Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

24 Ekim 2010 Pazar

Akademik Mastürbasyon mu? Devrimsel Adımlar mı? Kuir Konferansı

Akademik Mastürbasyon mu? Devrimsel Adımlar mı? Kuir Konferansı
Birgun Pazar Eki 24 Ekim 2010

Boğaziçi Üniversitesi’nde 21 ve 22 Ekim tarihlerinde düzenlenen Queer (Kuir – Lubunya) Konferansı, beden politikaları, trans kimlik, hegemonik dil, ataerkil toplum, biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyetin birbirinden bağımsız oluşu, heteroseksizm, militarizm, homofobi üzerine gençleri düşünmeye davet etti. Film gösterimleri de oldu. Aktivist yönetmen Aykut Atasay’ın, Esmeray’ın hayatından kesitler gösteren ve bizi onun dünyasına misafir eden kısa filmi yüreklere dokundu. Gözyaşları zor tutuldu. Melodram tadında filan değildi sadece Esmeray’ın kendi ağzından, yaşadığı gerçekliği anlatması yeteri kadar hazmedilmesi zor bir lokmaydı izleyenler için. Uğradığı tecavüz, yediği dayaklar, başına gelen birçok insanlık dışı olayı kendi ağzından dinlemekti belki hepimizi çarpan. “Ben kadınım” dedi. “Kuir ve trans gibi etiketleri sizler bana yakıştırarak üzerime yapıştırıyorsunuz” dedi. Haliyle, “ablamız” dedikleri Judith Butler’dan bahsedildi. Barışçıl bir dili olan Butler’ı kınayan bir konuşmacıyı ben pek anlayamadım. Biraz negatif bir enerji saçtı zaten genel konuşma tavrıyla. O konuşmacı dışındaki herkesin anlatımını ve üslubunu çok yapıcı buldum. Sadece kağıttan okuyan ama iyi niyetli bir akademisyene biraz bozuldu “transeksüel” olarak görülen iki dinleyici. Belki de bu tartışmalar da yapıcı idi çünkü farkındalığı arttırdı. “Transeksüel sesli” gibi bir benzetme sahiden de manasız diyerek tepki verdiler. Bu doğal tepki, hak verilmeyecek gibi değildi.

Kimisi, bu tür konferansların yalnızca akademik bir mastürbasyondan öteye gitmediğini ve sokağa ulaşmadığını savunsa da, yola bir yerden çıkmak gerektiğini düşündüm. Üniversitelerde bile bir çok homofobik insan olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla henüz sokaklara ulaşan bir konferans olmasa da, bir adım olarak ve bir bilinç oluşturması açısından cesur ve faydalı idi. Konusuna epey hakim insanlar yer aldı zaten. Biseksüellik, kadınlık ve feminizm biraz geri planda kaldı. Ana tema trans kimlikti. En insanlık dışı senaryoların yaşandığı bir düzende elbette onların söyleyecek çok sözü vardı.

Beni üzen, Kuir şemsiyesine çok negatif bakan bir konuşmacı oldu. Lüzumsuz bir terim olduğunu ve bunun da yakında içinin boşaltılacağını söyledi. Bense, ötekileştirilen her kimliği içine alan (Ermeni,Kürt,eşcinsel,biseksüel,kadın,transeksüel vesaire…) bu şemsiye terimi çok olumlu ve barışçıl buluyorum.

Sonuç olarak, iki tam gün süren bu konferanslar dizisi oldukça güzel ve gerekliydi. Elbette iki günde her şey değişmez ve elbette gelenlerin çoğu zaten bilinçli olarak geldiler. Kuir’ler birbirini ağırlar diyerek şikayet de edildi. Homofobik biri merak edip izlediyse belki bir bilinç kazanmıştır ama bu tür festivallerin ve konferansların varlığı bile hiç olmazsa görünürlük açısından ve farkındalık açısından yararlı. Sadece afişi gören ve okulda böyle bir konferansın varlığından haberdar olan biri bile, hiç böyle şeylerin esamesinin okunmadığı bir ortamdaki bilincinde kalmaz. Çok ağır ve akademik bir dil ağırlıkta olacak endişem vardı. İnsanlara tam ulaşamayan konuşmalar olursa diyordum. Hiç de öyle olmadı. Baudrillard’dan bahseden bir konuşma dışında (ki o konuşma da çok ilginçti : Hepimiz Sayborguz cümlesi aklımda kaldı.) gayet gündelik hayattan örnekler verildi. Toplumdaki önyargılar ve çelişkiler anlatıldı. Yaşanılan sıkıntılar paylaşıldı. Ailesel uçurumlar samimiyetle paylaşıldı. Kısacası, insanın ruhuna ve bilincine dokunan iki gün oldu. Sadece kuir’lik değil insanlık ve insaniyet kavramlarının da tartışıldığı, barışçıl ve samimi bir ortamdı.
Düzenleyenleri tebrik etmek lazım. Açılış konuşmasını yapan hocamız Işıl Baş’da, bu konulara olan samimi ilgisi ve akademik hayattaki aktifliğiyle iyi bir hoca örneğiydi.

Ece Dorsay
ecedorsay@hotmail.com

9 Ekim 2010 Cumartesi

Müzikaller ve Ben...

Müzikaller ve ben…
10 Ekim 2010 Birgun Pazar
Benim ve arkadaş çevremin tiyatro merakı maalesef sınırlıdır. İtiraf etmek gerekirse, Dvd jenerasyonu olarak, evin komforunda bir şeyler izlemeye alışmış haldeyiz. Bu sebepten eskisi kadar sinemaya bile gitmeyip (festivaller hariç) en nadide filmleri seçerek, evin sıcaklığında izlemek tam da bu mevsimin bizleri meyilli kıldığı hal. Tüm bunlara rağmen 2003 senesinde Londra’da müzik eğitimi görürken izlediğim müzikaller bende büyük bir etki bırakmıştı. Tiyatro ile müziğin birleşimi diyebiliriz kısaca bu forma.Tabii batıda ve özellikle Londra’da müzikallere ayrılan bütçe ve oyuncuların eğitimi o kadar belli ediyor ki kendini. Büyük bir şov’a tanık olmak ve birbirinden renkli karakterleri gerçek bir orkestra eşliğinde izlemek, arkadaki dekorun sürekli değiştiğini görmek rüya gibi olabiliyor. Film türü olarak müzikalden hoşlanmasam da, gerçek anlamda teatral bir müzikal izlemek bambaşka.

Londra’da çok meşhur Cats’e (Kediler) gidemedim ama Buddy Holly nin hayatını anlatan müzikal beni çok etkiledi. 60’ların arabalarını bile görebiliyorsunuz sahnede. Grease müzikalinde de aynı etkileyicilik vardı. Gencecik oyuncuların ustalığı, dansları görülmeye değerdi.Bir diğer etkilendiğim müzikal Queen grubunu anlatan, inanılmaz bir orkestrası olan, grubun gitaristi Brian May’in orkestrayı yönetip ortaya koyduğu müzikaldi. Tek handikap, biletlerin biraz pahalı olması ama çıkarken buna değdiğini anlıyorsunuz. Konserden çıkmış gibi oluyordum hem de vasat bir konser değil : Muazzam bir konser ve dans şovu bir arada oluyordu. Mama Mia adlı Abba müzikleri ile dolu olan şirin müzikali de gördüm. O da çok sürükleyici idi. Bir an bile sıkıldığımı veya saatime baktığımı hatırlamıyorum. Bu kadar mı sürükler? İmkanı olanın ne yapıp edip Londra’da müzikal izlemesi şiddetle önerilir. Dudak büktüğüm bu türe aşina oldum oralarda.

Ülkemize büyük reklamları yapılarak gelen Chicago müzikali ekibini izlemeye heyecansız gittim çünkü bize gelenlere karşı bir önyargım vardı. Sezgilerim hem doğru hem yanlış çıktı. Londra’da izlediklerim kadar etkilenmediğimi itiraf edeyim. Sebebi ise senaryonun yeteri kadar sürükleyici olmamasıydı. Daha doğrusu böylesine meşhur bir senaryonun, sahnede iyi işlenmemiş olduğunu düşündüm. Çok fazla içi boş sahne vardı. Erotik dansların da tadını kaçırmışlar ve her sahnede bir yapmacık eda ile çekiciliklerini gözünüze batırmaya çalışmışlar gibi geldi. Orkestra ise çok eğlenerek çaldı ama ne yazık ki fazla coşku ve duygu katamadılar diye düşündüm. Ömründe müzikal izlememiş biri için aslında fena şov değildi ama inanın, yukarıda saydığım müzikalleri izlemiş biriyseniz, bize gelen Chicago Müzikali sönük kalır.
(Özel isim diye şehir ismini İngilizce dilinde yazmayi tercih ettim. Bu konuda hassas olanlara duyrulur.)

Her şeye rağmen oyuncuların bitmeyen enerjisi, karizmaları, dansları, güzellikleri, oyundan aldıkları keyif, kıyafetleri görmeye değerdi. Beni en çok şaşırtan ise, oyunu her gece üst üste oynamak yetmiyormuş gibi bir de arada gündüz seansları eklemeleri oldu. Düşünün, iki saat boyunca dans edip teatral bir gösteri ve oyunculuk da sergiliyorsunuz ve bunu her gece yaparken bazı günler gündüz de yapıp rekor kırıyorsunuz. Aslında bu tempo, müzikal oyuncularının hayatında olağan bir program ama beni şaşırtmaya devam ediyor. Bir rock grubunun günde iki tane konser verip buna her gün devam etmesi gibi bir şey. Adrenalini de eklersek ne kadar “fit” kaldıklarını ve işlerine ne kadar büyük bir aşkla sarıldıklarını anlayabiliriz. Eminim ki bu başarılara ulaşmak için de çocuk yaştan başlayan bir fedakarlıklar zincirine bağlanmışlardır.Adeta sporcu gibi bir hayatları olduğuna şüphe yok..Dilerim ülkemizde bu tür müzikaller ve hatta daha iyileri bolca sahne alma imkanı bulurlar, İKSV salon’un açıldığına sevindiğim kadar güzel bir gelişme olur bu…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

Sansür Son Hızıyla Devam Ediyor

Sansür Son Hızıyla Devam Ediyor
Birgun Pazar Eki - 3 Ekim 2010


Sansür son hızıyla devam ediyor. Ekranda flulaştırılmış sigaralara gözümüz her nasılsa alışmaya başlamıştı (!) Ben buna zorla dayatmak diyorum aslında çünkü alışılacak bir görüntü değil. Silahlar mafya dizilerini süslemeye devam ederken, sigara çok tehlikeliydi nedense.
Beri yandan Osman Sınav’ın, ismi mühim değil dizisindeki eşcinsel sahneye aldığı tepki dolayısıyla “o tip insanların ahlaksızlıklarını gösteriyoruz” demesi insan haklarına yeni bir darbe oldu. Bu kadar mı bilinçsiz bir çoğunluk var? Sağlık uzmanlarının bile eşcinselliğe hastalık demesiyle işler iyice çığrından çıktı. Böyle giderse sokağa çıkarken ne giydiğimiz, kimlerle gezdiğimiz bile birileri tarafından kontrol edilecek. Dünyanın en içe dönük hayatına sahip olan ben bile, özgürlüklerin kısıtlanmasından bu kadar rahatsız oluyorsam, etrafta çılgınlar gibi gezip “eğlenenlerin” vay haline! Şaka bir yana, bu sansür ve ahlak bekçiliğinin sonu nereye gider söylemeye dilim varmıyor. Demokrasiyi bir araç olarak görenlerin öngördüğü ve hedeflediği yere gitmesinden korkuyorum.

İnternet sansürü de senelerdir kapalı olan Youtube’e ve binlerce siteye yenisini ekleyerek Vimeo sansürü ile yeni darbesini vurdu. Başımızı kuma gömen bizler, tüm bunlara sessiz kalarak daha ne kadar gündelik hayatımıza devam edebileceğiz? Tüm dünya, teknolojiden sonuna kadar faydalanırken biz üçüncü dünya ülkelerin geleneğini bozmayarak içler acısı bir gerilemenin şahitleriyiz. Dünya son hızla teknolojik olarak ilerleyip manevi olarak gerilerken, tekonoljiyi durdurmak maneviyatı yükseltmeyecek sansürcü beyinler. Sizin maneviyatınız, ahlak kurallarını belirlemekten ibaret çünkü. İnsancıl bir maneviyat, fikir özgürlüğünü kapsar.
Paylaşma ve eleştiriye açık olma gibi erdemleri de… Sizin maneviyatınız din siyaseti üzerine kurulu diyesim geliyor bazen ama o zaman da kavramlar birbirine girer diye konuyu sansür kavramında bırakıyorum. Tabii ahlağın ne olduğunun sorgulanabildiği felsefe derslerinin yoğunlaştırılmasını öneriyorum Milli Eğitim Bakanı’na.

Gerçekten Ahlak Felsefesi düşünürüne göre değişebilecek bir kavram ve içerik. Bunun tek bir açıklaması ve “örf adetlere” sığan keskin sınırları yok. Elbette toplumun refahı için sınırsız olması beklenemez, örneğin bir katili temize çıkaramayız ya da çıkarmamalıyız ama iki tarafın da rızası olan türde cinselliğin bu kadar bastırılması ve kötü bir şey gibi gösterilmesi, kan davaları olan ve tecavüzlerle çalkalanan bir toplumda iki yüzlülük gibi duruyor.

İnternette ahlak bekçiliği daha da komik bir hal alıyor. Bu kadar kontrol edilemez bir ortamda faşist Hitler rolünü üstlenmek, web siteleri asıp kesmek yani kapattırmak, yasaklamak kafamızı kuma gömüp dünyadan bihaber yaşamaktan başka bir şey değil. Bir yandan maçlar ve evrensel müzik yarışmaları gibi her tür araçla ismimizi dünyaya duyurmak için can atan milliyetçi bir tarafımız var diğer yandan dünyaya karşı durup her şeyi halkına yasaklayan bir yönetimimiz. Bu yönetime gelen oylar da nereden ve nasıl geliyor o apayrı bir inceleme konusuna girer ve yazının amacını aşar.

Sansüre hayır demek için ne gerekiyorsa bugün yapmazsak ve susarsak, yarın öbürgün çok daha geniş çaplı ve sert sansürleri de sineye çekmek zorunda bırakılabiliriz. Bu da her birimizi kaosa sürükler. Dilerim bu sansürcü ve sözde ahlakçı zihniyet kendine çeki düzen verip, insan haklarına daha evrensel bir boyutta bakabilir veya taze beyinler ortaya çıkar…Umutlar ve çalışmalar her daim devam etmeli…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

27 Eylül 2010 Pazartesi

Sanatçı Devrimci Olmalıdır!

Sanatçı Devrimci Olmalıdır!
26 Eylül 2010 Pazar Birgün

Fazıl Say’ın sivri olması ve kendini özgürce ifade etmesi çok fazla insan tarafından linç edilmesine sebep olduysa, sergi açılışlarına yapılan saldırılar da aynı zihniyetin daha uç noktadaki vukuatı… Şiddete eğilimli, öfkesini sanat gibi insanları birleştiren, evrensel dili olan bir alana yöneltmiş bağnaz zihniyetin vukuatı.Yazık ki halen devrimler sözlerle değil taşlar ve sopalarla, nefret söylemleri ile olacak sanılıyor. Ama bu olaylara devrim değil darbe desek daha doğru. Neye mi darbe? Sanata darbe, düşünce özgürlüğüne darbe. Yine de darbecilere bir haberim var : Sanat asla darbe alamaz. Biz ölümlüler bu dünyayı terk eyledikten sonra bile sanat sonsuza dek kalacak yegane şeylerden biri. Tabii, eğer dünyanın sonu gelirse o da kalmayabilir. Düşüncem o dur ki, başka gezegenden gelip gelişmişlik seviyemizi kontrol etmek isteseler, uzaylılar bile sanatımıza bakardı ve ona göre karar verirlerdi. Sanat siyasetten üstündür ve tüm renkleri, dinleri, dilleri birleştirir. Zamanı ve mekanı bile aşar. Peki sanat “yüzünden” bu kadar kavga çıkan bir ülkede asıl sorun nerededir? Sanata ve sanatçıya saygı duymayan hatta onu linç eden bir zihniyet nasıl bir tarihin ürünüdür? Darbelerin, içi boşaltılmış medyanın, kapitalizmin özendirdiği sığ değerlerin, dini siyasete malzeme edip insanların inançlarını manipüle edenlerin ürünüdür. Yaşadığım ülke ve ait olduğum toplum nereye gidiyor diye her gün sormaktan kendimi alamıyorum. Tepkimiz göstermek bile yetersiz kalıyor biliyorum ama susmak mı daha iyi? Hiç kalem oynatmamak ve durumun hazinliğinden tüm arkadaşlarımızı haberdar etmemek mi daha iyi? Elbette hayır. Hiç olmazsa sosyal paylaşım ağlarını olumlu anlamda kullanıp, tehlikeyi getirenlerin teknolojiyi en üsturuplu yollarla sinsice kullanmalarına karşı biz de bu imkandan mahrum kalmayalım.

Toplumda ters gördüklerini söyleyebilmelidir sanatçı. Beni ilgilendiren çoğu sanatçı öfkelidir ve öfkesini eserleri ile dile getirmiştir. Taşlarla sopalarla değil. Bir uçta liberal kesimin sığlarda gezen kayıtsızlığı ve teleziyon star’larına olan hayranlıkları ile gelişmiş vurdumduymaz halleri, diğer yanda din siyasetinin alıcıları yani inançları manipüle edilmişlerin kaosu…Öte yandan yeni gelen ve teknolojinin direkt içine düşen 90’lar neslinin bir kısmında görülen (hepsi değil neyse ki) kadir kıymet bilmeyen, ağırbaşlılık ve fedakarlık bilmeyen, zekasını kurnazlığa yakıştırmış halleri… Tüm bunlar birleşince ortaya çıkan tablo bakınız ne hazin : Sanatçının varoluşundan ileri gelen yalnızlığının daha da perçinlenerek izolasyona dönüşmesi ve linç edilmesi. Eski çağlarda da birçok kaşif ve yeni sözler söyleyen birçok sanatçı toplum tarafından dışlanmış ve şimdi tarih kitaplarında ezberlediğimiz birer isme dönüşmüşler. Belki bugün değerini bilemediğimiz tüm o sivri sözler ve sahibi olan üretimciler, gün gelecek tarihimizin ayrılmaz bir parçası olacaklar.

Bugün yeteri kadar kıymet görmemek sanatçının derdi olmamalı. Yeni sözler üretmek, yeni öneriler getirmek, varolan değerleri sorgulamak, içine sinen yolda gitmek olmalı bizlerin derdi…Linç kültüründe yaşamak ne kadar zor olsa dahi, buna göğüs gerebilenler bundan yüzyıllar sonra bile eserleri ile veya zamanın ötesindeki işleri ile anılacaklar. Sezen Aksu sokağını yakalım yıkalım demeden evvel, an’lık öfkelerimize teslim olmamayı öğrenmeliyiz.
Siyasi manada toplumu manipüle etmek yanlıştır katılıyorum.Ama eleştirirken, linç etmeyelim. Gözün kara derken ruhun kara demeyelim. Sanatçı, haklı ya da haksız olmak zorunda değildir. Ürettikleri ve insanların işine gelmeyen sözleri ile dimdik durması yeterlidir.
Ama yeni öneriler getiren ve devrime açık olan ruhuyla, elinde pankartla yürümese bile sözleri ve çaldığı ezgilerle, boyadığı renklerle şiddetin önüne geçecektir er ya da geç. Şiddete eğilimli yaratıklar olarak ölümlülüğümüzü ancak sanata sığınarak unutabiliriz ve emeğe verdiğimiz saygı ölçütünde medenileşiriz. Teknolojiyi deli gibi takip etmek bizi medeni yapmaya yetmez. Ona bile ruh katmamız gerekir. Sadece uçağa binen değil uçağı üreten olmak için, son model gitarı alan değil onu ağaçtan üretebilen olabilmek için zihnimizi emeğe ve hoşgörüye açmamız gerekiyor. Öfkemizi, yapıcı işlere yönlendirmemiz ve tepkimizi yamyamlarınkine benzemeyen şekilde büyüterek devrimimizi gerçekleştirmemiz aciliyet taşıyor. Nefret söylemlerinin gazına gelmeden…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

Sanatçı Devrimci Olmalıdır!

Sanatçı Devrimci Olmalıdır!
26 Eylül 2010 Pazar Birgün

Fazıl Say’ın sivri olması ve kendini özgürce ifade etmesi çok fazla insan tarafından linç edilmesine sebep olduysa, sergi açılışlarına yapılan saldırılar da aynı zihniyetin daha uç noktadaki vukuatı… Şiddete eğilimli, öfkesini sanat gibi insanları birleştiren, evrensel dili olan bir alana yöneltmiş bağnaz zihniyetin vukuatı.Yazık ki halen devrimler sözlerle değil taşlar ve sopalarla, nefret söylemleri ile olacak sanılıyor. Ama bu olaylara devrim değil darbe desek daha doğru. Neye mi darbe? Sanata darbe, düşünce özgürlüğüne darbe. Yine de darbecilere bir haberim var : Sanat asla darbe alamaz. Biz ölümlüler bu dünyayı terk eyledikten sonra bile sanat sonsuza dek kalacak yegane şeylerden biri. Tabii, eğer dünyanın sonu gelirse o da kalmayabilir. Düşüncem o dur ki, başka gezegenden gelip gelişmişlik seviyemizi kontrol etmek isteseler, uzaylılar bile sanatımıza bakardı ve ona göre karar verirlerdi. Sanat siyasetten üstündür ve tüm renkleri, dinleri, dilleri birleştirir. Zamanı ve mekanı bile aşar. Peki sanat “yüzünden” bu kadar kavga çıkan bir ülkede asıl sorun nerededir? Sanata ve sanatçıya saygı duymayan hatta onu linç eden bir zihniyet nasıl bir tarihin ürünüdür? Darbelerin, içi boşaltılmış medyanın, kapitalizmin özendirdiği sığ değerlerin, dini siyasete malzeme edip insanların inançlarını manipüle edenlerin ürünüdür. Yaşadığım ülke ve ait olduğum toplum nereye gidiyor diye her gün sormaktan kendimi alamıyorum. Tepkimiz göstermek bile yetersiz kalıyor biliyorum ama susmak mı daha iyi? Hiç kalem oynatmamak ve durumun hazinliğinden tüm arkadaşlarımızı haberdar etmemek mi daha iyi? Elbette hayır. Hiç olmazsa sosyal paylaşım ağlarını olumlu anlamda kullanıp, tehlikeyi getirenlerin teknolojiyi en üsturuplu yollarla sinsice kullanmalarına karşı biz de bu imkandan mahrum kalmayalım.

Toplumda ters gördüklerini söyleyebilmelidir sanatçı. Beni ilgilendiren çoğu sanatçı öfkelidir ve öfkesini eserleri ile dile getirmiştir. Taşlarla sopalarla değil. Bir uçta liberal kesimin sığlarda gezen kayıtsızlığı ve teleziyon star’larına olan hayranlıkları ile gelişmiş vurdumduymaz halleri, diğer yanda din siyasetinin alıcıları yani inançları manipüle edilmişlerin kaosu…Öte yandan yeni gelen ve teknolojinin direkt içine düşen 90’lar neslinin bir kısmında görülen (hepsi değil neyse ki) kadir kıymet bilmeyen, ağırbaşlılık ve fedakarlık bilmeyen, zekasını kurnazlığa yakıştırmış halleri… Tüm bunlar birleşince ortaya çıkan tablo bakınız ne hazin : Sanatçının varoluşundan ileri gelen yalnızlığının daha da perçinlenerek izolasyona dönüşmesi ve linç edilmesi. Eski çağlarda da birçok kaşif ve yeni sözler söyleyen birçok sanatçı toplum tarafından dışlanmış ve şimdi tarih kitaplarında ezberlediğimiz birer isme dönüşmüşler. Belki bugün değerini bilemediğimiz tüm o sivri sözler ve sahibi olan üretimciler, gün gelecek tarihimizin ayrılmaz bir parçası olacaklar.

Bugün yeteri kadar kıymet görmemek sanatçının derdi olmamalı. Yeni sözler üretmek, yeni öneriler getirmek, varolan değerleri sorgulamak, içine sinen yolda gitmek olmalı bizlerin derdi…Linç kültüründe yaşamak ne kadar zor olsa dahi, buna göğüs gerebilenler bundan yüzyıllar sonra bile eserleri ile veya zamanın ötesindeki işleri ile anılacaklar. Sezen Aksu sokağını yakalım yıkalım demeden evvel, an’lık öfkelerimize teslim olmamayı öğrenmeliyiz.
Siyasi manada toplumu manipüle etmek yanlıştır katılıyorum.Ama eleştirirken, linç etmeyelim. Gözün kara derken ruhun kara demeyelim. Sanatçı, haklı ya da haksız olmak zorunda değildir. Ürettikleri ve insanların işine gelmeyen sözleri ile dimdik durması yeterlidir.
Ama yeni öneriler getiren ve devrime açık olan ruhuyla, elinde pankartla yürümese bile sözleri ve çaldığı ezgilerle, boyadığı renklerle şiddetin önüne geçecektir er ya da geç. Şiddete eğilimli yaratıklar olarak ölümlülüğümüzü ancak sanata sığınarak unutabiliriz ve emeğe verdiğimiz saygı ölçütünde medenileşiriz. Teknolojiyi deli gibi takip etmek bizi medeni yapmaya yetmez. Ona bile ruh katmamız gerekir. Sadece uçağa binen değil uçağı üreten olmak için, son model gitarı alan değil onu ağaçtan üretebilen olabilmek için zihnimizi emeğe ve hoşgörüye açmamız gerekiyor. Öfkemizi, yapıcı işlere yönlendirmemiz ve tepkimizi yamyamlarınkine benzemeyen şekilde büyüterek devrimimizi gerçekleştirmemiz aciliyet taşıyor. Nefret söylemlerinin gazına gelmeden…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

18 Eylül 2010 Cumartesi

Kaotik Bir Rüya Gibi Geçti U2 Şehrimizden…

Kaotik Bir Rüya Gibi Geçti U2 Şehrimizden…


1980’lerden beri U2 şarkılarına aşina biri olarak ve Achtung Baby albümünü 15-16 yaşlarında başucu albümü yapmış biri olarak, 1997 yılında PopMart turneleri için Selanik’e kadar gitmiş ve konserden hemen sonra o yorgunlukla tekrar evine dönmüş biri olarak, Selanik konserini Blue Jean dergisine yazmış biri olarak, U2’nun Türkiye’ye gelmemesine en çok kızanlardan biri olarak, nihayet Istanbul’a geleceklerini duyduğumda bir buruklukla “kaçırırsam olmaz” demiştim kendime. All That You Can’t Leave Behind adlı 2000 tarihli albümlerinden sonra epey bir soğumuştum gruptan. Ne de olsa ben eski u2 fanatiklerindendim ve Elevation gibi bir şarkı bana çok ticari gelmişti. Birdenbire Tomb Raider filminin müzikleri iç in zıplayan, sıçrayan grup olmuşlardı. Bütün karizmaları dağılmıştı gözümde. Özellikle Bono’nun muhalifliğinin sorgulanmaya başlandığı dönemde, müzikleri de eski ateşini kaybetmeye başlamıştı sanki…Belki de ben yaşlanmıştım. Bir grubu, fanatikçesine sevecek yaşları geride bırakmıştım. Haklarını teslim etmeliyim : 90’larda yani 10’lu yaşlarımdayken, hem gitardan farklı sesler elde etme konusunda hem de müzikte muhalif bir tavır olması gerektiği konusunda beni eğitmiş gruptur. Bu sebeple asla geçmişte bende yeri olan insanları ve ve müzikleri silip atam. Geçmişime saygım vardır. Nostaljik yönüm, geçmişe özlem duymamı sağlar zaman zaman…

Achtung Baby ve Unforgettable Fire albümlerinden nadiren çaldıkları şarkılar bile Atatürk Olimpiyat Stadı’na toplam 4 saat süren giriş/çıkış işkencemize değdi. Hatta bir ara sahne arkasına bile girecek durumda idik. Konser öncesi sahne arkasındaki bir koridordan geçtik taksiyle. Güvenliğin zayıf olduğunun bir göstergesi de bu olaydı. Ama faydalanmadık bu durumdan ve çıktık oradan. Bu tarz konserler çoğalmalı ama öncelikle ona göre uygun ulaşım sağlanmalı. Burada 50 bin kişi vardı ama 100 bin kişinin olduğu Selanik’te, hem de 97 yılında devasa bir limana sahne kurulduğu için elimizi kolumuzu sallayarak 10 dakikada alana girdiğimizi dün gibi hatırlıyorum. İşte bizdeki altyapı sorunu bitmiyor. Gökdeleni dikiyoruz ama altyapısını düşünmüyoruz. Dev stadı yapıyoruz ama ulaşım yollarını planlamıyoruz. Acil bir çözüm gerekiyor. İnsanlar nerdeyse yürüyerek döndüler evlerine…Tam bir işkenceydi gidiş ve dönüşler….

Zülfü Livaneli’ye 2005 yılında, kendisinden gelen teklifi kırmayıp geri vokal yapmıştım. Hisar’da verdiği iki konserde geri vokalde olmak benim için güzel bir deneyim olmuştu. Bono’nun birden “Zulfu” diyerek bombayı patlatması bence çok zarif bir jestti. Bu konular çok tartışıldı ama önemli olan iki eski muhalifin, hatalarıyla ve sevaplarıyla halen ayakta durabilmesi ve insanlara ilham verebilmesi. Sonuç olarak güzel bir gece yaşattılar bizlere.
Müzikalite zaten tartışılmaz derecede iyiydi çünkü u2, 1976’dan beri sahnelerde yaşayan bir grup. Bono’nun “Zülfü Livaneli’den öğrenecek çok şeyimiz var sahne konusunda” demesi bence güzel bir tevazuydu. U2’yu popülizmle suçlayanlar 30 yıldır grubun, insan hakları konusunda ne kadar çok çalıştığına bir baksınlar. Tamam, işin ekmeğini de yiyorlar elbet ama müziklerinin ve sahne performanslarının hakkını veren bir grup. İktidarla diplomatik anlamda işbirliği yapmadan dünyayı düzeltmenin mümkün olamayacağının bilincine varmış bir grup. Erdoğan ile görüşmelerinin “Evet”çi oldukları anlamına gelmediğini zaten Bono, Radikal gazetesine yazdığı mektupta belirtmiş. “Biz tarafsız geldik ve her ülkede olduğu gibi sizin ülkenizde de siyasileri ziyaret ettik” gibisinden bir cümle sarfetmiş. Konserin ortasında yuhalanan isim Bono değil bahsettiği isimse bir problem yok. Bono’yu yuhaladık diye övünenler ise konsere niye gelmiş ve sonuna kadar orada kalmışlar tartışma konusu.

Tüm bu siyaseti bir kenara bırakırsak, U2’yu sadece yaptıkları iyi müzikten, binlerce sahne performansından ve şarkı sözü yazarlığından dolayı bile takdir etmesini bilirim. Papağan gibi Bono’ya nefret söylemi oluşturmak bence hedefi ıskalamak olur. Hıncımızı alamadığımız zaman yanlış hedeflere abanan bir tavrımız var toplumca. Her konuda amip gibi bölünüyoruz. Bir müzik grubu bile bu kadar rahatsız ettiyse, ciddi anlamda içimizdeki sorunları halletmemiz gerekiyor. Yoksa elbette U2’nun da hataları var. Kimse mükemmel değil. Ben sadece biraz acımasız ve misafirperverliğimize sığmayan yuhalamaya üzüldüm. Adam lafını bitirseydi bari diye düşündüm içimden. Eskiler, böyle şeylere önem verirdi. Protesto olarak gerekliydi o ayrı konu. Ama protesto ettiğimiz kişi Bono değil, iktidar olmalı. İktidara yakın duruyor gözükse de, şarlatan kelimesi çok ağır. “Gazeteci olmak isterdim, abartılan bir rock yıldızı olmasaydım” demiş. “Eleştiren bir gazeteci olmak isterdim.” demiş. Kendimi şanslı hissettim müzikle beraber yazabilme şansına eriştiğim için.

Gözlemlediğim hazin gerçeklerden biriyse, konsere gelenlerin pek azı tüm albümlerini ezbere biliyordu. En beteriyse, bazı insanların ve bazı içi boş şöhretlerimizin ellerinde cep telefonu ile sürekli twitter gibi sosyal paylaşım siteleriyle uğraşmalarıydı konserin çoğunda…Sadece gösterişe meraklı veya dalaşmaya meraklı bir çoğunluk olup sanatın içeriğine, yapısına ve üretilenlerin coşkusuna bakmayı ne zaman unuttuk?

PopMart Selanik 97 yılı, Berlin Film Festivali 2000 yılı Million Dollar Hotel filmi Basın Toplantısı (Bono ile Milla Jovovich in sadece yarım metre uzaklıktan fotoğraflarını çekmiştim, bir gazetede yayımlanmıştı.Bono’yu yakından gördüm diye övünmekten yorulmayan bazı gösterişçi popüler köşe yazarlarına bilgi olsun) ve Atatürk Olimpiyat Stadı – İstanbul 2010…İkinci albümümü çıkarıp, devrimci klibimi kanallarda döndürebildiğim bu muazzam yaz mevsimine daha anlamlı bir kapanış olamazdı benim için. Belki de konserlerime bir açılıştı. Ama İrlandalı alt grup Snow Patrol’ün yerinde olmak isterdim ve eminim daha güzel bir performans verirdim diye iddialı bir cümleyle ( o kadarcık olsun) yazıma ve yaz macerama son veriyorum…Sonsuza dek akıllarda ve kalpte kalacak bir konser ve albüm tanıtım macerası sonrası…

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com

30 Ağustos 2010 Pazartesi

YAZ SALATASI

YAZ SALATASI
21:10 29 Ağustos 2010

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
“Bugün ne yazsam” telaşı her daim mevcuttur. Tanıdığım ilginç insanları, gördüklerimi anlatmak da pek tarzım olmadı bugüne kadar. Ama bazen de anlatasım geliyor, engel oluyorum hep kendime. Belki de hala defterime öyküler yazmayı seven biri olduğumdan, gazete yazılarımı başka türlü düşünüyorum. Olduğu gibi yaşamaktan korkmayan, her şeyi olduğu gibi göğüsleyen ve bana da her şeyi sorgulamayı bir kenara bırakmamı öneren bir ruh tanıdım. Delidolu, zıpır görüntüsünün ardında bir olgunluk ve sahici bir sevgi vardı. Dost gibi dost derler ya. İşte onların nesli tükendi sanıyordum. Gerçi bir elin parmağı kadar bulmuş gibiydim. Sanırım bir elin parmak sayısına yaklaşmamı sağlayacak bir dost sayısına yaklaşmış haldeyim. İyimser cümle kurdurtan az kişi vardır insanın hayatında. Bulunca da bırakmamak gerekir.
Bir yandan Dream Tv’ye röportaj verdim diğer yandan BirArtiBir dergisinden Murat Meriç ve Fırat Demir’e iki saatlik bir röportaj verdim. Yorgunluğuna değen işler olacak hepsi umuyorum ki. Bu yazı belki de böyle dağınık bir yaz yazısı olsun istiyorum. Epey serbest. Bazı gazetelerde ve light eklerinde çok serbest hatta Türkçeyi bozan yazılarla karşılaşıyoruz. Türkçeyi bozma çalışmaları ısrarla sürüyor bazı magazin köşelerinde. İyi Türkçenin dostumuz olduğunu tekrar fark edip acı bir gülümsemeyle yazıma dönüyorum.
Üst köşemde yazan sayfadaşım (kelime türetimi kervanına katılayım dedim!) Cemil Koz’a, güzel cümleleri için teşekkürler. Ufak atışmalarımız da olmuştu o askere gitmeden evvel ama bunlar güzel şeyler. Aynı ailenin mensupları olarak (BirGün ailesi) bir farkındalık yaratmamız güzel diye düşünüyorum. Gazete bayiine gittiğimde BirGün yerine Bugün verelim diyerek sırıtan gazete satıcılarına nasıl cevap versem bilemediğimden, gülümseyip geçiyorum.
Evet–Hayır referandum konusuna girmiyorum ama aklıma hep o program geliyor. Çocukken izlerdik: İzmir marşıyla geleceksiniz Mehter marşıyla gideceksiniz Doğru mu hatırlıyorum? Evet veya hayır diyen eleniyordu. Şimdi de böyle olsa ve Evet-Hayır’dan daha fazlasını söyleme hakkımız olsa. Ne iyi olurdu.
U2 konserine gidiyorum çünkü bunca sene gelmelerini bekledim. BirGün gazetesindeki ilk yazım U2’dan U dönüşü yazımdı. Epey tartışıldı: İnsan hakları ihlali diye mi gelmediler yoksa maddi nedenlerden mi diye. Sanırım Bono’dan dürüst bir açıklama alabilmek en sağlıklısı olurdu. Ayşe Arman’ın Bono ile sohbet ederek geçirdiği bir buçuk saati kıskandım mı? 10’lu yaşlarının sonlarındaki ve 20’lerinin başındaki Ece olsam çok kıskanabilirdim ama 2000’lerin Bono’su benim için eski halinden epey uzak. Elevation şarkısıyla gözümden epey düştüler ve zaten ben 90’ların, 80’lerin U2’sunda kaldım. 2000’leri de takip ettim ama asla o eski ateşi yakalayamadıklarına inanıyorum.
Kararlar alırken eş dost seslerini dinlemek insanı çok kez yanıltabiliyor. En güvendiğiniz iki dostu seçin ve sadece onların sözüne itimat edin ama son kararı gene de siz verin. Bunu bir de kendim uygulayabilirsem harika olacak. Sezgiler en doğru yargıç. Bu yazım, düşünce bulvarım oldu bu yaza dair… Daldan atladığım röportajımdan sonra bu yazı da üzerine iyi geldi bana. Ne de olsa dağınık ve “hayattan muaf” hissettiğimiz bir mevsim geçirdik ama benim için en verimli mevsim oldu: Klibimi müzik kanallarında ilk defa gördüğüm çılgın bir yaz mevsimiydi. İçimdeki inancın ve kıvancın tavana vurduğu bir yaz oldu ve inanıyorum ki bu bir başlangıçtı ve devamı bir çığ gibi büyüyerek gelecek. Yeter ki sevgi olsun, huzur olsun, dayanışma olsun, inanç olsun, etrafımda güzel ruhlar olsun. Kötüler elensin. Dost görünen düşmanlar kaçacak delik arasın. Seven ve sevilen ruhlar etrafımda derviş gibi dönsün. Bundan güzel bir temenni olabilir mi?