Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

15 Kasım 2012 Perşembe


Stevie Wonder Konseri
23 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki 

IKSV’nin ülkemize ilk kez getirdiği Stevie Wonder’ı Maçka Küçükçiftlik Park’ta , 14 Eylül 2012’de dünya gözüyle izleyebildik. Konserden hemen önce, radyo programımda da Wonder şarkıları çaldım. Konserde, beklediğimi şarkıların büyük kısmını çaldıysa da, bir çok müthiş şarkısını es geçti. Çoğumuz, Part Time Lover bekliyorduk ama o şarkıyı uzun zamandır çalmadığını da duymuştum ve şaşırtmadı. O şarkı listede yoktu. Lennon’dan İmagine’ı çalması, müthiş bir ortam yarattı ama şarkıyı çok zayıf bir sesle söyledi, galiba o an epey hüzünlendi. Bu da çok doğal. Michael Jackson’dan The Way You Make me Feel, müthiş oldu.

Kızına da bir şarkı söyletti ama bunu en başlarda yapınca, konserin temposu düştü. Aisha Morris, Stevie'nin kızı, da bir parça söyledi babası piyanoda eşlik ederken. Soyadı Morris, çünkü Stevie'nin asıl ismi Stevland Hardaway Morris. Vokalinden etkilenmedim kızının. Wonder ise malum, müthiş bir vokalist ve performer, hala ses renginden bir şey yitirmemiş. Elbette, 70’lerde izlemeyi tercih ederdim. Seyirciye çok fazla tekrar yaptırdı. “Love, you don’t talk about it, you gotta be about it” cümlesini defalarca kızlı erkekli gruplara ayırarak söyletti. Fazlaca seyirci katılımı, bizim gibi Wonder şarkılarını canlı dinlemeye aç bir kitle için animasyon gibi oldu. Fazla sayıda cover, kızını erkenden sahneye çağırması, seyirciye bol tekrar yaptırması bence konserin zayıf yanlarıydı.

 Konseri, V.I.P’den izlemek süperdi ama oradaki kitle sanki daha durgundu. Yine de RHCP konserine göre daha güvende hissetmek güzeldi. Konser bitti, alan tamamen boşalana kadar bekledik, bizim vip bölgesinde hala takılıyordu insanlar. Beleş içki var diye keyfi takılma sandım ama Stevie Wonder’ı beklediklerini düşünemedim. Bize Wonder ile tanıştırılma ihtimalimiz söylendi ama alan boşalınca umudu kesip çıktık ve taksiye bindik babamla.
Bir telefon geldi ve Wonder ile tanışmak için kulise gidildiği haberi geldi, ne yazık ki fırsatı ucundan kaçırdık. İmza almak gibi dertlerim yoktur ama bir albümümü hediye etmek ve fotoğraf çektirmek isterdim tabii.

Another star, Happy birthday, Higher ground, If you really love me, Isn't she lovely, Master blaster, Overjoyed, Signed sealed and delivered, Sir Duke, superstition, The way you make me feel ve Imagine çalınan şarkılar arasında hatırladıklarım. Tabii en unutulmaz şarkıları olan You are the sunshine of my life ve I just called to say i love you’yu da çaldı. Happy Birthday’i çalması müthiş denk geldi, tam da yeğenim Ozan’ın 1. yaş günü olduğu için, abime telefon açmayı akıl ettim, bir şekilde dinletmeye çalıştık. Dilek : Müzik delisi bir yeğenim olsun…

RHCP konserinde Santralistanbul ve Eyüp yollarında işkence çekmiştik oysa Maçka Küçükçiftlik Park, çok merkezi olduğu için ve RHCP’deki kadar devasa bir kalabalık olmadığı için daha rahattık. Aslında çok kalabalıktı ama RHCP’de yüz bine yakın insan vardı.
Tamamen izdihamdı RHCP konseri ve merkezi bir yer değildi, eve dönmek ızdıraptı.
Wonder’da ise elimizi kolumuzu sallayarak, huzurla çıktık alandan.

Taptığım biri isim olmadığı sürece, Santralistanbul türü yerlere gitmem mümkün değil artık.
Makul mekanlar istiyor insan. Altyapısı olan ve şehir merkenize yakın. Tanışma fırsatını ucu ucuna kaçırmış olsak da, Wonder’ı dünya gözüyle izlemek harikaydı. Tanıdığım en büyük Stevie Wonder hayranı , Açık Radyo DJ’i dostum Tim Hallam da konserdeydi ama görüşemedik konserde. İyi ki konsere gittim dedirtti sonuçta Wonder.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

İki İngiliz dost ile RHCP konseri maceram :


İki İngiliz dost ile RHCP konseri maceram :
16 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

RHCP konserine iyi ki gittim diyorum. Hayatta en az bir kere sahnede izlenmesi gereken bir gruptu benim için. Epeyce işkenceye katlandık ama Açık Radyo’dan dostlarım Tim Hallam ve Steve ile zaman çok keyifli geçti. İki adet body-guard’ım vardı hem. Konserden birkaç saat evvelki radyo programımı RHCP grubuna ayırdım. Yayında çaldığım çoğu parça, sahnede de çalındı :  Higher Ground, Under the Bridge, Californication, Scar Tissue, Give it Away, Road Trippin, By the Way, Can’t Stop vesaire… Tamam, kabul : Türkiye, henüz büyük konser organizasyonlarında çuvallayabiliyor. Pozitif’in seçtiği yerle mi ilgili bilemiyorum ama Santralİstanbul’da binlerce kişiyi ağırlamak, giriş ve çıkışlarda sorun yarattı. Saatlerce beklenen kuyruklar, çıkışta 2 saat yürüdükten sonra araç bulabilmek gibi dertler… İngiliz dostlarım, medeni bir ortamdayız sanarak getto sokaklara girip oralarda taksi beklememizi önerdiler. Deli misiniz diyemedim ama onları, Bilgi Üniversitesi kampüsü önüne sürükledim ve orada çimlerde beklememizi önerdim. İki İngiliz ve ben, resmen kaybolmak üzereydik. Eyüp’ün arka sokaklarında bir iki saat yürüdük.

Gitarist, iskemlede oturarak çaldı gitarını, sanırım bir sağlık problemi vardı. Türk bayrağı olan t-shirt giymişti. Davulcu zaten hep aynı kıyafetle çıktığı için şaşırtmadı ,tek fark, t-shürtündeki türk bayrağı sembolüydü onun da. En ucuz bilet, 1 km. uzaktan konseri izlememize sebep oldu ama dev ekran, ambiyans ve çimlerde oturabilmek, büfeye ve mobil tuıvaletere yakın olmak , işimize yaradı. Önlerde olsak, kafalardan bir şey göremezdik. Tim de, ben de, bu konuda  aynı fikirdeydik. Tuvaletlerin tepesinden, ağaçların dallarından konseri izleyenler vardı, güldük. Bir ara Tim ile iddiaya girdik, şimdi Californication başlayacak dedim ve ben kazandım iddiayı. Gitarist beyaz Gretsch’i aldığında hep o şarkı başlar. Flea ile önce bir jam yaparlar sonra şarkıya girerler. Live DVD’lerden ezberledim. Flea’nın veda selamı da güzeldi. Konserin başında ve sonunda , kafaları güzel ve sadece takılıyorlar yani spontane çalıyorlar gibi geldi ve endişelendim ama sonra tüm hit’leri ard arda çaldılar.

Grubu kısaca tanıtalım :
“Red Hot Chili Peppers (RHCP), 1983 yılında kurulmuş; funk, punk ve metali harmanlayarak müzik yapan ABD'li bir gruptur. Grubun kurucuları Anthony Kiedis, Micheal Balzary, Hillel Slovak ve Jack Irons'dır. İlk isimleri ‘Tony Flow And the Miraculously Majestic Masters of Mayhem’ olan grup, aynı yılın sonunda EMI plak şirketiyle sözleşme imzaladı. Daha sonra isimlerini Red Hot Chili Peppers olarak değiştirmişlerdir.
Grubun ilk albümü Red Hot Chili Peppers 1983 yılında gitarist Hillel ve davulcu Jack yerine Jack Sherman ve Cliff Martinez'in katkılarıyla yapılmıştır. Albüm büyük bir ticari başarı yakalayamasa da underground müzik çevresinde ses getirmiştir.
1985'de ise Hillel'in katılımıyla ve "Funk Tanrısı" George Clinton'ın prodüktörlüğüyle Freaky Styley piyasaya sürülmüştür. Daha sonra Jack'in de gruba dönmesiyle 1987 tarihli The Uplift Mofo Party Plan adlı albüm çıkmıştır.Albüm Billboard listelerinde 184. sıraya kadar çıkmıştır. Ancak 24 Haziran 1988'de Hillel'in aşırı dozda uyuşturucudan ölmesiyle grup dağılma noktasına gelmiştir. Bu dönemde Anthony Meksika'ya gitmiş, Jack ise gruptan ayrılmıştır. Anthony'nin dönüşü ve Flea'nın çabalarıyla gitarist John Frusciante ile davulcu Chad Smith gruba dahil olmuşlardır. 1989'da Mother's Milk adlı albümü çıkararak ilk altın plaklarını kazanmışlardır. Albümden çıkan ilk single "Knock Me Down" Hillel'in anısınadır.
1991'de ise Rick Rubin prodüktörlüğünde, RHCP'ın en çok ses getiren albümlerinden biri olan Blood Sugar Sex Magik piyasaya çıkmıştır. Albümde yer alan "Under The Bridge" Amerika listelerine iki numaradan giriş yapmıştır, "Give It Away" ise gruba En İyi Hard Rock Parçası dalında Grammy kazandırmıştır.
Uyuşturucuya bulaşan John Frusciante 7 Mayıs 1992'de stres ve yorgunluk bahanesiyle grubu terk etmiştir. John 1994'de ilk solo albümü olan Niandra Lades And Usually Just A T-shirt 'ü ve 1997'de Smile From The Streets You Hold 'u çıkarmıştır.
Bu arada RHCP yoluna devam etmiştir. 1994'de gruba John'un yerine Jane's Addiction ve Porno For Pyros gibi grupların gitaristi Dave Navarro katılmıştır. 1995'de ise Navarro ile birlikte One Hot Minute adlı albümü piyasaya sürmüşlerdir.“One Hot Minute” tüm Dünya’da 5 milyon kopya satarak, 4 numaradan girdiği Amerika listelerinde 55 hafta boyunca yerini korudu.
Ancak 1998'de Dave Navarro grubu terk etmiş, John Frusciante geri dönmüştür. Frusciante'nin dönüşüyle, 1999 yılında prodüktörlüğünü Rick Rubin'in yaptığı Californication albümü çıkmıştır. Bu albüm Blood Sugar Sex Magik 'in soundundan uzak olsa da çıkan ilk single "Scar Tissue" uzun süre ilk onda kalmıştır. Grup 2000 MTV Video Müzik Ödülleri'nde "Videoda Öncü Grup Ödülü"nü kazanmıştır. Californication 'ın videosu "En İyi Yönetmen" ve "En İyi Sanat Yönetmenliği" ödüllerini kazanmıştır. Bu arada John üçüncü solo albümü olan To Record Only Water For Ten Days 'i çıkarmıştır. 2002'de ise Californication 'a benzese de bazı farklılıklar taşıyan By The Way piyasaya çıkmıştır. Albümde yer alan "On Mercury" adlı parça grubun ilk ska denemesidir.
2004 yılında RHCP, “Live in Hyde Park” adlı ilk konser albümünü piyasaya sürdü. Albüm, Londra’daki Hyde Park’ta sahne aldıkları üç gecenin kayıtlarından oluşurken, grup bu üç gecelik konser dizisinden 17 milyon dolar kazanarak bir rekora imza atmayı başardı.
Grubun en son çıkan albümü ise yine Rick Rubin'in prodüktörlüğündeki Stadium Arcadium'dur. Blood Sugar Sex Magik 'in de kaydedildiği stüdyoda kaydedilen albümün çıkış parçası "Dani California"dır. En son klibini çektikleri parça "Tell me Baby" dir. Albümden çıkan üçüncü single "Snow(hey oh)" 4. parçasıdır. 20 Kasım 2006'da piyasaya çıkacak single'la birlikte parçanın Tony Kaye tarafından yönetilen videosu da yayınlanmıştır. Mtv Awards'a da aday olarak gösterilmiştir.
Ayrıca bu single lar dışında klibi yayınlanan diğer Stadium Arcadium parçaları "Desecration" Smile ve "Hump de Bump" dur Grup kendilerine daha çok zaman ayırmak için kısa bir süre müziğe ara vermiştir. Anthony ve Flea Çocuklarıyla ve hayatlarıyla ilgilenirken, Chad Bir Caz grubuna girmiştir. John ise solo çalışmalarına devam etmektedir.
John Frusciante 16 Aralık 2009 tarihinde gruptan ayrılmıştır. 2 Ocak 2010 tarihinde ise onun yerini Josh Klinghoffer almıştır.
Grup 10.stüdyo albümleri olan I'm With You'yu 30.08.2011 tarihinde yayınlamıştır.”

Bir dahaki dfelice konserlere. Bu gece Stevie Wonder’a gideceğim nasipse ve bu yazı yayımlandığında izlemiş olacağım kendisini. O konserden de bilgiler aktarırım.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

EYLÜL’ÜN GELİŞİ


EYLÜL’ÜN GELİŞİ
9 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

Eylül ayı, 1 Eylül’ün denk geldiği Cumartesi günü, ferah başladı. İlkbahar’dan kalma bir hava vardı sanki. Elmadağ caddesi, büyülüydü. Yayını beklerken bir kafede oturdum ve ağaçlıklı caddeyi seyretmek huzur verdi. Aslında sabah çok ağlayarak başlamıştım güne. Sezen’den Hayır adlı şarkının etkisiydi herhalde… Ama Harbiye’ye vardığımda bir huzur kapladı içimi. Sebepsiz bir huzur… Radyoda, Mike and The Mechanics çalarak, çok iyi bir seçim yaptığımı fark ettim. Şarkıları, çocukluğumu etkilemiş, hem hüzün hem pozitif enerji veren, kaliteli pop rock. Sözleri de sosyolojik, felsefik ve ileriye bakan türden. Asla karanlık değil… Eylül, umutlarla başladı ya da başlamalı. Başka türlü ayakta nasıl durabilir insan?

Yoğun bir hafta oluyor. 5 Eylül Çarşamba akşamı Açıkhava’da Sezen Aksu konserine gittim. İzlediğim ilk Sezen Aksu konseriydi. Gündemdeki karanlık yüzünden elbette, konser kasvetli başladı ama sonra öyle bir sardı ki şarkılar ve Sezen’in enerjisi, ruhumun dört bir yanını…. Konserden çıktığımda, epeyce sarmıştım yaralarımı… Sanki ruhsal bir yoldaştı seslenen… Terapistimiz oldu Sezen o gece… Kendi kalbindekileri ucundan kıyısından dökerken, hayata şarkı yazarak tutunduğunu anlatırken, manevi bir güç verdi, bu çok barizdi…

8 Eylül RCHP yayını yapıp oradan doğruca Santral İstanbul’a gitmeyi umuyorum, RHCP’yi sahnede izlemek için. Bu yazı yayınlandığında, umarım ki konseri izlemiş olurum. Yazıyı önceden gönderdiğimiz için, konser heyecanındayım henüz. RHCP’nin sahnesinin müthiş olduğunu ve hatta en temel başarılarının bu olduğunu , koyu RHCP fanları bilir. Son üç albümlerinde zaten daha melodik bir tarza yönelip, şöhretlerini daha da globalleştirdiler. Rap, punk ve en önemlisi funk ağırlıklı müzikleri, melodiye evrildi.

Yelken yapılabilecek havaların son demleri mi derseniz, İstanbul bu, hiç belli olmuyor. Kasım ayında başladığımı düşünürsek.. Epeyce ara verdim gibi oldu ama elbette ki devam edecek.

Sezen Aksu konserine dönersek, en sevdiğim şarkısı “Haydi Gel Benimle Ol” u söyledi ya, daha ne isterim... “Unuttun mu Beni” nin demo haline bayılıyorum… Tam doğru olmasa da, kabaca bir şarkı listesi yazdım konserde . Bazilari Medley olarak kısa geçildi (sonlardaki şarkılar). Seyirciye selam verirken, Arkadaş’ı söylemeleri , harika bir sürprizdi.
       Birinci Yarı :
  1. Gulumse
    2. Tanrının gözyaşları
    3. El gibi
    4. Erkek guzeli
    5. Şinanay
    6. Gidiyorum
    7. Değer mi?
    8. Dedikodu
    9. Geri dön
    10. Adı bende saklı
    11. Kahpe Kader
    İkinci yari
    1. Son sardunyalar
    2. Yaz
    3. Hadi bakalim
    4. Seni İstiyorum
    5. Vay
    6. Ünzile
    7. Ne kavgam bitti ne sevdam
    1. Kaybolan Yıllar
      9. Hata
      10.biliyorsun
      11. Sen Aglama
      12. Geri dön
      13. Beni Unutma
      14. Haydi gel benimle ol
      15. Unuttun mu beni
      16. Arkadaş (orkestrayla kapanış selamı verirken )

Hayatında en az bir Sezen konserine şahit olmalı insan… En az…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com



4 Eylül 2012 Salı

RHCP ve Kings of Convenience konserlerine az kala :



RHCP ve Kings of Convenience  konserlerine az kala :
 2 Eylül 2012 BirGün Pazar Eki

Yaşam enerjisi veren ve bas gitaristlerinin stilini çok sevdiğim, konser DVD’lerine doyulmayan, vokalisti Antony Kiedis’in otobiyografisini İngilizceden birkaç günde heyecanla okuduğum grup… Konser kaçmaz diyerek bileti aldım. 8 Eylül’deki konser Santral İstanbul’da… Dilerim radyo yayınım sonrasına denk gelen konser, olaysız geçer. Nedense kendimi böyle dev konserlere gitmek  için yaşlı hissediyorum , belki de çok olaylı bir ortamdayız ondan. Açık Radyo’da grubun en sevdiği şarkıları çaldım, Mojo dergisi seçkisinden. Fun’un devlerinden, punk’a epey eklektik bir listeleri var.
Red Hot Chili Peppers (RHCP), 1983 yılında kurulmuş; funk, punk ve metali harmanlayarak müzik yapan ABD'li bir gruptur. Grubun kurucuları Anthony Kiedis, Micheal Balzary, Hillel Slovak ve Jack Irons'dır. İlk isimleri ‘Tony Flow And the Miraculously Majestic Masters of Mayhem’ olan grup, aynı yılın sonunda EMI plak şirketiyle sözleşme imzaladı. Daha sonra isimlerini Red Hot Chili Peppers olarak değiştirmişlerdir.
Bana huzur veren grup ise akustik ikili Kings of Convenience. Misread şarkısını arka arkaya kaç kere dinlediğimi sayamam ve Riot on an Emty Street, en sevdiğim albümleri…
Norveç'li yaşıt ikili, 2000’lerin başından beri çıkardıkları 3 albümle müzik otoritelerinin dikkatini çekmeyi başardılar. Şarkıları beraber yazıp söyleyen Erlend ve Eirik, Kings of Convenience projelerinin yanısıra birçok yan projede de çalışıyorlar. Özellikle Erlend OyeWhitest Boy Alive grubuyla da başarı basamaklarını hızla çıkmakta.

Kings'in ilk albümü olan Quite is the new loud (2001) prodüktörlüğünü aynı zamanda Coldplay için de çalışan  Ken Nelson yapmış. Albüm büyük başarıya imza atarak, ikilinin geniş kitlelerce tanınmasını sağlamış. Albümün başarısının ardından ikili albümün remix versiyonunu da yayınlayarak Versus (2001) adını vermiş.

Erlend'in Dj Kicks serisine katkıda bulunması, bu sürecin içine Unrest isimli solo albümünü de sıkıştırması da işin cabası.

İkili ikinci albümleri olan Riot on an Empty Street'i 2004 yılında yayınladılar. İlk albümdeki müzikaliteyi aynen korumayı başaran müzisyenler, meraklı takipçilerinin yüreğine su serperek yakın gelecekte İskandinav popunun fenomenlerinden olacaklarının sinyallerini verdiler.

İkili resmi internet sitelerinden yeni albümlerini Ekim 2009 tarihinde yayınlayacaklarını duyurdu. Ekim 2009 yılında Declaration of Dependence yayınlandı. 10-14 nisanda Babylon konserleri ertelenen grup, 26-27-28 Eylül tarihlerinde  konserler verecek.

İki yabancı isim saydım ama başlığa koymadığım ve belki daha sonraki yazımlarımdan birinde bahsedeceğim iki de yerli konserin heyecanını taşıyorum : Sezen Aksu ve İlhan İrem. (tarih sırasıyla yazdım.) Zira iki büyük ismi de, ilk kez canlı izleme şansına erişeceğim. Çok eski zamanlarına da denk gelmek isterdim.

Yaralı ruhua biraz olsun, şerbet vermek lazım diye düşünüyorum. Konserlere gitme ve kalabalık konusunda, eski şarjım olmasa da, şifaya ihtiyacım var galiba…
Elbette ki müthiş konserler olacağını umuyorum… Ruha , bir yardım eli uzatan türden…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

ELLIOT SMITH : Kırılgan sesli Ozan



ELLIOT SMITH : Kırılgan sesli Ozan
26 Ağustos 2012 BirGun Pazar Eki

Geçen gün radyo programımı Elliot Smith’e ayırdım ve müthiş kapaklı, New Moon albümünden parçalar çaldım. Ek olarak, Good Will Hunting (Can Dostum) filminin harika şarkısı Angeles ile programa giriş yaptım. Bu yazımda, Elliot’un kısa ama üretken yaşamına değinmek istiyorum :

“1969 senesinde Nebraska'da dünyaya gelen Amerikalı indie rock müzisyeni Steven Paul 'Elliott' Smith, ailesinden kaynaklanan sorunlardan dolayı oldukça zorlu bir çocukluk dönemi geçirdi. 10 yaşındayken gitar çalmayı öğrenen Smith, aynı zamanda "Fantasy" adlı ilk bestesini hazır hale getirdi. Küçük yaştan itibaren The Beatles, Bob Dylan, KISS, The Clash ve Elvis Costello gibi isimleri dinlemeye başlayan sanatçı, 14 yaşındayken Oregon'a taşındı. Lisedeyken 'Stranger Than Fiction' adlı gruba katılan müzisyen, aynı zamanda kendisine artık Elliott olarak hitap edilmesini istiyordu.

 1991 senesinde öğrenim gördüğü ünversiteden felsefe ve politika bilimi diploması alan Elliott Smith, üniversite dönemi sırasında 'Heatmiser' adlı garage punk grubunu oluşturdu. Grupta Smith dışında Neil Gust, Brandt Peterson, Tony Lash ve Sam Coomes bulunurken, grup 1992 senesinde "The Music Of Heatmiser" adlı EP'yi yayımladı. 1993 senesinde "Dead Air" adlı ilk albümünü Frontier Records etiketiyle piyasaya süren beşli, 1994 senesinde "Yellow No. 5" adlı EP'yi ve "Cop And Speeder" adlı 2. albümünü müzikseverlere sundu. Bu sırada Virgin ve BMG gibi önemli plak şirketleri Smith ile irtibata geçerken, sanatçı ilk solo albümünü yayımlamak için Cavity Search Records adlı plak şirketiyle anlaştı.

1994 senesinde "Roman Candle" adlı ilk solo albümünü piyasaya süren Elliott Smith, albümün içerisinde daha önceden hazırlamış olduğu bestelerine yer verdi. Albümün sözlerinde depresyon, uyuşturucu bağımlılığı ve ihanet gibi konuları işleyen Smith, albümün soundunda genelde akustik gitarını kullandı. İlk solo konserini aynı senenin sonuna doğru gerçekleştiren sanatçı, bu performans sonrasında bir başka indie rock müzisyeni Mary Lou Lord ile irtibata geçti ve sanatçıyla birlikte ufak çaplı bir Amerika turnesine çıktı.

 1995 senesinde kendi ismiyle aynı ismi taşıyan 2. solo albümünü Kill Rock Stars adlı bağımsız plak şirketinden yayımlayan Elliott Smith, albümde Spinanes grubunun vokalisti Rebecca Gates ve Heatmiser grubundan arkadaşı Neil Gust'ı konuk müzisyen olarak davet etti. Albüm sound olarak ilk albüme benzerken, albümde yer alan "Needle In The Hay" gibi parçalar, Smith'in uyuşturucuyla olan problemlerini gözler önüne seriyordu.

 1996 senesinde grubu Heatmiser ile "Mic City Sons" adlı albüme imza atan Elliott Smith, albüm sonrasında grupla birlikte bir performans gerçekleştirdi ve grup bu konser sonrasında dağılma kararı aldı. Aynı sene Jem Cohen adlı yönetmen, Smith'in parçalarını kaydederek "Lucky Three: an Elliott Smith Portrait" adlı kısa filminde kullanmak istediğini belirtirken, film 1997 senesinde yayımlandı. Aynı zamanda "Either/Or" adlı 3. solo albümünü Tom Rothrock ve Rob Schnapf prodüktörlüğünde yayımlayan sanatçı, albümdeki her enstrümanı kendisi çaldı. Albümde korku, Tanrı, ölüm ve varoluş konularını işleyen müzisyen, albümün ismini Soran Kierkegaard'ın aynı isimli felsefe kitabından etkilenerek koydu.

1997 senesinde Gus Van Sant'in filmi "Good Will Hunting"in müziklerini Danny Elfman ile hazırlayan Elliott Smith, 1998 senesinde ilk kez bir televizyon programına katılarak film için hazırladığı "Miss Misery" adlı parçasını performe etti. Bu parçayla Oscar'larda "En İyi Film Müziği" kategorisinde aday olarak göserilen Smith, tören gecesine katılarak parçasını burada da çaldı. Aynı sene The Beatles'ın "Because" adlı parçasını baştan yorumlayan sanatçı, bu parçayla Sam Mendes'in Oscar ödüllü filmi "American Beauty"nin soundtrack'inde yer aldı.

1998 senesinde DreamWorks Records ile anlaşmaya varan Elliott Smith, aynı zamanda oldukça önemli bir depresyon dönemi içerisine girmişti. Senenin sonuna doğru "XO" adlı 4. solo albümünü Tom Rothrock ve Rob Schnapf prodüktörlüğünde piyasaya süren Smith, albümün soundunda ilk 3 albümden farklı olarak nefesliler ve yaylılar gibi değişik enstrümanlara bulundurdu. Albümde yer alan "Independence Day" adlı parçada ilk kez bir davul sample'ı kullanan sanatçı, albümden "Waltz #2 (XO)" ve "Baby Britain" adlı parçaları single olarak yayımladı.

2000 senesinde "Figure 8" adlı 5. solo albümünü yine Tom Rothrock ve Rob Schnapf prodüktörlüğünde müzikseverlere ileten Elliott Smith, albümde 1960'ların grupları The Kinks, The Beatles ve The Zombies'in soundundan etkilendiğini belli ediyordu. Albümden "Happiness" ve "Son of Sam" parçaları single olarak yayımlanırken, albüm sonrasında Smith, albümün tanıtımı için Amerika'da konserler gerçekleştirmeye başladı.

 2001 ve 2002 senelerini yaşadığı uyuşturucu problemleri yüzünden hayli zor geçiren Elliott Smith, en son 2003 senesinin Ağustos ayında "Pretty (Ugly Before)" adlı parçasını single olarak piyasaya sürdü. Steve Hanft'ın "Thumbsucker" adlı filmi için "Let's Get Lost" adlı parçasını ve Big Star'ın "Thirteen" ile Cat Stevens'ın "Trouble" parçalarını baştan yorumlayarak kaydeden Smith, ne yazık ki 21 Ekim 2003 tarihinde kızarkadaşı tarafından evinde ölü olarak bulundu. Sanatçının ölüm nedeni intihar olarak belirtilse de bazı hayranlar hala durumun böyle olmadığını düşünüyor.

 Elliott Smith'in ölümünün ardından Amerika, İngiltere ve İzlanda'da anma konserleri düzenlenirken, sanatçı için şu ana kadar birçok beste yazıldı ve şarkıları baştan yorumlandı. Smith'in 2001 senesinde kayıtlarına başladığı 6. solo albümü "From a Basement of Hill", sanatçının ailesinin öncülüğüyle, 2004 senesinde Rob Schnapf ve Joanna Bolme prodüktörlüğünde hayranlara sunuldu. Sanatçının kaydetmiş olduğu birçok karanlık temalı şarkı albüm içerisinde yer almazken, bu durum müzisyenin bazı hayranlarından tepki topladı.

En son 2007 senesinde "New Moon" adlı 2 CD'lik derleme albüm, Kill Rock Star etiketiyle müzikseverlere sunuldu ve albüm içerisinde Elliott Smith'in 1994 - 1997 dönemi arasında hazırlamış olduğu demo parçalarına ve b-side'lara yer verildi. Ayrıca, bir süre önce piyasaya sürülen "Elliott Smith" adlı kitap sanatçının resimleri, orijinal el yazmaları ve yakınlarının görüşlerinden oluşuyor.”

Bir tane de olsa, orijinal Elliot Smith albümü alın, pişman olmazsınız, özellikle akustik gitar tınılarını ve folk ruhunu seviyorsanız… Kırılgan sesli bu ozanı dinlemelisiniz…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Janis Joplin Melankolisi…



Janis Joplin Melankolisi…
12 Ağustos 2012 Birgun Pazar Eki

Geçen hafta Janis Joplin şarkıları çaldım radyoda. Muazzam bir vokal… Aşk acısını , öfkeyi , haykırışı , sevgisiz bir dünyaya hapsolmuşluğun sıkıntısını bu kadar mı iyi anlatır bir ruh….
Biyografisi okunmalı, kısa da olsa… Bugün, biyografisinden alıntıya yer vermek isterim :

“19 Ocak 1943 tarihinde Port Arthur, Teksas'ta, çalışan bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir rafineri kasabasında büyüyen Janis, yeni tanıştığı herkes tarafından sıradışı biri olarak nitelenirdi. Gençlik yıllarında sanatçı kişiliğini farkeden ailesi, onu bu alanda kendini geliştirmesi için teşvik etti. 14 yaşına geldiğinde toplum tarafından sıradışılığı yüzünden dışlanmaya başlayan Janis, kendini müziğin ve sanatın içinde gizlemeye karar verdi. 18 yaşına geldiğinde, Teksas'taki birçok yerel klüpte sahne almaya başladı. Daha sonraları blues müziğine olan ilgisinin tükendiğini düşünerek, Lamar State College of Technology'e girdi. 1963 yılında okulunu bıraktı ve müzik kariyeri üzerine yoğunlaşmaya karar verdi.
1963 yılında otostopla geldiği California Dreamin'da hippi hareketine dahil oldu. Kısa zaman içinde San Francisco ve Venice Plajı'ndaki kafe ve klüplerin ayrıcalıklı bir müdavimi haline geldi. California'da geçirdiği iki yılın ardından kontrolünü büyük oranda kaybeden Janis, alkol ve amfetamin kullanmaya başladı. Bu gidişe dur demek için Port Arthur'a geri dönerek, ayrıldığı okuluna yeniden kaydoldu. Okulunda çok başarılı olmasına rağmen, bu doğrultuda gelişmekte olan hayatından hiçbir zaman memnuniyet duymadı.
Janis, küçük kasaba yaşamına ayak uyduramayacağını anlar anlamaz California'ya geri döndü. Burada, arkadaşı ve menejeri olan Chet Holmes tarafından Big Brother and the Holding Company adlı bir gruba solist olması için önerildi. Bu grupla çalışmaya başlayan Janis, 1967 yılında sahne aldıkları Monterey Uluslararası Pop Festivali'nde, bir blues klasiği olan "Ball and Chain" ile izleyenleri büyüleyerek, grubun ilgi odağı olmasını sağladı. Bu performans sonrasında aldıkları albüm teklifini geri çevirmeyen grup, 1968 yılında ilk albümünü yayınladı.
1968 yılında, grubun menejerliğini üstlenen Albert Grossman, Columbia Records plak şirketiyle bir anlaşma imzalamayı başardı ve aynı yıl grubun "Cheap Thrills" albümü bu şirketin etiketi ile yayınlandı. Bu albümde, "Piece of My Heart", "Ball and Chain" ve "Turtle Blues" gibi klasikleşmiş blues şarkılarının canlı versyonları da yer almaktaydı. Bu albümün başarısı sayesinde sekiz hafta boyunca listelerde üst sıralarda kalmayı başaran grubun adı artık "Janis Joplin with Big Brother and the Holding Company" olarak anılmaya başladı.
Arka arkaya gelen büyük başarılar, grubun uyuşturucu ve alkolle olan bağını daha da arttırdı, sıklıkla pahalı uyuşturucularla yapılan alemler grubun performansını ve iş ilişkilerini kötü yönde etkiledi. 1968'in sonunda, Big Brother and the Holding Company son bir performans gerçekleştirdikten sonra dağıldı.
Sonraki sene kariyerine tek başına devam etme kararı alan Joplin, 1969 yılının Haziran ayında gerçekleştirilen Woodstock festivalinde sahne alarak yeniden büyük bir beğeni toplamayı başardı. Blues'un yanında caz müziğine de herzaman ilgi duymuş olan Joplin, aynı yıl "The Cozmic Blues Band" i kurdu ve "I Got Them All' Kozmic Blues Again Mama!" albümünü yayınladı.
Kazandığı başarılarla birlikte artan stresini bastırmak isteyen Joplin, eroin kullanmaya başladı ve kullandığı diğer uyuşturucuların ve alkolün miktarını gün geçtikçe arttırdı. 1969 yılının sonunda bu gidişatının doğru olmadığını farkederek tüm bağımlılıklarına son verdi ve yeni bir başlangıç yapmak için "The Full Tilt Boogie Band" adlı grubu kurdu.
1969 yılında, "Pearl" albümün kayıtları için stüdyo çalışmalarına başladı ancak, ihtiyaç duyduğu ilhamı bulmak için yeniden eroine başvurdu. 4 Ekim 1970 günü, henüz 27 yaşındayken, Los Angeles'taki Landmark Motor Hotel'de aşırı dozda eroin yüzünden hayatını kaybetti.
Ölümünün ardından yayınlanan albümünde yer alan "Me and Bobby McGee" ve "Mercedes Benz" gibi şarkıları ile haftalarca listelerde üst sıralarda yer aldı.
Janis Joplin, yaşadığı zamanda olduğu gibi günümüzde de, gelmiş geçmiş en iyi kadın blues şarkıcılarından biri olarak kabul edilmektedir.”

Bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki : İyi ki bir Janis geçmiş bu dünyadan. İyi ki bir Amy Winehouse da geçmiş. Haftaya da Amy’den bahsederiz belki… Melankolik sesleri daha iyi tanımalı…

Ece Dorsay

Kelimelerin Döküldüğü Yerde
5 Ağustos 2012 BirGün Pazar Eki 

Kelimelerin döküldüğü yerde, şifa geliyor mu acaba ruha? Kayıp ruhların, selamlaştığı sanal dünyada, gerçekliğinden kopmuş insanların kalp atışlarına maruz kalmak zor kimi zaman…
Sevginin, dostluğun, insanlığın yavanlaşarak kaybolduğu çizgisel bir daire. Her gün tekrarlarla yaşayan insancıklar. Kendi tekrarlarında kaybolan, nereye ve neye imza attığını bilmeyen, çaresizce, bilinçsizce yalpalanan ruhlar. Kimsenin birbirine hayrı kalmadığı gibi, tek verecekleri şey, zarar olan ruhlar. Bu yüzden işe, hobiye, uğraşlara sarılmak gerekiyor bu zamanda. İnsan odaklı bir çağda değiliz. Para veya genel kapsamda maddiyat odaklı bir çağdayız. Maddiyatın dibine vurulan bir ortamdayız. Dışarıda şimşekler çakıyor. İyi de geliyor ilk kez ruhuma. Tüm manasızlıkların orta yerine çakan şimşek, biraz olsun yeniden başlama gücü verebilir insana. İnsanlığın öldüğünü bilmem kaçıncı darbeyle anlıyorsunuz. İnanmak istemeyene anlatıyorlar : Tekmeleyerek dallarınızı, ezerek çiçeklerinizi.

Zarafet, incelik diye bir kavramın varlığı kalmamış. Nasıl göründüğünüze bakıyorlar. İyi görünmek çok kolay kimi için. Gerçekten yaptıklarınıza değil onları nasıl sunduğunuza, reklame ettiğinize bakılan bir çağdayız. Duyarlılıkların, pazarlandığı bir sanal ortamdayız. Kimse, gerçekten kendini taşıyamıyor. Kendi hissettiklerinin, inandıklarının arkasında duramıyor insan. Çok fazla çıkarı var. Çok fazla endişesi var. Kaybetmek istemediği çok fazla çürük elma var. Çağımızın insanı, siyasi görüşlerini savunurken, kendini gizliyor. İnsanın faşizme olan daimi öfkesi, kendi içinde gizlediği faşistle savaşı olabilir mi?  Dışavurarak, idealizmi öven söylemlerin sahipleri, kendi hayatlarında ne kadar idealist acaba? Hümanizm çığırtkanlığı yapanların, kalpleri taşla dolmuş, çok ironik… İnsanlıktan durmadan bahsedenlerin, insanlara tahammülsüz olmasına ne demeli? Ben öğrendim : İnsanların yaptıklarına bakıyorum artık, söylediklerine değil. Geç öğrendim belki bunu… ama yaptıkları derken sadece kariyer anlamında değil, iş anlamda değil. İnsanlara olan tavrına bakıyorum, tutarlı mı diye bakıyorum.

Kısacası insanlar, metaforik olarak, üzerlerine giydikleri kıyafeti ve taktıkları maskeyi ne kadar kendilerine uydururlarsa o kadar başarılı oluyorlar diğerlerini kandırmakta. Ruhunuzu, kalbinizi, inandıklarınızı göğsünüzde taşıyorsanız vay halinize. Ya çocuk muamelesi, ya saf muamelesi, ya da dışlanmaya maruz kalma. Bu paranoyak ortamda zaten sanal iletişim hiç tarzım değil ama buraya hapsettiler hepimizi. Başka tür iletişime kapalı milyon insan var mıdır?

Kelimeler, cümleler, paragraflar… Ne yazsak, ne desek, tam olarak ifade edemiyorlar parçalanmışlığımızı…  Hapsolduğumuz bu tüketim dünyasının içinde, ürettiklerimiz kuş yemi kadar değer görüyor ama bizim gibiler inatla devam ediyor çünkü başka bir varoluş biçimi bilmiyoruz, tanımıyoruz. Sürekli tüketerek yaşamak, eksik yaşamaktır. Hatta her gün biraz daha eksilmektir. Gerçekten üretimle uğraşan, kendini ve yaşamı yeniden üreten biri anlar bunu. Aslında üretmek sadece sanat veya işten ibaret değil. Hayatı daha manalı kılmak için, güzel bakış açıları üretmek en zoru. Bu bakış açısıyla daha verimli oluyor zaten insan. Bu karanlık çağda da, üretime dayalı bakış açısını içselleştirip, tüm kötülüklere rağmen yürümek zor ama denemeye değer… Başka ne için dünyadayız ki zaten?

Ece Dorsay