Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

11 Mart 2013 Pazartesi

BirGün Gazetesi Gecesi –Kıyamet Günü ve Sezen Aksu Türkiye Şarkıları



BirGün Gazetesi Gecesi –Kıyamet  Günü ve  Sezen Aksu Türkiye Şarkıları
23 Aralık 2012 Birgün Pazar 

19 Aralık Çarşamba akşamı 20:00’da İstanbul Live’da dostlarla toplandık. BirGun Gazetesi gecesi için hepimiz oradaydık. Naim Dilmener, marşlar ve muhalif şarkılarla DJ setinin başındaydı, ben, Murat Meriç, Cüneyt Asi Duru, İlkay Akkaya, Uğur Biryol, Ferit Dalbudak, Ceren Candemir, Emrah Erdem, Tunca Tutkun, Mehtap Meral, Züleyha Doğanay, Fırat Özmen şenlikli bir masa oluşturduk. Elbette, ağır hüzün ve melankoli de vardı, nasıl olmasın? Nerdeyse her tarihe denk gelen bir karanlık var geçmişimizde. Bandista’dan Cem Karaca’ya, Ortaçgil’den İlkay Akkaya’ya , herkesi çarpan bir playlist dinledik. Bir ara, İlkay Akkaya sahneye çıkıp hepimizi epeyce etkiledi sesiyle. Dostumuz Züleyha’da, bir şarkı söyledi.

İstanbul Live’dan çıkıp, buz gibi havada donarak, fırtınada uçarak bir kafeye gittik, Cüneyt Asi Duru ve Fırat Özmen ile müzik sektöründen konuştuk türk kahvelerimizi içerken.

Maya takvimine göre Kıyamet Gecesi ise ayrı bir olaydı. Bu sayede bolca geyiğe maruız kaldık Twitter’da. Şirince’ye saklananlar sayesinde de bolca eğlence malzemesi çıktı bizlere.
Hoş yanı ise, dünya yıkılacak olsa son gecemde ne dinlerim diye düşündürtmesi oldu bana. Yabancı müzik ağırlıklı dinleyen biri olduğum halde Sezen Aksu’nun Türkiye Şarkıları’nı dinleyesim geldi bu sözde kıyamet gecesinde. Gerçekten müthiş bir konser DVD’si. Çift DVD’den oluşuyor 48’e yakın şarkı var ve farklı dillerde şarkılar var içinde… Bulunduğumuz coğrafyanın mozaiğini ve zenginliğini, kardeşçe, barışçıl bir tavırla anlatmak bu kadar güzel sonuç verebilir. Tabii müthiş bir orkestra ve korolar da cabası… Başa sarıp sarıp izlediğim şarkılar oldu : Bir Çocuk Sevdim, 1945, Geri Dön…

2002 yılında Sezen Aksu tarafından Türkiye’de konuşulan farklı dillerdeki şarkıların söylendiği dostluk ve barış konserleri dizisi “Türkiye Şarkıları” DVD olarak yayınlandı. 

İstanbul, Antalya, İzmir ve Brüksel’de gerçekleştirilen konserlerden seçme şarkılar, duygusal anlar ve Sezen Aksu konserlerinin olmazsa olmazı eğlenceli dakikalardan derlenen DVD’nin yapımcılığı İMAJ Prodüksiyon tarafından gerçekleştirildi.  

 Sezen Aksu’nun 2002 yılında İzmir Efes Antik Tiyatro, Antalya Aspendos Açık Hava Tiyatrosu, İstanbul Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu ve Belçika’nın Brüksel kentindeki Güzel Sanatlar Sarayı’nda “Avrupa Hareketi” kapsamında düzenlediği “Türkiye Şarkıları” konserdizisi DVD olarak yayınlandı. 

Gerçekleştirildiği dönemde Sponsor desteği olmadan sahne üstünde ve arkasında dev bir kadroyu bir araya getiren bu barış ve dostluk konserlerinde Sezen Aksu, 174 kişilik bir koro ile Türkçe, Ermenice, Rumca, İbranice, Arapça ve Kürtçe dillerinde şarkılar söylemişti. Sezen Aksu’ya konserlerde İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrası, Oniro Rum Müziği Grubu, Los Paşaros Sefaradis Musevi Müziği Grubu, Enderun Klasik Türk Müziği Grubu, Feriköy VartanantsErmeni Korosu ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Çocuk Korosu eşlik etmişti.  

Yapımcılığı İmaj Prodüksiyon tarafından yapılan ve 2 bölüm olarak hazırlanan Türkiye Şarkıları DVD’sinde bu unutulmaz konserlerden şarkılara, konserlerde yaşanmış duygu yüklü anlara ve Sezen Aksu konserlerinin vazgeçilmezi olan eğlenceli dakikalar yer verildi. 

Türkiye topraklarının ortak kültürünü sunmayı hedefleyen konserler için Sezen Aksu duygularını şu sözlerle dile getirdi: “Asırlardır birlikte yaşıyoruz. Bu olağanüstü topraklardan yükselen bütün sesler bir arada olsun, birlikte şarkı söyleyelim istedik. Çünkü bizim gerçeğimiz bu. Çünkü herkes var olmalı… Bunca insan tek bir ağızdan şarkı söylerken ortak duyguda ve kültürde kendiliğinden buluşuyor. Bu zorla ya da planlanarak doğacak bir uyum değil. Bu kadar insanı çok kısa sürede sorunsuz bir şekilde bir araya getirmek mucize gibi bir işti. Bir kez daha anladım ki evrenin kusursuz bir planlaması var ve buna müdahale etmek mümkün değil. Yani olması gereken, neolursa olsun oluyor…”

Duyurularımı yapayım : 9 Ocak Çarşamba 22:00’da Mask Live sahnesindeyim.
Türkçe  Elektronik Solo projemle. http://masklive.net/iletisim

Her Cuma ve Cumartesi 20:00’da ise Teras 6’da akustik projemle sahnedeyim ardımdan Yavuz Hakan Tok ve Elhan Tok, Cd’den Türkçe şarkılar çalacaklar.
Detaylar için :  http://www.teras6.com/
/
Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

THE CURE yani ŞİFA


THE CURE yani ŞİFA
16 Aralık 2012 BirGün Gazetesi Pazar Eki

Kendine özgü Gothic grup The Cure’dan bahsetmek istiyorum. Rashit’in lansman konserinden önce Murat Beşer, The Cure çalınca, Açık Radyo’da yaptığım The Cure özel programım aklıma geldi. Bu yazıda The Cure’un, genel olarak ruhunu sevdiğim olan 70’li yıllarda neler yaptığından kısacası temellerini nasıl attığından bahsedelim, değinelim :

The Cure 1970'lerin sonunda doğup, dünya çapında asıl ününü 80'lerin başında kazanan, müzik literatürüne ismini altın harflerle yazdırmış bir İngiliz alternatif rock grubudur. Grubun müzik tarzı efsanevi solisti Robert Smith'in ikonlaşmış dağınık saçı, kırmızı ruju, siyah göz makyajı, kasvetli ve melankolik şarkı sözlerinden dolayı gotik rock olarak da anılır.
The Cure'un efsanevi solisti Robert Smith yazdığı sofistike şarkı sözleri,deneysel müzik anlayışı ve kendine özgü vokal tekniğiyle diğer gruplardan ayrılarak kendisinden sonra gelen birçok alternatif müzik grubunu etkilemiştir.müzikal dehasının yanı sıra tiyatral görünümüyle de birçok gotik temalı çizgiroman ve filme de ilham kaynağı olmuştur.

1970'ler 

ilk grup 1972'de Crawley, Sussex (ingiltere)'de okul arkadaşları Robert Smith (piyano), Michael Dempsey (gitar), Laurence "Lol" Tolhurst (perküsyon), Marc Ceccagno (vokal) ve Alan Hill (bas gitar) arasında kuruldu.smith ayrıca The group adında başka bir okul grubu ve daha sonra abisi Richard Smith'in The Crawley Goat Band adlı grubunda çaldı.1976'da Marc Ceccagno yanına Robert Smith'i,Michael Dempsey ve o sıralar okumaya devam ettikleri tutucu St. Wilfrid's katolik okulundan iki arkadaşlarıyla birlikte Malice adlı bir grup kurdular.fakat yakın bir zamanda grubun kurucusu ceccagno gruptan ayrıldı.Böylece grubun geri kalan üyeleri Porl Thompson'ıda aralarına alarak o sıralar yükselişte olan punk rock akımının etkisinde easy cure adlı grubu kurdular,ancak grubun asıl başarısı birkaç başarısız vokal denemesinden sonra Robert Smith'in vokal'e geçmesiyle başladı.
Aynı yıl Easy Cure Hansa Records'la anlaşıp,müzik enstrümanları için harcıyacakları 1000 sterlin kadar bir para aldılar.Fakat 1978 yılının mart ayında grupla Hansa records arasında çıkan anlaşmazlıktan dolayı kontrakt iptal edildi.Nisanın sonlarına doğru ise Porl thompson gruptan atıldı ve geri kalan üçlü (Smith/Tolhurst/Dempsey) The Cure adıyla ilk konserlerini 18 mayıs 1978'de verdiler.Dokuz gün sonra The Cure olarak ilk stüdyo albümleri (27 mayıs) Sussex'teki Chestnut stüdyolarında kaydedildi ve demo kasetleri en ünlü müzik şirketlerine gönderildi.The Chestnut Recording grubun debut albumunu 2004'te Deluxe Edition olarak tekrar piyasaya sürdü.22 aralık 1978'de debut single'ları Killing an Arab piyasaya sürüldü,fakat hemen ertesinde,bu isim ırkçılığı destekliyor gerekçesiyle piyasadan toplatıldı.Halbuki parça Nobel ödüllü varoluşçu fransız yazar Albert Camus'un Yabancı(L'etranger) kitabından esinlenerek yazılmıştı.1979'da grup ırkçılığı reddeden bir sticker yapıştırılarak single'ı tekrar piyasaya sürdü.1986'da o güne kadarki single'larını topladıkları Standing on a Beach albümlerindede bu sticker'ı kullandılar.Ancak 2004'te basılan Three Imaginary Boys Deluxe Edition'da hassas gündemden dolayı bu şarkı albüme alınmadı.

Rock and Coke festivali’nde performanslarını kaçırdım, sanırım sahnede 3 saate yakın kalıp muazzam bir enerjiye hala sahip olduklarını ispatlamışlar. Kimiyse artık yaşlandıklarını söyledi ama Robert Smith bu, asla yaşlanmaz, en azından ruhu… Siyah lastik dev spor ayakkabılarını ve bol t-shirt’ü ile dar kotunu, kırmızı rujunu, kuş yuvası saçlarını, Friday I am in Love’daki parti hallerini unutmak ne mümkün ! Üstelik en klişe şarkı Cuma marşımız oldu ki ne sarsıcı bir imadır bu şarkıyı “it’s Friday, we’re all in love” diye yazanınki, güzel bir gece ertesi…

Ece Dorsay


10 Aralık 2012 Pazartesi

NICK DRAKE




NICK DRAKE
9 Aralık 2012 BirGun Pazar Eki

Bugünkü yazımı, gizemli ozan/şarkıcı ve müthiş bir akustik gitarist olan Nick Drake’in hayatına ayırmak istedim. Kısa bir hayatı oldu ama çok üretkendi. Sahneyi sevmedi. İçine kapanıktı. Gitardaki akortlama sistemleri mucizeviydi. Yaratıcılığı gerçekten destansıydı. Değeri sonradan anlaşılanlardan oldu çoğu gerçek sanatçı gibi… Jeff Buckley ve Nick Drake, gerçekten içimi burkan en sahici sanatçılardır. Nick Drake’in şarkıları, 70’lerin kült filmi Harold and Maude’un Cat Stevens’lı müziklerini örnek aldığını düşündüğüm Drivin Lessons filminde yer aldı.  Her iki filmde de, yaş farkını aşan sıra dışı birer aşk vardı.

Nick Drake’in biyografisi ilginç :

Haziran1948'de İngiliz bir ailenin çocuğu olarak Birmanya'da dünyaya geldi. Babası Rodney Drake, Birmanya'da bir ticaret şirketinde mühendis olarak çalışıyordu.1950 yılında ailesiyle birlikte Shakespeare'in de doğduğu yer olarak bilinen Warwickshire'a taşındı. Nick Drake'in ablası Gabrielle daha sonra televizyon ve sinema sektöründe ünlü bir oyuncu oldu. Erken yaşta annesinin etkisiyle müzik ile ilgilenmeye başladı. Çocukluk yıllarında daha çok klasik müzik dinlemiş ve tarzını oturtmasında etkili olmuştu. 1957 yılında Berkshire'da okula başladı. Beş yıl sonra ailesinin de eğitim aldığı Wiltshire'daki Marlborough College'dan mezun oldu.
Okul yıllarında spor ile ilgilendi. Okulun rugbi takımında yer aldı. Okul arkadaşları ve takım koçu tarafından oldukça yetenekli bulunuyordu. Okul orkestrasında piyano, saksafon çalıyor vokal yapıyordu. İlk gitarını 17 yaşındayken aldı. Phil Ochs, Beatles veBob Dylan hayranıydı. Amerikan halk müziğinin etkisinde kalmıştı. Drake'in eğitim hayatı iyi olmasına karşın okuldan uzaklaşmış ve kendini müziğe vermişti.
1966 yılında Cambridge Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı bölümüne girmeye hak kazandığı halde kabulünü geçiktirip, 1967 Şubatında Fransa'daki Aix-Marseille Üniversitesi'ne başladı. Üniversite yıllarında küçük kulüplerde müzik yaparak geçimini sağlıyordu. Arkadaşları ile kısa seyahatlare çıkıyordu. Yine aynı dönemde uyuşturucu ile tanıştı.
İngiltere'ye döndüğünde ablasının Hampstead'daki evine yerleşti. Ardından Cambridge'de eğitime başladı. Yerel kulüplerde ve kafelerde sahne almaya devam ediyordu. Fairport Convention grubunun basçısı Ashley Hutchings tarafından keşfedildi ve müzik kariyerinin ilk adımlarını atmaya başladı. Hutchings, Amerikalı prodüktör Joe Boyd ile tanışmasını sağladı.
1969 yılında 20 yaşındayken ilk albümü "Five Leaves Left", Island Records'dan çıktı. Ardından bir yıl sonra çıkardığı "Bryter Layter" adlı albümde tek başına çalıp söylediği şarkı bulunmuyordu. Albümde Fairport Convertion'a ek olarak The Velvet Underground'danJohn Cale de Drake'e eşlik ediyordu.

Çok çekingen bir karaktere sahip olan Drake, konser vermekten ve turnelere çıkmaktan çekiniyordu. Bu da onun müziğini tanıtmasına ve albümünün satışına engel oluyordu. Bunalımlarının başladığı dönem evden ayrılıp günlerce dönmediği oluyordu. Ailesi bu durumun ciddiyetine varıp onun doktora gitmesi için ikna etti. Antidepresan ilaç kullanmaya başladı.

Yine uzun uykusuzluk nöbetlerinden birinde "The Pink Moon" adlı albümünün kayıtlarını tamamladı. 1972 yılında hazırlanan albüm çok kısa ve akustik şarkılardan oluşuyordu. Psikolojisi gittikçe kötüleşen Drake, 24 Kasım akşamı aşırı doz antidepresan ilaç alımına bağlı olarak öldü. Ölümü intihar olarak nitelendirilse de ailesi ve arkadaşları bunu kabul etmediler. O dönem kullanılan ilaçlar fazla doz alındığında tehlikeliydi ve daha sonra bu ilaçlar yasaklandı. Öldüğünde başucunda Albert Camus'un Sisifos Söyleni adlı kitabı bulunması da intihar ettiği görüşünü desteklemekteydi.
Müziğinin etkileri ölümünden uzun bir süre sonra ortaya çıktı. Farklı gitar çalışı ve kullandığı değişik akorlar daha sonra birçok müzisyen için ilham kaynağı oldu. Norah Jones, Placebo, The Autumns gibi gruplar tarafından şarkıları coverlandı. 26 yaşında ölen Nick Drake'in mezarı yaşadığı yer Tanworth-in-Arden'da bulunmaktadır.

Nick Drake ülkemizde pek bilinmez, tanıtmayı görev bildim. Londra’da 2003 yılında, akor kitaplarını görüp keşfetmiştim. Her yerde notaları ve biyografisi satılmaya başlanmıştı. Kendi ülkesi bile onu geç keşfetti…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

COLDPLAY : Naif ve coşkulu


COLDPLAY : Naif ve coşkulu  
2 Aralık 2012 BirGun Pazar Eki


Coldplay’in frontman’i ve solisti Christ Martin, dedikodulara rağmen grubun emekliye ayrılmadığını açıkladı.

Birsbane’deki konserlerinden sonra Chris Martin, grubun, uzun turnelerden çok yorulduğunu açıklamıştı. “3 sene içinde son büyük şovumuz bu ama durmak istemiyorum” demişti gazetecilere. Chris, bu sözü sarfederken, müzik çalmayı bırakacaklarını ima etmemişti. Hatta, tam aksine, grubun yeni albüm için belli bir tarihleri bile hazır. İngiliz gazetesi The Sun’anlatmış : “seyircilere hep , sizleri kısa bir süre sonra göreceğiz derim ve bu hep müziği bıraktığımız şekline anlaşılır. İnsanlar hemen, nereye kayboluyursunuz diye tepki verirler. Yeni albüm kesinlikle geliyor, ta ki grup kendi modellik kariyerlerini kovalayana kadar, sağol Tanrım benimki bitti” diye espriyle bağlıyor lafı. Fotoğraf çektirmeyi pek sevmeyen bir adam gibi duruyor. Grup, Ekim 2011’den beri turnede, son albümleri Myolo Xyloto’nun tanıtımı için. Sektörün tam ortasında yer alan grup, 2000 yılından beri 5 adet  stüdyo albümü çıkardı.

2000 yılında çıkardıkları ilk albümleri Parachutes, gerçekten en güzel albümleriydi bana göre. Henüz müziklerine, ticari ve büyük prodüktörlerin eli değmemiş gibiydi. Grubun kendi ses örgüsü ve sadeliği, şarkılara sinmiş, şarkıları daha güçlü hale getiriyordu. Deliler gibi aramıştım bu albümü, bulamamıştım ülkemde. Daha sonra doğumgünü hediyesi olarak bana gitaristim bulup almıştı bu albümü Atlas Pasajı’ndaki Kod Müzik’ten.

Söz ve bestelerde, grubun eşit derecede hak sahibi olduğu parçalara içeriyor. "Don't Panic"  , Shiver, Spies, Sparks, Yellow (bu parçayla çok dikkat çektiler.), Trouble, Parachutes, High Speed, We Never Change, Everything’s Not Lost ve gizli şarkı olarak, az ama öz parçadan oluşuyor. Daha sonra işin içine, prodüktörlerin abarttığı klavyeler ve yaylılar girdi, grubun büyüsü devam etse de, ilk albümlerindeki sound naifliğini ve 4 adamdan gelen müthiş sade ses örgüsünü bir daha duyamadım.

Kliplerine her zaman bayıldığımı söyleyebilirim, Özellikle  Every Teardrop is a Waterfall , Fix You, (müthiş bir mekan değişimi var klipte) Viva La Vida, The Scientist, Violet Hill, Speed of SOund, ve ilk kliplerinden biri Shiver. Shiver’da stüdyoda çalan 4 adam var ama o kadar tatlılar ve naifler ki, ortam o kadar sıcak, renkler o kadar sade ve güzel ki… Akılda kalıyor kareler… Konser DVD’lerinde sürpriz keşfettiğim See You Soon ise tek bir akustik gitar ve arkadan gelen elektro gitar inlemesiyle, kalbimi yerden yere vurur.

Öyle veya böyle, U2 artık kabak tadı vermeye başladığı zamanlarda imdadımıza yetişip, sektöre güzel bir naiflik ve heyecan katan Coldplay’i seviyorum.

Video klibin de artık bir sanat dalı olduğuna şüphem yok, çok ticari olanları elersek…
Bir gün video klipler üzerine bir yazı yazmalı hatta araştırma yapmalı. En iyi video klip listemle karşınıza çıkabilirim.


Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Biraz Votka, biraz Keder…


Biraz Votka, biraz Keder…
25 Kasım 2012 BirGun Pazar Eki

Geçen gece değerli Sevin Okyay’ın kardeşi Sinan Okyay’ın açtığı, Kuytu Bar adlı mekanda, Sevin Okyay’ın Korkutmadan Caz programını dinlemeye gittim. Birbirinden keyifli parçalar seçti bizler için. Benim için Nina Simone’dan iki parça (biri, My Baby Just Cares For Me idi ki bayılırım), ve Esjborn Svennson Trio’dan Dodge The Dodo’yu çaldı. Özellikle o parçayı istemiştim, vites değiştiriyoruz dedi ve Nina Simone’ların birkaç şarkı ardından E.S.T.’ye geçti, ben coştum. Sakince oturan bir dinleyici görünümü veriyordum ama çalınan şarkılardan keyif aldığımı gözlerime bakan anlardı. Birkaç sigara yaktım evet, hiç bağımlısı değilim ama şarkılarla iyi gitti.

İstanbul’da konserlerden konser seçemiyoruz. Aynı gece, hem bizden hem yabancı isimlerin konserleri çakışıyor,  bir gecede en az 3-4 etkinlik arasında kararsızlık yaşıyorum ki ben aslında çok fazla takip ettiğimi bile düşünmüyorum konserleri. Çok önemsediklerime gidiyorum yalnızca… Üşenmediklerime bir de… Tüm bunların yanında, özel geceler ve DJ partileri de oluyor, şehirde boş kalmak mümkün değil istenirse… Etkinliği ve mekanı bol ama insan ilişkileri bir o kadar sığlaşan şehrimde, çok da mana ifade etmiyor bazen tüm bu kargaşa…

Ocak ayında Dağınık Oda ve radyo maceram devam edecek temennisiyle diyorum. Yeni yıla hayrola… Her Salı Clinic Live’a beklerim 21:30 gibi. (Ağa Camii sokağı)
Bu aralar Perihan Mağden’in Yıldız Yaralanması romanını okuyorum. Çok tuhaf başladı, türkçe olarak problematik bir dil ama her zamanki gibi konu vurucu... Bakış açısı sağlam bir roman, sürükleyici ama karakterler donuk geldi, bütünleşemedim kişilerle , bu kasten yapılmış gibi aslında, plastik dünyalara şahit olurken, tanıdık simalar da canlanmadı değil kafamda… Kitabı bitirince daha sağlıklı yorum yapabileceğim…

Bu haftalık bu kadar…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Tuhaf Alışkanlıklar, Müzik Teknolojisi, Radyo


Tuhaf Alışkanlıklar, Müzik Teknolojisi, Radyo
18 Kasım 2012 Pazar BirGün Pazar Eki

Kulaklıklardan gelen notalar, adımlarımı hızlandırıyor. Metro kalabalığında kayboluyorum. Ruhum nereden nereye gitmek istiyor oysa… Bilmiyorum. Adımlarım her zamanki yöne doğru… İşten çıkmış, kimi bezgin kimi sıkıntılı, kimi öfkeli ama genelde negatif yüz ifadelerine sahip insanlar. Pj Harvey’den Big Exit çalıyor müzik çalarımda. Şarkı menüsünü dolaşıyorum, tek elimle tutunarak hızla giden metro trabzanına. Şarkıyı tekrar’a alıyorum, sürekli dönüyor. Ateşli gitarlar… The Marmara’da tanışmıştım Pj Harvey ile ama imzasını attığı Radikal gazetesini bulamıyorum veya iyi saklamadım. O gazetede kendisinin bir karikatürü vardı. Karakalem çizimdi galiba , hayal meyal hatırlıyorum. Değerli bir hatıraydı. Davulcusu bana ve arkadaşıma, İngilizce telaffuzlarını beğenmiyorum ana dili İngilizce olmayanların, bence kendi ana dilinizde  şarkı söyleyin demişti. Zaten bunu yapıyordum ama kendisine danıştığımı hatırlıyorum. İngilizce sözlerin, rock besteleri daha iyi taşıdığını ve gırtlağa daha uyduğunu söyleyenler de olmuyor değil. Bana sorarsanız, her dilde beste yapılabilir yeter ki içten gelsin. Karma bir albüm olabilir. Çeşitlilik kadar güzeli var mı?

Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı vesilesiyle, SkyTurk ve Dream Tv’ye konuk olduk, Tolga Akyıldız ve Kadir Aydemir ile… Çok keyifli sohbetler oldu. Meğer ne çok insan, tuhaf alışkanlığını anlatmak, paylaşmak için can atıyormuş. Gelen tweet’ler,  heyecanlı tepkiler, paylaşımlar bunu gösterdi. Birbirinden ilginç yorumlar geldi. Kimi, renkleri gökkuşağı sırasına dizmeye takıkmış, kimi yatağına iki damla su damlatmadan uyuyamazmış, kimi asansör boşluğuna çiklet atmadan asansörden inmezmiş, kimi terliklerini tamamen aynı hizada koymazsa rahat edemezmiş… Belki de, modern hayatın bizi esir eden ve kontrol eden halinden tek kaçışımız bu tip takıntılar. Bir çeşit kontrol oyunu… Bu tür ritüeller ile hayatımıza anlam katma çabası belki… Bilinçaltımızdan, bize mutsuzluğumuzu anlatan ve dışavurum eksikliğimizi haykıran davranış ve düşünce biçimleri… Psikolojiye geçiş oldu ama üzerinde düşündügüm zaman çoğumuzda olan takıntıların sebebini bu durumda görüyorum : hapsolmuşluktan kurtulma arzusu…

Geçen Salı (13 Kasım) Clinic Live’da çaldım, güzel geçti, dostlar vardı, ezberleri bozmak üzere, groovebox’um ve gitar pedallarımla solo konser verdim. Alışkın olduğum bir durum, Efes One Love Fest 2011’den H2000’e ve ROxy’e hep yalnızdım. Şimdi de ezber bozucu bir çalışma yapıyorum ve 20 Kasım Salı akşamı looper’ım ile sahnedeyim, beklerim. Bu cihazı kullanan solo sanatçıları merak ederseniz, Owen Palett’e bir bakın derim. Portico Quartet de çok güzel. Owen Palett’i biliyordum ama konserine gidememiştim. Portico Quartet’i ise bir arkadaşım sayesinde keşfettim. Looper almak ise senelerdir aklımda olan ama bir türlü maddi imkan bulamadığım bir durumdu. Eski looper cihazım, yetersiz geliyordu. Ses kalitesi ve loop saklama imkanı yetersizdi. Onu satmayı düşünüyorum. Teknoloji geliştikçe, kalite çok yükseliyor bu tür cihazlarda tabii. Mesela 8 kanallı kayıt cihazımı satacağım çünkü elimdeki field (alan) recorder (kaydedici) muazzam kaliteli alıyor sesi,  tek kanal bile yetiyor. Üzerinde condenser denilen stüdyo mikrofonları var.

Müzik teknolojisi ile siz okuyucularımı boğmak istemem ama eminim birçok müzisyenin heyecan duyabileceği şeyler. Memlekette, solo sahne performans olayı henüz pek hak ettiği önemi kazanamadı ama zamanla ezberler bozulacak. Batıdan bir isim geldiğinde ise, çok daha ilgi görüyor bu bağlamda. Oysa bizde de farklı işler yapanlara sahne verilmeli, bu konuda ilk örnek olacağımı umuyorum, tıpkı daha myspace yokken mp3.com sitesinde şarkılarımı paylaşıp yabancı listelere girmem ve Guitarist dergisinde çıkmam gibi. Devrimci klibimi ana akım kanallara kabul ettirebilmemi de saymadım. Dağınık Oda radyo programım pek yakında devam edecek. Kulağınız radyo kanallarında olsun…

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

15 Kasım 2012 Perşembe

Kimlik Kartı Yok Aşkın


Kimlik Kartı Yok Aşkın
11 Kasım 2012 BirGün Pazar Eki

Küçük İskender, şiirlerini okudu , ben şarkılarımı söyledim. Arabesk adlı şiirini seçtim, bir şiirini okumam istenince. 6 Kasım 2012 Salı… Yer , Aznavur Sanat, Zeki Çelik ve Kadri Karahan’ın mimarı olduğu bu geceye minnettarım. Hepimiz çok keyif aldık ve mesajlarımızı da verdik…. Daha doğrusu paylaştık… Gecenin içinden çıkan çiçekleri alanlara ne mutlu…

Kuytularda, tüneller kazıyoruz, biz sanatla, müzikle, dizelerle, çizimle uğraşanlar… Hatta sadece sevenler… yüreklerini açanlar… Zor, zor zor… Elimi tutamıyor, elini saklayanlar…
Korkanlar… Ruhuma dokunamayanlar… Küçük hesapların derdinde boğulanlar…
Karmaşa, kargaşa, kararsızlıklarda ve karanlıklarda tünelin içinde hapsolmak ve sabahı beklemek…

Çekip çıkarsa beni biri bu karanlıklardan diyoruz ama kendimizden başkasını bulamıyoruz, karanlığın temeli bizken… Yine de bize yansıttıkları karanlıklar ve zorluklar o kadar boğucu ki… Bir gece, 365 gün kadar ağır geçebiliyor, kalbiniz , özlemini duyduğu yerde değilse…

Kendine aş eriyor ruhun çözümlenememiş buzulları, sımsıcak bir kucak arıyor, sevginin çürük tohumları… Direkten dönen bir topun parçalanışı gibi sessiz ama yaralayıcı bu düzenin cevabı…

Ruh hallerinin geçiş seremonisinde, gerçekten şiir gecesine dair yazacak şey çok. Ta Ankara’dan günübirliğine gelen dinleyicilerimi mi sayayım, Kimlik Kartı Yok Aşkın’ı Küçük İskender’e ithaf ederken ki güzel hatırayı mı…

Bugün bir şarkı sözü ile bitirebilirim yazımı , işte şiir gecelerinde her daim çaldığım bestem :
(24 Eylül 2011 – 100Bin Şair’de de bu şarkıyı çalmıştım, 6 Kasım 2012’de de Küçük İskender’li gecede çaldım)

Kimlik Kartı Yok Aşkın :

Düşlerimde gerçeklik olduğuna inanan yürekler
Rengarenk tema gelin
Bu bizim tiyatromuzun gala gecesi
Kanatsız melklerin sahnesi

Kimlik kartı yok aşkın
Şekli şemali yok aşkın

Gönül perdemizi açalım düşlerimizin ardına
Korkak yüzlerden uzağa köprüler kuralım
Kendimiz olalım kendimiz olalım korkmadan

Kimlik kartı yok aşkın
Şekli şemali yok aşkın

Kaba ve sert düzene karşı
Aşktan örtü örttük
Sağlam bir ağ ördük

Kimlik kartı yok aşkın
Kimlik kartı yok aşkın..

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com