyenizi düşleyin. Kafanızda binlerce anlam yüklediğiniz o kadını veya adamı hayal edin. Aşıkken dünyayı nasıl algıladığınızı hatırlayın. Hiçbir filmin aynı adrenalini yaratmadığını iddia ediyorum. Belki gerçekten aşık olmamışlar veya tutkuyla yaşamamışlar bu inancımı reddedebilirler. Ama sahiden hayalgücü ve rüyalara yürekten inananlar, hiçbir görsel sanatın insan beyninin kalitesine ulaşamayacağını öngörebilir.
Gerçek anlamda ilk profesyonel klibimin heyecanı bana bu yazıyı yazdırdı. Her şey çok tadında oldu kanaatindeyim. Şarkıyı boğmayan ve doğallığından ödün vermemiş bir performans ve araya sıkıştırılmış tatlı bir hikâye. Kalpte yaşanılanlar ve şarkıyı yazdıranlar bambaşka yüzler ve kişilikler olsa da, klibin amacına ulaştığını düşünüyorum çünkü zaten her dinleyen kendi manasını yükleyecek şarkıya. Dolayısıyla klip de şarkıyı boğmayacak şekilde tasarlandı. Görsel sanatlara heyecan duyuyorum, müzik kadar olmasa da…Sebebiyse, çizgi romanlar çizen/üreten bir çocuktum ve karelerin önemini, bir planın ne kadar çok şey anlatabileceğini, polaroid karesinin gücünü daha ufakken sezmiştim. Belçika ekolü çizgi romanlarimı karıştırırken de bu işin ciddiyetinin, sanatsallığının farkındaydım.
Ama görsel sanatlarda bile, kalemin kağıda değdiği üretimlere daha yakın hissettim kendimi… Tamamen teknoloji kurgusallığından uzak kaldım. Photoshop yerine elimle çizdim ki halen günlük tarzı yazılarımı deftere yazmayı seviyorum… Sinemaskop rüyalar…
14:22 04 Temmuz 2010
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Reklamlar, filmler, diziler, video klipler…Görselliğin had safhada olduğu bir devirde yaşıyoruz. Bir şarkıyı kendi hayalgücümüzle süslemeye yatkın beynimiz ve algılarımız, video klipteki etkiye öyle bir alıştırılmış ki; bazı şarkıların klip ile daha güzel olabileceğine, bazısının da klip ile büyüsünü kaybedebileceğine tanık olmuşuz. Aslında çok yaşanır: Bir şarkıyı en sade şekliyle yansıtan klip vardır. Bir şarkıyı daha da üst perdeye taşıyan ve yükselten klip vardır. Bir de şarkıyı boğan ve büyüsünü bozan, ufkunu daraltan klip vardır. Eski nesil sanırım her klibin şarkıyı boğduğuna inanmakta ısrarcı olabilir. Bizim nesil halen seçici davranarak ortada kalmış haldedir. Yeni nesil yani 90 doğumlular ve onlara yakın 80 sonrası nesil klipsiz şarkı hayal edebilir mi, işte bu soruyu onlara yöneltmek lazım.
İmaj bombardımanının her kareyi boğduğu bu çağda, konsantrasyon yani odaklanma süresi kısalmış, dikkati çabuk dağılan nesiller yetiştiriyoruz belki de istemeden. Bağımsız filmlerin meşhur Alman yönetmeni Wim Wenders der ki; “Fazla görüntü, görüntüyü boğar.” Demek istediği şudur aslında: Bir fotoğraf karesine yani tek bir poza baktığımızda onu uzunca inceleme şansına erişiriz ve binlerce imge yaratır beynimiz. Tek bir kareye bakarken bir sürü detaya ve ışık oyununa odaklanır ve aşina oluruz. O tek karenin içerisindeki sanatsal öğeleri analiz etme ve keyfine varma şansına erişiriz çünkü göze bu zamanı verir fotoğraf. Video ise farklı bir durum. Karelerin ilerleyişinin ağırlığı veya hızına göre gözün ve beynin tepkileri değişir. Hızla geçen karelere akışık bir beyin, ağır tempoda sıkılır, bunalır. Çoğumuzun yaşadığı gibi…
Yalnızca radyoya alışmış bir insan düşünün. Çocukluğumda yaptığım gibi, radyonun başında saatlerce oturup sevdiği şarkıları hayaller kurarak dinleyen bir insanın kafasında yarattığı dünya hiçbir filmle ve kliple kıyaslanamaz. Sinemadan, klipten, reklamdan beslenebilir bir beyin ama kendi hayalgücü ve gece gördüğü rüyalar o kadar kendine özgü ve sıra dışıdır ki hiçbir teknolojinin yeniden yaratamayacağı bir iç dünyaya sahiptir insan beyni.
Görüntü bombardımanı bizi sersemletse de kendi hayalgücümüze yer açmak için bazen ekrandan uzak durmak iyi olabilir. Bazen sinemanın bile insanın biricik yaşam deneyimleri kadar güçlü olmadığına inanırım. En güzel aşk hikâyenizi düşleyin. Kafanızda binlerce anlam yüklediğiniz o kadını veya adamı hayal edin. Aşıkken dünyayı nasıl algıladığınızı hatırlayın. Hiçbir filmin aynı adrenalini yaratmadığını iddia ediyorum. Belki gerçekten aşık olmamışlar veya tutkuyla yaşamamışlar bu inancımı reddedebilirler. Ama sahiden hayalgücü ve rüyalara yürekten inananlar, hiçbir görsel sanatın insan beyninin kalitesine ulaşamayacağını öngörebilir.
Gerçek anlamda ilk profesyonel klibimin heyecanı bana bu yazıyı yazdırdı. Her şey çok tadında oldu kanaatindeyim. Şarkıyı boğmayan ve doğallığından ödün vermemiş bir performans ve araya sıkıştırılmış tatlı bir hikâye. Kalpte yaşanılanlar ve şarkıyı yazdıranlar bambaşka yüzler ve kişilikler olsa da, klibin amacına ulaştığını düşünüyorum çünkü zaten her dinleyen kendi manasını yükleyecek şarkıya. Dolayısıyla klip de şarkıyı boğmayacak şekilde tasarlandı. Görsel sanatlara heyecan duyuyorum, müzik kadar olmasa da…Sebebiyse, çizgi romanlar çizen/üreten bir çocuktum ve karelerin önemini, bir planın ne kadar çok şey anlatabileceğini, polaroid karesinin gücünü daha ufakken sezmiştim. Belçika ekolü çizgi romanlarimı karıştırırken de bu işin ciddiyetinin, sanatsallığının farkındaydım.
Ama görsel sanatlarda bile, kalemin kağıda değdiği üretimlere daha yakın hissettim kendimi… Tamamen teknoloji kurgusallığından uzak kaldım. Photoshop yerine elimle çizdim ki halen günlük tarzı yazılarımı deftere yazmayı seviyorum… Sinemaskop rüyalar…
2 Temmuz 2010 Cuma
Kırmızı Karanlık Album roportajlari
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date&ArticleID=1005714
http://www.yeniaktuel.com.tr/kul101,220@2100.html
http://sabah.com.tr/Gunaydin/Magazin/2010/06/26/kendime_zor_olan_yolu_sectim
http://www.sabah.com.tr/Ekler/Cumartesi/YasamaDair/2010/06/26/gizli_cogunluga_ulasmak_istiyorum
http://www.hurriyet.com.tr/magazin/magazinhatti/15102103.asp
http://aksam.com.tr/2010/06/13/haber/pazar/790/degirmenlere_karsi_ece_dorsay_.html
http://www.yeniaktuel.com.tr/kul101,220@2100.html
http://sabah.com.tr/Gunaydin/Magazin/2010/06/26/kendime_zor_olan_yolu_sectim
http://www.sabah.com.tr/Ekler/Cumartesi/YasamaDair/2010/06/26/gizli_cogunluga_ulasmak_istiyorum
http://www.hurriyet.com.tr/magazin/magazinhatti/15102103.asp
http://aksam.com.tr/2010/06/13/haber/pazar/790/degirmenlere_karsi_ece_dorsay_.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)