Dünyamın Bütün Sabahları
11 Aralık 2011 BirGun Pazar Eki
Çayırlar, çimenler…Üzerine basıp geçtiğimiz otlar. Hayranlıkla baktığımız güneş ve gökyüzü… Her adımımızda bize gideceğimiz yeri gösteren levhalar yok. Tatlı bir esinti bazen şiddetli bir lodosa dönüşüyor. Kafamız bir dünya. Gerçeklik ve hayal arasında sallanan bir salıncak misali. Gerçekliğin hayallerimize yakın olduğu yer aslında en tatlı ama bir o kadar da adrenalin yüklü yer. Oradaki bekleyiş en ağırı. Sırat köprüsünden geçmiş ve kilometrelerce yol katedilmiştir kalpte. Biliyorsunuzdur aslında cevapların bir kısmını. Tek derdiniz cevabı almaktır. Acı da verse, yolunuza devam etmeniz için gereklidir bu cevap. Kimi zamansa, çok ferah uyanırsınız ve bilirsiniz ki beklediğiniz müthiş cevabı hayat verecek. Hayata güvenerek uyanmak ne kadar güzel ama ne kadar nadir yaşanan bir histir. Çoğunlukla telaş ve panikle uyanırım veya kafamda bin soruyla. Huzurla ve coşkuyla uyandığım sabahlar da olagelmiştir ama nadirdir. Sayıca azdır.
Bu aralar bolca gitar çalıyorum ve cover’lar yani yorumlar çalıyorum. Elimi pek sürmediğim ama dinlemeyi sevdiğim Türkçe rock ve pop şarkıları söylemek umduğumdan daha iyi sonuçlar verdi. Keyfim ikiye katlandı ve kendimi biraz daha bu topraklara ait hissettim.
Hem güncel grupların yani yaşıtlarımın, dillere dolanmış şarkılarını hem de büyük isimlerin eski şarkılarını odamda, 94 yılı diye kurşun kalemle içine imza attığım gitarımla çalmak taze bir nefes oldu bana. Bazen boğuluyorum evet. Şarkılar da kurtarmıyor bazen. Ece diye aratınca, Kum Saati CD’mi amazon.co.uk web sitesinde bulmak beni ayrı sevindirdi. Çok değerli böyle sürprizler. Ece DorsEy yazmışlar ama E harfi beni hiç rahatsız etmedi, bilakis eğlenceli bir değişim olmuş. Farklı bir sanatçı ismi almak gibi.
Gazino Show
Hakan Eren’in başarılı organizasyonu, Gazino Show, geçen Cuma akşamı (2 Aralık 2011) Bostancı Gösteri Merkezi’nde perde açtı ve benim gibi , gazino dünyasına uzak birine bile unutulmaz bir akşam yaşattı. Tüm ekip toplanıp cümbür cemaat gittik : Naim Dilmener, Ayhan Ersunan, Ertan Akar, Murad Çobanoğlu… Gelmem için ısrar eden dostlar sağolsun. Çok ama çok keyifli geçti. Biricik dostumuz; unutulmaz Cici Kızlar’ın yıldızı ve solo işlerine devam eden Bilgen Bengü sahneden selam verirken dünya tatlısıydı. Nur Yoldaş, Seçil Heper, Berkant, Seyyal Taner, Tülay Özer, Ersan Erdura, Ercan Turgut, Neşe Karaböcek gibi isimler bizi adeta bir zaman tüneline götürdüler. Çok klişe bir laf oldu ama öyle. Benim gibi, bu dünyalara nispeten uzak yetişmiş birinin dahi nasıl eğlendiğini görmeliydiniz. Nakaratlarda sesim kısıldı. Ekibi beklerken bir ara, kulise girmiştim. Orada yakın dostumuz Bilgen Bengü’ye sarıldım, eşiyle sohbet ettim, Erkan Özerman’la selamlaştım, geceyi görkemli sunumuyla şenlendiren sevgili Elhan Tok’u gördüm, tatlı bir heyecanı vardı. “Drag Show” gibi bir müzikal havası da yarattı, acayip kıyafetler ve kadın kıyafeti giymiş erkeklerin podyumda yürüyüşü. Dansöz de vardı ama Naim bey de dansöz sevmezmiş, ben de pek ilgilenmedim şovun dansöz kısmıyla doğrusu. Uzaylı kaldım o kısmına. Gerçi U2 grubunun bayıldığım ZOO TV turnesinin sahnesinde de dansöz çıkar ama o kısmı da hep ileri sararım izlerken. Pek sarmaz beni. En önden seyretmek de ayrı bir keyifti doğrusu. Bolca sohbet ve dedikodu da oldu tabii. Sanatçıların sahneden özellikle bizlere selam vermeleri de ayrı değerde bir güzellikti. Kısacası; Gazino gecesi, çocuklar gibi şendik! Düzenleyen ve ısrarla çağıranlara , buradan selam olsun.
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
12 Aralık 2011 Pazartesi
9 Aralık 2011 Cuma
Twitter, Lost, Modern Hayat
Twitter, Lost, Modern Hayat
4 Aralık 2011 BirGun Pazar Eki
Bugünkü köşem mizahi ve deneysel olsun istedim. Yazılması gereken bir yazı var. Bazen deneme sularında yüzmek istiyorum. Belli bir konusu, teması olmayan ama insanda bir takın duygular uyandıran yazılara düşkünüm. Şiir veya deneme türü oluyor bu. Böyle bir kitap hayalim de var. Bilinçaltımız bize çok şey anlatıyor bazen. Sabah içtiğim çay ve yanında halka, en standart ve banal kahvaltı bu olabilir. Sadelik güzel yine de. Pratik olmak, çağımızın bir hastalığı. Vaktiniz geniş olduğu halde bile pratikseniz, artık bu durum, yaşam standardınız olmuştur. Modern yaşam, bizleri bilgisayarın, internetin ve afyon gibi cihazların en yakın dostu yapıyor. Bu buluşlar müthiş olsalar da, beni üzdükleri yan, iletişime de engel oluşturabilmeleri…Tamam, çok güzel köprüler kurmamıza sebebiyet verip, birbirimizi birçok olaydan ve yaptıklarımızdan haberdar etmemize yarıyorlar ama bir noktada handikap oluşturuyorlar. Bir noktada, ara sıra görüşmek yetmemeli…Tamam artık, daha fazla görmeliyiz birbirimizi, burası sadece ekran denilebilmeli. Bu inisiyatifi ben alabiliyorsam niye herkes alamasın? Bazı kişilerin canına tak ediyor tabii internet sohbetleri. Bazen herkesin canına tak ediyor. Bunun sıklığı önemli. Hangi sıklıkla bunalıyoruz bu beyaz camdan? İşte önemli soru bu…
Lost (Kayıp) dizisi dünyada izlenme rekorları kırdı. Beni hiç sarmadı bu dizi. Neden? Bu kadar karmaşa ve uzun süren bir dizinin absurd’lüklerini izlememe gerek yok çünkü ben kendi hayatımda zaten sürekli data topluyorum. Muazzam detaylar…Çok sevdiğim birini gördükten sonra, ikimizin de sevdiği şarkıların çok gittiğimiz yerde çalması gibi…
Değerli bir dostumun, sayfasında paylaştığı gemi fotoğrafının gerçeğini 2 gün sonra görmem ve o fotoğrafın orijinalini de aynı hafta görmem gibi… Bu tür detaylar saymakla bitmez. Ben üstünkörü geçtim bu yazıda. Güzel detaylar, güzel an’ları süsler…
Twitter’da yegane sevmediğim şey, negatif insanlar ve onların hedefi kim olduğu belli olmayan şikayet/eleştiri/ukalalık/nefret yüklü imaları. Elimde olsa böylelerini listemde de tutmam ama bazılarına mecbur kalıyorsunuz işte. “Atsan atamazsın, satsan satamazsın” türü insanlar da var çevremizde ne yazık ki. Hedef ben veya dostlarım olmasa bile bu tür, sürekli olumsuz ve art niyet dolu cümleler yazanları etrafımda tutmak istemiyorum. Enerjileri ile etrafa öfke saçıyorlar, şiddet saçıyorlar veya en hafifinden sinir bozuyorlar.
Oysa, güzel, eğlenceli veya farklı bilgiler paylaşanlar hemen kendilerini belli ediyor ve insana huzur veriyolar. Bazısı ise sadece onun bunun hayatı üzerinden ahkam kesmeye çalışıyor kendince. Daha da komiği, Twitter’dan diğerinin hayatı hakkında fikir edindiğini zannediyor.
Bu aralar en çok dinlediğim albüm; Tindersticks’in Curtains’i. (Perdeler) Müthiş bir albüm…Uzun zamandır bir köşede, tekrar dinlenilmeyi bekliyormuş. Bazı albümleri doğru zamanda dinlemek diye bir şey var gerçekten. Jeff Buckley’den Grace de böyle olmuştu.
O yüzden Curtains’i yeni keşfettim sayıyorum kendimi. Önceki dinleyişlerimi saymıyorum bile. Şimdi albümü daha fazla hissederek dinlediğimi düşünüyorum. Algıların ve kalbin açık olması diye bir şey var. Bazı albümleri dinlerken, üçüncü gözü açmak gerekir. Başyapıt albümlerde bu böyledir. Grace gibi, Curtains gibi, Achtung Baby gibi…Hepsi muazzam albümler benim için… Hayatımın, farklı içsel yolculuklarına tanıklık ve dostluk ettikleri için.
4 Aralık 2011 BirGun Pazar Eki
Bugünkü köşem mizahi ve deneysel olsun istedim. Yazılması gereken bir yazı var. Bazen deneme sularında yüzmek istiyorum. Belli bir konusu, teması olmayan ama insanda bir takın duygular uyandıran yazılara düşkünüm. Şiir veya deneme türü oluyor bu. Böyle bir kitap hayalim de var. Bilinçaltımız bize çok şey anlatıyor bazen. Sabah içtiğim çay ve yanında halka, en standart ve banal kahvaltı bu olabilir. Sadelik güzel yine de. Pratik olmak, çağımızın bir hastalığı. Vaktiniz geniş olduğu halde bile pratikseniz, artık bu durum, yaşam standardınız olmuştur. Modern yaşam, bizleri bilgisayarın, internetin ve afyon gibi cihazların en yakın dostu yapıyor. Bu buluşlar müthiş olsalar da, beni üzdükleri yan, iletişime de engel oluşturabilmeleri…Tamam, çok güzel köprüler kurmamıza sebebiyet verip, birbirimizi birçok olaydan ve yaptıklarımızdan haberdar etmemize yarıyorlar ama bir noktada handikap oluşturuyorlar. Bir noktada, ara sıra görüşmek yetmemeli…Tamam artık, daha fazla görmeliyiz birbirimizi, burası sadece ekran denilebilmeli. Bu inisiyatifi ben alabiliyorsam niye herkes alamasın? Bazı kişilerin canına tak ediyor tabii internet sohbetleri. Bazen herkesin canına tak ediyor. Bunun sıklığı önemli. Hangi sıklıkla bunalıyoruz bu beyaz camdan? İşte önemli soru bu…
Lost (Kayıp) dizisi dünyada izlenme rekorları kırdı. Beni hiç sarmadı bu dizi. Neden? Bu kadar karmaşa ve uzun süren bir dizinin absurd’lüklerini izlememe gerek yok çünkü ben kendi hayatımda zaten sürekli data topluyorum. Muazzam detaylar…Çok sevdiğim birini gördükten sonra, ikimizin de sevdiği şarkıların çok gittiğimiz yerde çalması gibi…
Değerli bir dostumun, sayfasında paylaştığı gemi fotoğrafının gerçeğini 2 gün sonra görmem ve o fotoğrafın orijinalini de aynı hafta görmem gibi… Bu tür detaylar saymakla bitmez. Ben üstünkörü geçtim bu yazıda. Güzel detaylar, güzel an’ları süsler…
Twitter’da yegane sevmediğim şey, negatif insanlar ve onların hedefi kim olduğu belli olmayan şikayet/eleştiri/ukalalık/nefret yüklü imaları. Elimde olsa böylelerini listemde de tutmam ama bazılarına mecbur kalıyorsunuz işte. “Atsan atamazsın, satsan satamazsın” türü insanlar da var çevremizde ne yazık ki. Hedef ben veya dostlarım olmasa bile bu tür, sürekli olumsuz ve art niyet dolu cümleler yazanları etrafımda tutmak istemiyorum. Enerjileri ile etrafa öfke saçıyorlar, şiddet saçıyorlar veya en hafifinden sinir bozuyorlar.
Oysa, güzel, eğlenceli veya farklı bilgiler paylaşanlar hemen kendilerini belli ediyor ve insana huzur veriyolar. Bazısı ise sadece onun bunun hayatı üzerinden ahkam kesmeye çalışıyor kendince. Daha da komiği, Twitter’dan diğerinin hayatı hakkında fikir edindiğini zannediyor.
Bu aralar en çok dinlediğim albüm; Tindersticks’in Curtains’i. (Perdeler) Müthiş bir albüm…Uzun zamandır bir köşede, tekrar dinlenilmeyi bekliyormuş. Bazı albümleri doğru zamanda dinlemek diye bir şey var gerçekten. Jeff Buckley’den Grace de böyle olmuştu.
O yüzden Curtains’i yeni keşfettim sayıyorum kendimi. Önceki dinleyişlerimi saymıyorum bile. Şimdi albümü daha fazla hissederek dinlediğimi düşünüyorum. Algıların ve kalbin açık olması diye bir şey var. Bazı albümleri dinlerken, üçüncü gözü açmak gerekir. Başyapıt albümlerde bu böyledir. Grace gibi, Curtains gibi, Achtung Baby gibi…Hepsi muazzam albümler benim için… Hayatımın, farklı içsel yolculuklarına tanıklık ve dostluk ettikleri için.
1 Aralık 2011 Perşembe
FREDDIE MERCURY : Müthiş bir Rock Yıldızı
FREDDIE MERCURY : Müthiş bir Rock Yıldızı
27 Kasım 2011 BirGun Pazar Eki
24 Kasım, Freddie Mercury’nin ölüm yıldönümü. Gerçekten büyük bir sesti ve sahne şovu da muazzamdı. Sanatçı kişiliğiyle gerçekten mühim bir iz bıraktı. 17 yaşına kadar Hindistan’da yaşamış 4 oktav sesli şarkıcı ve besteci, ufak yaşta piyano çalmayı öğreniyor ve nota bilgisi az olmasına rağmen Bohemian Rhapsody gibi sofistike besteler yapıyor. Grup elemanlarının katkılarına da çok açık bir grup lideri. Beri yandan “Crazy little thing called love” (Aşk denilen çılgın şey) şarkısını az çalabildiği gitarla 3 akor ile besteliyor.
Guns N Roses, Bon Jovi, U2, Queen gibi gruplar büyük stadyum gruplarıydı artık günümüzde böyle dev gruplar yok. Star’lık kurumu da kalmadı, büyük gruplar ve onların karizmatik liderleri/solistleri de kalmadı. Zaten Queen dışında hala varolan, bu saydığım gruplar ise epey bozuldu, eski inandırıcılıklarından eser kalmadı. Fazlaca şirketleştiler. Örneğin U2, Facebook ve Apple gibi şirketlerle dansetmeye başladı. Radiohead solisti Thom Yorke gibiler ise anti-star duruşlarıyla dikkat çektiler. Coldplay solisti Chris Martin, zaten sizlerden biriyim imajını gözümüze soktu. aslında genelde, vokalin, tavrın, duruşun, farklılığın sınırlarını zorlayan az sanatçı var veya sadece böylelerine sanatçı demek lazım. Freddie, şüphesiz gerçek bir sanatçı ve yıldızdı. AIDS yüzünden kendisini kaybettik ve bir şekilde bu hastalığa dikkatleri çekip daha fazla insanın duyarlı davranmasına sebep oldu.
Rock ve pop yıldızlarının isim değiştirerek, daha başarılı olması da hep ilginç gelmiştir. Örneğin Freddie Mercury’nin gerçek ismi Farrokh Bulsara’dır ve ismini tamamen değiştirmişti. Bono’nun gerçek ismi Paul Hewson, Elvis Costello’nun da ismi gerçek ismi değil…Say say bitmez…Bizde de böyle örnekler çok : Nev (Nevzat Doğansoy), Yalın (Hüseyin Yalın), Mabel Matiz (Fatih Karaca) gibi… Kimi sanatçı için bu isim değişikliği elzem olabilir çünkü kendi isimleri pek matah tınlamıyor olabilir ama ben herşeye rağmen, bir insanın kendi isminden kaçmaması gerektiğine inanırım her zaman.Dünya çapındaki isimlerde biraz daha anlıyorum çünkü global sektörde, kötü bir isim tahammülsüz bir tepki alabilir ama ülkemizde isim değiştirmek bana çok da gerekli gelmiyor, çok berbat bir ismin olmadıktan sonra. Bu benim kişisel görüşüm. Belki ben de Ece veya başka soyadıyla çıksaydım, tüm o saçma önyargılardan da kurtulurdum. Hatta daha komiği; yabancı bir isimle çıksaydım mesela : Valerie gibi filan, kırmızı halı bile görebilirdim. (buraya bir gülme işareti lütfen)
Freddie Mercury’den nerelere geldik. Geçen hafta Jeff Buckley’in doğumgününe özel program yaptım Açık Radyo’da. Cumartesi’leri saat 18:00’da devam ediyorum programa. Dağınık Oda ismi….Bana ve alternatif sevenlere bir merhem oluyor. Bu haftalar, çok değerli çınarlarımızı kaybettik. Ömer Lütfi Akad gibi müthiş bir yönetmen aramızdan ayrıldı. Aile dostumuzdu. Bir efsaneydi. Bir çok harikulade filmin yanı sıra, Vesikalı Yarim gibi müthiş bir aşk filmine de imza atmıştı. Hemen üstüne, kalbi her daim bin parça eden bu filmin şarkılarını söyleyen Şükran Ay’ı da kaybettik. Çoğunluk tarafından yalnızca Savaş Ay’ın annesi olarak tanınması da, böylesine değerli ve önemli bir sanatçı için hüzünlü olsa gerek… Sesinden bihaber epey insan varmış. “Kalbimi Kıra Kıra” da filmin iz bırakan şarkısı…
Sinema sanatına hayranım ama hayatın kendisine daha düşkünüm ben. Hayatın kendisi, daha öğretici, şaşırtıcı, ufuk açıcı ama tabii daha zor. Gerçi şarkılar olmasa, daha çekilmez olurdu hayat o yüzden en tepeye şarkıları koyuyorum galiba… Dinlemek ve bestelemek; beni ben yapan şeyler…
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
27 Kasım 2011 BirGun Pazar Eki
24 Kasım, Freddie Mercury’nin ölüm yıldönümü. Gerçekten büyük bir sesti ve sahne şovu da muazzamdı. Sanatçı kişiliğiyle gerçekten mühim bir iz bıraktı. 17 yaşına kadar Hindistan’da yaşamış 4 oktav sesli şarkıcı ve besteci, ufak yaşta piyano çalmayı öğreniyor ve nota bilgisi az olmasına rağmen Bohemian Rhapsody gibi sofistike besteler yapıyor. Grup elemanlarının katkılarına da çok açık bir grup lideri. Beri yandan “Crazy little thing called love” (Aşk denilen çılgın şey) şarkısını az çalabildiği gitarla 3 akor ile besteliyor.
Guns N Roses, Bon Jovi, U2, Queen gibi gruplar büyük stadyum gruplarıydı artık günümüzde böyle dev gruplar yok. Star’lık kurumu da kalmadı, büyük gruplar ve onların karizmatik liderleri/solistleri de kalmadı. Zaten Queen dışında hala varolan, bu saydığım gruplar ise epey bozuldu, eski inandırıcılıklarından eser kalmadı. Fazlaca şirketleştiler. Örneğin U2, Facebook ve Apple gibi şirketlerle dansetmeye başladı. Radiohead solisti Thom Yorke gibiler ise anti-star duruşlarıyla dikkat çektiler. Coldplay solisti Chris Martin, zaten sizlerden biriyim imajını gözümüze soktu. aslında genelde, vokalin, tavrın, duruşun, farklılığın sınırlarını zorlayan az sanatçı var veya sadece böylelerine sanatçı demek lazım. Freddie, şüphesiz gerçek bir sanatçı ve yıldızdı. AIDS yüzünden kendisini kaybettik ve bir şekilde bu hastalığa dikkatleri çekip daha fazla insanın duyarlı davranmasına sebep oldu.
Rock ve pop yıldızlarının isim değiştirerek, daha başarılı olması da hep ilginç gelmiştir. Örneğin Freddie Mercury’nin gerçek ismi Farrokh Bulsara’dır ve ismini tamamen değiştirmişti. Bono’nun gerçek ismi Paul Hewson, Elvis Costello’nun da ismi gerçek ismi değil…Say say bitmez…Bizde de böyle örnekler çok : Nev (Nevzat Doğansoy), Yalın (Hüseyin Yalın), Mabel Matiz (Fatih Karaca) gibi… Kimi sanatçı için bu isim değişikliği elzem olabilir çünkü kendi isimleri pek matah tınlamıyor olabilir ama ben herşeye rağmen, bir insanın kendi isminden kaçmaması gerektiğine inanırım her zaman.Dünya çapındaki isimlerde biraz daha anlıyorum çünkü global sektörde, kötü bir isim tahammülsüz bir tepki alabilir ama ülkemizde isim değiştirmek bana çok da gerekli gelmiyor, çok berbat bir ismin olmadıktan sonra. Bu benim kişisel görüşüm. Belki ben de Ece veya başka soyadıyla çıksaydım, tüm o saçma önyargılardan da kurtulurdum. Hatta daha komiği; yabancı bir isimle çıksaydım mesela : Valerie gibi filan, kırmızı halı bile görebilirdim. (buraya bir gülme işareti lütfen)
Freddie Mercury’den nerelere geldik. Geçen hafta Jeff Buckley’in doğumgününe özel program yaptım Açık Radyo’da. Cumartesi’leri saat 18:00’da devam ediyorum programa. Dağınık Oda ismi….Bana ve alternatif sevenlere bir merhem oluyor. Bu haftalar, çok değerli çınarlarımızı kaybettik. Ömer Lütfi Akad gibi müthiş bir yönetmen aramızdan ayrıldı. Aile dostumuzdu. Bir efsaneydi. Bir çok harikulade filmin yanı sıra, Vesikalı Yarim gibi müthiş bir aşk filmine de imza atmıştı. Hemen üstüne, kalbi her daim bin parça eden bu filmin şarkılarını söyleyen Şükran Ay’ı da kaybettik. Çoğunluk tarafından yalnızca Savaş Ay’ın annesi olarak tanınması da, böylesine değerli ve önemli bir sanatçı için hüzünlü olsa gerek… Sesinden bihaber epey insan varmış. “Kalbimi Kıra Kıra” da filmin iz bırakan şarkısı…
Sinema sanatına hayranım ama hayatın kendisine daha düşkünüm ben. Hayatın kendisi, daha öğretici, şaşırtıcı, ufuk açıcı ama tabii daha zor. Gerçi şarkılar olmasa, daha çekilmez olurdu hayat o yüzden en tepeye şarkıları koyuyorum galiba… Dinlemek ve bestelemek; beni ben yapan şeyler…
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
23 Kasım 2011 Çarşamba
Kapadokya Caz Günleri
Kapadokya Caz Günleri
20 Kasım 2011 BirGun Pazar Eki
Ülkemizde caz müzik, tahmin edersiniz ki, çok arka planda kalmış, azınlığın dinlediği ve emek isteyen bir müzik türü…Zaten rock ve türevlerinde bile türlü engeller ile karşılaşan biz müzisyenler, caz müziğin ve müzisyeninin engellerini saysak buraya sığmaz herhalde. Yegane avantajı, kendi kemik kitlesi olması….Sonuç olarak hiçbir sanat dalı zaten bu tür bir bilinçle yapılmaz. Tutkudur ve gönül verirsiniz, bu kadar basit. Kaç kişi dinler, ne kazanırım diye sorgulanmadan yapılan işler, sanattır bir nevi ve tutkudur. Nardis caz kulübü ve İstanbul Caz Merkezi (Türkçeye çevirdim çünkü aslında Jazz Club ve Jazz Center diye geçiyor isimleri) gibi nadide mekanlar caz müziğin icra edilip paylaşılabileceği güzel mekanlardan bir kaçı. Bir elin parmağını geçmeyecek kadar caz mekanı var zaten ülkemizde. Bu mekanlar gerçekten, caz için kilometre taşı. Değerli isimleri canlı dinleme imkanını sunuyorlar. Dünya çapında isimler de buna dahil.
Festivallerimiz de var ama Türkiye’nin farklı bölgelerinde ve genç yetenekleri de caz müziğe kazandıran az oluşum var. Yeni bir bülten geldi ve gerçekten çok sevindim. Çok güzel adımlar atılıyor ülkemizde ama ne yazık ki yeterince duyurulamayabiliyor bu adımlar. Kapadokya Caz projesine burada yer vermezsem olmaz. Bültenden aktarmak gerekirse :
Geçtiğimiz sene mütevazi fakat kararlı bir girişimle başlayan ve büyük başarı yakalayan Kapadokya Caz Günleri, bu yıl 30 Kasım-4 Aralık 2011 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Geçen sene olduğu gibi bu sene de bütün etkinlikler herkese açık ve ücretsiz olacak. 2010’da Kozmik Müzik tarafından organize edilen Kapadokya Caz Günleri, bu sene de Kapadokya’nın büyülü doğa ve kültür varlıklarını caz müziği ile buluşturmaya devam ediyor. Geçtiğimiz sene basın tarafından büyük ilgiyle karşılaşan Kapadokya Caz Günleri, 2011’de daha geniş bir kitleye ulaşmayı hedefliyor. Bu sene, Kapadokya Kültür Merkezi, Anatolian Houses, Han Çırağan, Bezirhane, Hanedan, Forum Kapadokya, La Rocca, Kapadokya Meslek Yüksekokulu ve Nevşehir Üniversitesi’nde gerçekleşecek etkinliklerde, Swing A La Turc, İmer Demirer Quartet & Ayşe Gencer, Onur Ataman Trio & Yahya Dai, Alp Ersönmez - Yazısız, Ozan Musluoğlu Quartet & Meltem Ege ve Ülkü Sunat gibi isimler sahnede olacak. Etkileyici performansların yanı sıra sanatçılarla gerçekleşecek söyleşiler sayesinde, dinleyiciler caz müziği hakkında bilgi ve fikir paylaşımında bulunma şansı yakalayacaklar.
Kapadokya Caz Günleri, ünlü caz müzisyenlerimizin yanında sosyal sorumluluk projelerine de yer verecek. 2011’de de bütün etkinlikler herkese açık ve ücretsiz olacak. Kapadokya Caz Günleri’nin bu yılki en önemli etkinliği ortaokul ve lise öğrencilerini caz müziğiyle tanıştırmayı hedefleyen “Gençler için Caz” projesi olacak. Nevşehir Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nün destekleriyle şehrin dört bir yanından bine yakın öğrenci bu proje için Kapadokya Kültür Merkezi’nde buluşacak. Hollanda’da uzun süre caz eğitimi alan Onur Ataman’ın anlatımı ekseninde, birçok caz müzisyenimizin enstrümanları ve cazın kültürü ile ilgili uygulamalı bilgiler vereceği projede ayrıca ünlü saksafon ustası Yahya Dai’nin B Planı performansı da yer alacak. B Planı, Dai’nin birçok değişik enstrüman aracılığıyla ürettiği sesleri ve melodileri, bilgisayar ortamında birleştirmesiyle, sahnede canlı olarak bir parça yaratmasından oluşuyor. B Planı, özellikle gençlerin bilgisayara duyduğu ilgi göz önünde bulundurularak, müziğin farklı şekillerde üretimi hakkında onlara ilginç fikirler verecek.
Gençler için Caz projesinin çıkış noktası, gençlerin Kapadokya Caz Günleri 2010’a gösterdiği yoğun ilgi ve merak oldu. Sanatsal ve kültürel gelişimin bu denli önemli olduğu bir dönemde, cazın özgür yapısının ve kendini ifade etmekteki gücünün gençlerin gelişiminde büyük rol oynayacağı göz önünde bulunduruldu ve onlar için anlaşılır, ilgi çekici ve öğretici bir içerik oluşturuldu. Piyano, gitar, davul gibi kolay ayırt edilen enstrümanlar konusunda daha fazla bilgi sunulması kadar, kontrbas, saksafon gibi türk müziğinde sıkça rastlanmayan enstrümanlar hakkında bilgi verilmesi, gençlerin müziği hem kompozisyon olarak, hem de farklı öğelerinin farkına vararak algılamasını mümkün kılacak.
Etkinliklerin açılış konseri, 30 Kasım 2011 tarihinde başarılı ney sanatçımız Aziz Şenol Filiz ve Önder Focan’ın da üyesi olduğu Swing A La Turc tarafından Nevşehir Kapadokya Kültür Merkezi’nde 20:30’da gerçekleştirilecek.
Gerçekten çok kapsamlı, renkli bir festival olacağa benzer. Bültendeki bilgiler çok yerinde ve detaylı, olduğu gibi paylaşmak boynumun borcuydu. Dilerim bu festival , beklenen yankıdan fazlasını uyandırır. Bu tür etkinlikler genelde Don Kişot ruhlu insanların elinde büyüyor ve daha sonra daha kapsamlı hale geliyor. Siyad’ın ilk ödül törenleri ne kadar mütevazi başlamıştı. İlk açık hava festivalimiz, H2000 festivali gibi finale ermesin elbet. Ne yazık ki artık H2000 festivali yok ama daha büyük rock festivallerine yol açıp cesaret verdi. Caz festivallerinin, Türkiye’nin her köşesine yayılması temennim. Hele de böylesine, idealist olanlarının…
Detaylı bilgi için : www.kapadokyacazgunleri.com
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
20 Kasım 2011 BirGun Pazar Eki
Ülkemizde caz müzik, tahmin edersiniz ki, çok arka planda kalmış, azınlığın dinlediği ve emek isteyen bir müzik türü…Zaten rock ve türevlerinde bile türlü engeller ile karşılaşan biz müzisyenler, caz müziğin ve müzisyeninin engellerini saysak buraya sığmaz herhalde. Yegane avantajı, kendi kemik kitlesi olması….Sonuç olarak hiçbir sanat dalı zaten bu tür bir bilinçle yapılmaz. Tutkudur ve gönül verirsiniz, bu kadar basit. Kaç kişi dinler, ne kazanırım diye sorgulanmadan yapılan işler, sanattır bir nevi ve tutkudur. Nardis caz kulübü ve İstanbul Caz Merkezi (Türkçeye çevirdim çünkü aslında Jazz Club ve Jazz Center diye geçiyor isimleri) gibi nadide mekanlar caz müziğin icra edilip paylaşılabileceği güzel mekanlardan bir kaçı. Bir elin parmağını geçmeyecek kadar caz mekanı var zaten ülkemizde. Bu mekanlar gerçekten, caz için kilometre taşı. Değerli isimleri canlı dinleme imkanını sunuyorlar. Dünya çapında isimler de buna dahil.
Festivallerimiz de var ama Türkiye’nin farklı bölgelerinde ve genç yetenekleri de caz müziğe kazandıran az oluşum var. Yeni bir bülten geldi ve gerçekten çok sevindim. Çok güzel adımlar atılıyor ülkemizde ama ne yazık ki yeterince duyurulamayabiliyor bu adımlar. Kapadokya Caz projesine burada yer vermezsem olmaz. Bültenden aktarmak gerekirse :
Geçtiğimiz sene mütevazi fakat kararlı bir girişimle başlayan ve büyük başarı yakalayan Kapadokya Caz Günleri, bu yıl 30 Kasım-4 Aralık 2011 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Geçen sene olduğu gibi bu sene de bütün etkinlikler herkese açık ve ücretsiz olacak. 2010’da Kozmik Müzik tarafından organize edilen Kapadokya Caz Günleri, bu sene de Kapadokya’nın büyülü doğa ve kültür varlıklarını caz müziği ile buluşturmaya devam ediyor. Geçtiğimiz sene basın tarafından büyük ilgiyle karşılaşan Kapadokya Caz Günleri, 2011’de daha geniş bir kitleye ulaşmayı hedefliyor. Bu sene, Kapadokya Kültür Merkezi, Anatolian Houses, Han Çırağan, Bezirhane, Hanedan, Forum Kapadokya, La Rocca, Kapadokya Meslek Yüksekokulu ve Nevşehir Üniversitesi’nde gerçekleşecek etkinliklerde, Swing A La Turc, İmer Demirer Quartet & Ayşe Gencer, Onur Ataman Trio & Yahya Dai, Alp Ersönmez - Yazısız, Ozan Musluoğlu Quartet & Meltem Ege ve Ülkü Sunat gibi isimler sahnede olacak. Etkileyici performansların yanı sıra sanatçılarla gerçekleşecek söyleşiler sayesinde, dinleyiciler caz müziği hakkında bilgi ve fikir paylaşımında bulunma şansı yakalayacaklar.
Kapadokya Caz Günleri, ünlü caz müzisyenlerimizin yanında sosyal sorumluluk projelerine de yer verecek. 2011’de de bütün etkinlikler herkese açık ve ücretsiz olacak. Kapadokya Caz Günleri’nin bu yılki en önemli etkinliği ortaokul ve lise öğrencilerini caz müziğiyle tanıştırmayı hedefleyen “Gençler için Caz” projesi olacak. Nevşehir Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nün destekleriyle şehrin dört bir yanından bine yakın öğrenci bu proje için Kapadokya Kültür Merkezi’nde buluşacak. Hollanda’da uzun süre caz eğitimi alan Onur Ataman’ın anlatımı ekseninde, birçok caz müzisyenimizin enstrümanları ve cazın kültürü ile ilgili uygulamalı bilgiler vereceği projede ayrıca ünlü saksafon ustası Yahya Dai’nin B Planı performansı da yer alacak. B Planı, Dai’nin birçok değişik enstrüman aracılığıyla ürettiği sesleri ve melodileri, bilgisayar ortamında birleştirmesiyle, sahnede canlı olarak bir parça yaratmasından oluşuyor. B Planı, özellikle gençlerin bilgisayara duyduğu ilgi göz önünde bulundurularak, müziğin farklı şekillerde üretimi hakkında onlara ilginç fikirler verecek.
Gençler için Caz projesinin çıkış noktası, gençlerin Kapadokya Caz Günleri 2010’a gösterdiği yoğun ilgi ve merak oldu. Sanatsal ve kültürel gelişimin bu denli önemli olduğu bir dönemde, cazın özgür yapısının ve kendini ifade etmekteki gücünün gençlerin gelişiminde büyük rol oynayacağı göz önünde bulunduruldu ve onlar için anlaşılır, ilgi çekici ve öğretici bir içerik oluşturuldu. Piyano, gitar, davul gibi kolay ayırt edilen enstrümanlar konusunda daha fazla bilgi sunulması kadar, kontrbas, saksafon gibi türk müziğinde sıkça rastlanmayan enstrümanlar hakkında bilgi verilmesi, gençlerin müziği hem kompozisyon olarak, hem de farklı öğelerinin farkına vararak algılamasını mümkün kılacak.
Etkinliklerin açılış konseri, 30 Kasım 2011 tarihinde başarılı ney sanatçımız Aziz Şenol Filiz ve Önder Focan’ın da üyesi olduğu Swing A La Turc tarafından Nevşehir Kapadokya Kültür Merkezi’nde 20:30’da gerçekleştirilecek.
Gerçekten çok kapsamlı, renkli bir festival olacağa benzer. Bültendeki bilgiler çok yerinde ve detaylı, olduğu gibi paylaşmak boynumun borcuydu. Dilerim bu festival , beklenen yankıdan fazlasını uyandırır. Bu tür etkinlikler genelde Don Kişot ruhlu insanların elinde büyüyor ve daha sonra daha kapsamlı hale geliyor. Siyad’ın ilk ödül törenleri ne kadar mütevazi başlamıştı. İlk açık hava festivalimiz, H2000 festivali gibi finale ermesin elbet. Ne yazık ki artık H2000 festivali yok ama daha büyük rock festivallerine yol açıp cesaret verdi. Caz festivallerinin, Türkiye’nin her köşesine yayılması temennim. Hele de böylesine, idealist olanlarının…
Detaylı bilgi için : www.kapadokyacazgunleri.com
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
14 Kasım 2011 Pazartesi
Yelken seyri
Yelken seyri
13 Kasım 2011 BirGun Pazar Eki
Bayramda evdeydim. Baktım deliriyorum. Şehir sakin ve güzel tamam. Her bayramda şehirde olmaktan büyük keyif alıyorum. Issız bir hal alıyor çünkü. Herşeye rağmen delirdiğimi fark ettim. Senelerdir en büyük hayalim yelken sporunu öğrenmekti. Yıllardır dilimdeydi bu.
Hep de yaz mevsiminde heveslendim sonra bir şekilde yaz geçti ve kışın mevsim uymaz diye baharı bekledim. Bı kısır döngü sürekli devam etti. Pahalı bir spor sananlara : Spor salonuna gitmekten daha pahalı değil. Aptal spor salonlarında saatlerce robot gibi koşmayı sevmiyorum, düşüncelerimden uzaklaşmam gerekiyordu. Pazartesi günü bir telaşla Melis’i aradım. Yelken hocası Melis. Bana hemen ertesi güne ders ayarlamaz mı? Ne kadar nefis oldu anlatamam. Koştura koştura, hiç üşenmeden Kalamış marinaya attım kendimi. Huzur verdi bana ortam.
Hocam Doğukan, çok detaylı teori anlattı. Bir buçuk saat teoriyle gerçi ama hiç sıkılmadım.
Daha sonra epey uzağa açıldık ve ben ana yelkeni çektim, dümeni dönüşte kontrol ettim.
Adrenalin had safhadaydı ama öyle bir keyifti ki bu, tarifi yok. Ne sörf, ne başka bir spor bana bu keyfi veremezdi herhalde. Deniz suyunun ve iyot kokusunun sarhoşluğuyla eve geldim. Odamdaki eşyalar adeta dönüyorlardı. Öğrendiğime göre, ilk derslerden sonra hep bir baş dönmesi olabilirmiş. Bir dostum söyledi. Arkadaşı, ilk beş ders sonrası hep baş dönmesi yaşamış. Uyuyana kadar bir güvertede gibi hissettim kendimi. Oda resmen hafif hafif sallanıyormuş hissi vardı.
İnsanlara bağlı bir hayat yanlış. Ne dost ne aile ne sevgili ne bir şey… Öncelikler galiba bir ibadet gibi sizi arındıran hobiler ve uğraşlar olmalı…İnsan odaklı biri olunca bu daha zor oluyor. Bu hobiler ve uğraşlar hayatı o kadar fazla kaplamalı ki, insanlar da arada uğranılan limanlar olmalı galiba…Bunu bir türlü başaramıyoruz. Aslında insan odaklı yaşam en gerçeği gibi geliyor bana ama çağımızda bu çok zor… Herkesin derdi bambaşka…Bir noktada dertlerimiz ortak tabii : Yalnızlık vesaire… Ama ortak paydaları çoğaltmaya yönelik çaba, tek taraflı olmuyor ne yazık ki…
Dün gece nihayet Kaybedenler Kulübü filmini izledim. 90’larda bend e Kent Fm’de bu programı dinlerdim…Çok da keyifliydi…Bazen absurd’leşebilen sohbetler iyi gelirdi. Aslında şiirin gerekliliği gibi….Kelimeler, rastgele kullanıldıklarında ruha daha iyi gelebiliyorlar. Her şeyin bu kadar planlı ve “mantık” çerçevesi içinde yaşandığı sıkıcı dünyada, şiir ve serbest paylaşımlar can kurtaran gibi… Bu radyo programı da bu işlevi görüyordu bence…
Asu Maralman’ın Bağrı Yanık Dostlara Merhaba dediği film müziği ise ayrıca güzel seçilmiş. Melankoliyi keyifle içimize işletiyor. Filmdeki karakterlerin hayatı biraz Amerikanvari bir hızda olsa da, yalnızlıkları , boşvermişlikleri çok gerçekçi…
Çağımızda tutukularının peşinden giden kaç kişi kaldı ki? Bir elin iki parmağını geçmez. Azınlık olmak her zaman zor… “Ne güzel “ diyor filmdeki kız, “ istediğin işleri yapıyorsun hayatta” ama kahramanımız bunun bedellerini de ödüyor. Sevdiğin işleri yapmak, bedelsiz değil…. Az kişiye hitap etmek, az anlaşılmak ve yanlış anlaşılmak gibi bir sürü bedeli var.
Camii öyküsünden etkilendim ama…Bir çocuk hayalindeki Sülemaniye Camii’ne gidiyor ve orada yaprakları temizlemeye başlıyor. Hiçbir karşılık beklemeden…En manzaralı odasında ona iş veriyorlar. Tutkuyla yapılan her iş, bir gün güzelliklere nail olur diyor bilge bir amca.
Bilemiyorum…Belki de öyledir. Tek bildiğim, bazı rutinleri sonsuza dek bir disiplin haline getirmek gerektiği…
Sonuç olarak, 2001 tarihli Umut ve Korku Yolu adlı şarkıma dönüyorum : Yelkenleri açtım, mavi sulara, içimdeki korkularla….Asla durmam ıssız adalarda, terk edilmiş limanlarda….
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
13 Kasım 2011 BirGun Pazar Eki
Bayramda evdeydim. Baktım deliriyorum. Şehir sakin ve güzel tamam. Her bayramda şehirde olmaktan büyük keyif alıyorum. Issız bir hal alıyor çünkü. Herşeye rağmen delirdiğimi fark ettim. Senelerdir en büyük hayalim yelken sporunu öğrenmekti. Yıllardır dilimdeydi bu.
Hep de yaz mevsiminde heveslendim sonra bir şekilde yaz geçti ve kışın mevsim uymaz diye baharı bekledim. Bı kısır döngü sürekli devam etti. Pahalı bir spor sananlara : Spor salonuna gitmekten daha pahalı değil. Aptal spor salonlarında saatlerce robot gibi koşmayı sevmiyorum, düşüncelerimden uzaklaşmam gerekiyordu. Pazartesi günü bir telaşla Melis’i aradım. Yelken hocası Melis. Bana hemen ertesi güne ders ayarlamaz mı? Ne kadar nefis oldu anlatamam. Koştura koştura, hiç üşenmeden Kalamış marinaya attım kendimi. Huzur verdi bana ortam.
Hocam Doğukan, çok detaylı teori anlattı. Bir buçuk saat teoriyle gerçi ama hiç sıkılmadım.
Daha sonra epey uzağa açıldık ve ben ana yelkeni çektim, dümeni dönüşte kontrol ettim.
Adrenalin had safhadaydı ama öyle bir keyifti ki bu, tarifi yok. Ne sörf, ne başka bir spor bana bu keyfi veremezdi herhalde. Deniz suyunun ve iyot kokusunun sarhoşluğuyla eve geldim. Odamdaki eşyalar adeta dönüyorlardı. Öğrendiğime göre, ilk derslerden sonra hep bir baş dönmesi olabilirmiş. Bir dostum söyledi. Arkadaşı, ilk beş ders sonrası hep baş dönmesi yaşamış. Uyuyana kadar bir güvertede gibi hissettim kendimi. Oda resmen hafif hafif sallanıyormuş hissi vardı.
İnsanlara bağlı bir hayat yanlış. Ne dost ne aile ne sevgili ne bir şey… Öncelikler galiba bir ibadet gibi sizi arındıran hobiler ve uğraşlar olmalı…İnsan odaklı biri olunca bu daha zor oluyor. Bu hobiler ve uğraşlar hayatı o kadar fazla kaplamalı ki, insanlar da arada uğranılan limanlar olmalı galiba…Bunu bir türlü başaramıyoruz. Aslında insan odaklı yaşam en gerçeği gibi geliyor bana ama çağımızda bu çok zor… Herkesin derdi bambaşka…Bir noktada dertlerimiz ortak tabii : Yalnızlık vesaire… Ama ortak paydaları çoğaltmaya yönelik çaba, tek taraflı olmuyor ne yazık ki…
Dün gece nihayet Kaybedenler Kulübü filmini izledim. 90’larda bend e Kent Fm’de bu programı dinlerdim…Çok da keyifliydi…Bazen absurd’leşebilen sohbetler iyi gelirdi. Aslında şiirin gerekliliği gibi….Kelimeler, rastgele kullanıldıklarında ruha daha iyi gelebiliyorlar. Her şeyin bu kadar planlı ve “mantık” çerçevesi içinde yaşandığı sıkıcı dünyada, şiir ve serbest paylaşımlar can kurtaran gibi… Bu radyo programı da bu işlevi görüyordu bence…
Asu Maralman’ın Bağrı Yanık Dostlara Merhaba dediği film müziği ise ayrıca güzel seçilmiş. Melankoliyi keyifle içimize işletiyor. Filmdeki karakterlerin hayatı biraz Amerikanvari bir hızda olsa da, yalnızlıkları , boşvermişlikleri çok gerçekçi…
Çağımızda tutukularının peşinden giden kaç kişi kaldı ki? Bir elin iki parmağını geçmez. Azınlık olmak her zaman zor… “Ne güzel “ diyor filmdeki kız, “ istediğin işleri yapıyorsun hayatta” ama kahramanımız bunun bedellerini de ödüyor. Sevdiğin işleri yapmak, bedelsiz değil…. Az kişiye hitap etmek, az anlaşılmak ve yanlış anlaşılmak gibi bir sürü bedeli var.
Camii öyküsünden etkilendim ama…Bir çocuk hayalindeki Sülemaniye Camii’ne gidiyor ve orada yaprakları temizlemeye başlıyor. Hiçbir karşılık beklemeden…En manzaralı odasında ona iş veriyorlar. Tutkuyla yapılan her iş, bir gün güzelliklere nail olur diyor bilge bir amca.
Bilemiyorum…Belki de öyledir. Tek bildiğim, bazı rutinleri sonsuza dek bir disiplin haline getirmek gerektiği…
Sonuç olarak, 2001 tarihli Umut ve Korku Yolu adlı şarkıma dönüyorum : Yelkenleri açtım, mavi sulara, içimdeki korkularla….Asla durmam ıssız adalarda, terk edilmiş limanlarda….
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)