İzmir Dolu Bir Hafta
17 Nisan 2011 BirGun Pazar Eki
Bir hafta, ışık hızıyla geçti. İzmir’de ilk konserimi verdim. Ne de olsa baba memleketi derler ya. 10 yaşında İstanbul’a gelmiş babam ailesiyle. Karşıyaka’lıymış, bilen bilir. Kan çeker derler ya, sanal alemde de birçok dinleyicim İzmir’li çıktı. Geldim gördüm ve İstanbul curcunasına geri dönüyorum. Aklım ve yüreğim buralarda kalacak. Hiç şüphem yok. Sık sık gelmek isteyeceğim. Buranın mevsimi, ılıman iklimi, palmiyeleri, sahili, boyozlu kahvaltısıi Alsancak’taki barlar sokağı burnumda tütecek. Bir daire tutsan keşke dedirten bir şehir.
Tabii tüm bunlarla bitmiyor güzel masal. Konserimin epey kalabalık ve güzel geçmesi, burada candan bir dost/kardeş edinmek paha biçilmez. Daha dönmeden evvel bile ayaklarım geri geri gidiyor adeta. İstanbul’a doğru dönüş epey zor geliyor şu an ruhuma. Belki de ilk defa bu kadar yakından tanıdım İzmir’i…İlk defa içli dışlı oldum bir parçamın olduğu şehirle… Bu çağda çok az insana nasip olabilecek gerçek dostluğu ilk defa burada doyasıya yaşadım desem abartmış olmam. İstanbul’da böylesine sıcak bir Ege ruhu bulunur mu, gerçekten sanmıyorum. Keşke olsa…
Gerçekten sözlerle anlatılmıyor bazı şeyler. Bu satırlara ne yazsam boş. Öylesine ruhani ki bazı yolculuklar, kelimelere sığmıyor. Antik Yunan çağındaki dostlukları biraz daha kavradım sanki. Birbirini kardeş gibi koruyan, kollayan iki dostun yarattığı mucize. Adına da derler İzmir.
Tırnaklarla katedilern bir yolun gönüllü şövalyesi olarak müzikal yolları karış karış gezerken yalnızlık ile dayanışma arasında bir yerdeydim.Çölleşmiş ruhların arasından biraz daha çiçekli bir yolun bana göz kırptığına uyandım. Sırtıma çantamı alıp, korkarak ama inanarak çıktığım bir yolculuğun, çiçek açışına şahit oldum.
Konserime, sınavlarını riske atıp beni izlemeye gelmiş dinleyicilerimle tanıştım. Hepsi ayrı bir dünya idi. Beni en çok vuran ise, onlarla ortak bir paydamız vardı, bu çok belliydi. Duruş, tavır, tarz, duyarlılık…Sanki küçük kardeşlerim gelmişti konsere. Bu duyguyu ilk defa ve en fazla İzmir’de yaşadım.
Yepyeni kapılar, dünyalar, umutlar, güzellikler… Bunlara şahit olmak güzeldi.
İçimdeki hüzün, buraya bir süreliğine de olsa veda etmenin hüznü. Öyle zor geliyor ki. Sanki burada doğmuş ve büyümüşüm de bir süreliğine ayrılmak zorunda kalıyormuşum gibi, insana batan bir hüzün…Acıtan ve kanatan...İnsanı da iklimi kadar ılıman kalmış bu güzelim şehri bırakmak benim gibi biri için gerçekten zor. Zerre kadar abartmadığıma emin olabilirsiniz. Az bile bu tarif…
İnsan, kökenlerini tanımak için çaba göstermeli ve geçmişiyle yüzleşmeli… Bu şehirde gerçekten anlamlı bulduğum gezilerden biri de babamın doğduğu yere, Karşıyaka’ya gitmek oldu. Gidip görmezsem aklım kalacaktı. Yemyeşil bir sahil, palmiyeler, Caddebostan’ı andıran sokaktaki kafeler, güneşli havayla birbirlerini tamamladılar şansıma. Ben dönerken Nisan yağmurları ve fırtınalar göz kırpacak gibi oldular. Bir haftada 2 mevsim görmüş gibi oldum. Bu yolculuk İzmir’de ilk konserimi vermenin ötesine geçerek, manevi bir başlangıç oldu benim için : Köklerime ve sevdiklerime bir selam ve bir tür içsel kavrayış, uyanış….
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
18 Nisan 2011 Pazartesi
İnşaat Halindeki Gökdelenler
İnşaat Halindeki Gökdelenler
3 Nisan 2011 BirGun PAzar eki
Puslu göğe bakıyorum. İnşaat halindeki gökdelenler yükseliyorlar bulutlara doğru.
Gökyüzünü kapatıyorlar. Gitarlarıma bakıyorum. Al hepsini ve git bu şehirden diyor içimdeki bir ses bana. İnsanın insana dokunduğu daha güzel bir yer bul. Bu şehirdeki lağım fareleri insanın ruhunu da kemiriyor. Rahat vermiyorlar gecelerime. Kendi iç seslerimi kesmekten ziyade kaçıyorum hepsinden. Zaten susmuyorlar. İnternetin ışığı gözlerimizi alırken, gecenin rengine bürünmek zorlaşıyor. Herkes birbirinin sesini dinliyor. Kimlik krizi içindeki yurdum insanı işte deyip geçmek de kolay değil. Etrafımızı saran krizler asla bitmiyor. Görgünün ve görgüsüzlüğün çatıştığı, cehaletin her şeyin üzerine basarak yürüdüğü bir vahşi ormandayız.
Kılımız kıpırdayamıyor. Sarılmış her bir yanımız.
Ruhsal iç çekmelerimizi ancak gerçek bir dost duyabilir. Çok şansa bulunur belki birkaç tanesi… Çok sayıda AZ insan olacağına, az sayıda ÇOK insan olsun. Sayısı az ama içi çok olsun. Hep bunu diledim yukarıdaki güçten. Sevilmediğim çocuk parkında duramam ben.
Sevildiğim basketbol sahasını veya konser salonunu tercih ederim. Kelimeler bazen esir alır bazense yol gösterir. Şairin ellerini ödünç almak yüreğini almaktan daha zor.
Yürekli olmak bazen çok yorulmayı da gerektirir. Yürekli bir yorgun olmaktan bıktım. Yürekli ama umursamaz olmak ; işte böyle paradoksal dengelere ihtiyacımız olan bir ortamdayız.
Kır saçlı dedelerin bile halimize acıdığı bir dönemin orta yerinde, elinde bastonu ile yürüyen kendi halindeki ihtiyar daha mı bahtlı? Gençliği nasıl geçti acaba? İnternetin ışığı gözünü almadı onun ve yormadı kafasını. Gerçek acıları tattı ama yapay dünyadan uzak yaşadı.
Müziğin en yüce sığınak olduğu artık şüphe götürmüyor. Plastik insanlar ile derdim diyordum ki aslında hakikiymiş gibi ışık saçan ama altından yine yapmacık çıkan arızalı tipler de tanıdım. Rol yapıyor büyük çoğunluk elbet. Artık buna emin olmak şart oldu.
Küçük İskender dizeleri biraz silkeler insanı :
Ağır Bir Parfüm Reveransı
Senden Sonraydı..
hayvansız kalmış bir orman
gibi ağlamaklıydı kainat;
Senden Sonraydı..
hangi dağda ateş yansa
o yana ağlardı atlar,
ve bir kartal
bir kartala dayıyorsa başını
aşk
çağrıldığı her randevuya
geç kalmış demekti!
Senden Sonraydı..
gökyüzüne teslim oluyordu ayışığı
ah onun zarif parmaklarına dolanmış kuğular,
ve kalbi delik bir melek sabahlıyordu
yeryüzünde,
ümit: kurugül çocuk! ümit: aksigül çocuk!
hayat! beni ılık ılık esir al!
diye bağırıyordum çakal karasında
hançer nefesinde!
-K. İskender-
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
3 Nisan 2011 BirGun PAzar eki
Puslu göğe bakıyorum. İnşaat halindeki gökdelenler yükseliyorlar bulutlara doğru.
Gökyüzünü kapatıyorlar. Gitarlarıma bakıyorum. Al hepsini ve git bu şehirden diyor içimdeki bir ses bana. İnsanın insana dokunduğu daha güzel bir yer bul. Bu şehirdeki lağım fareleri insanın ruhunu da kemiriyor. Rahat vermiyorlar gecelerime. Kendi iç seslerimi kesmekten ziyade kaçıyorum hepsinden. Zaten susmuyorlar. İnternetin ışığı gözlerimizi alırken, gecenin rengine bürünmek zorlaşıyor. Herkes birbirinin sesini dinliyor. Kimlik krizi içindeki yurdum insanı işte deyip geçmek de kolay değil. Etrafımızı saran krizler asla bitmiyor. Görgünün ve görgüsüzlüğün çatıştığı, cehaletin her şeyin üzerine basarak yürüdüğü bir vahşi ormandayız.
Kılımız kıpırdayamıyor. Sarılmış her bir yanımız.
Ruhsal iç çekmelerimizi ancak gerçek bir dost duyabilir. Çok şansa bulunur belki birkaç tanesi… Çok sayıda AZ insan olacağına, az sayıda ÇOK insan olsun. Sayısı az ama içi çok olsun. Hep bunu diledim yukarıdaki güçten. Sevilmediğim çocuk parkında duramam ben.
Sevildiğim basketbol sahasını veya konser salonunu tercih ederim. Kelimeler bazen esir alır bazense yol gösterir. Şairin ellerini ödünç almak yüreğini almaktan daha zor.
Yürekli olmak bazen çok yorulmayı da gerektirir. Yürekli bir yorgun olmaktan bıktım. Yürekli ama umursamaz olmak ; işte böyle paradoksal dengelere ihtiyacımız olan bir ortamdayız.
Kır saçlı dedelerin bile halimize acıdığı bir dönemin orta yerinde, elinde bastonu ile yürüyen kendi halindeki ihtiyar daha mı bahtlı? Gençliği nasıl geçti acaba? İnternetin ışığı gözünü almadı onun ve yormadı kafasını. Gerçek acıları tattı ama yapay dünyadan uzak yaşadı.
Müziğin en yüce sığınak olduğu artık şüphe götürmüyor. Plastik insanlar ile derdim diyordum ki aslında hakikiymiş gibi ışık saçan ama altından yine yapmacık çıkan arızalı tipler de tanıdım. Rol yapıyor büyük çoğunluk elbet. Artık buna emin olmak şart oldu.
Küçük İskender dizeleri biraz silkeler insanı :
Ağır Bir Parfüm Reveransı
Senden Sonraydı..
hayvansız kalmış bir orman
gibi ağlamaklıydı kainat;
Senden Sonraydı..
hangi dağda ateş yansa
o yana ağlardı atlar,
ve bir kartal
bir kartala dayıyorsa başını
aşk
çağrıldığı her randevuya
geç kalmış demekti!
Senden Sonraydı..
gökyüzüne teslim oluyordu ayışığı
ah onun zarif parmaklarına dolanmış kuğular,
ve kalbi delik bir melek sabahlıyordu
yeryüzünde,
ümit: kurugül çocuk! ümit: aksigül çocuk!
hayat! beni ılık ılık esir al!
diye bağırıyordum çakal karasında
hançer nefesinde!
-K. İskender-
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Lady Gaga : Global Fahişe mi, Global Aktivist mi?
Lady Gaga : Global Fahişe mi, Global Aktivist mi?
27 Mart 2011 BirGun Gazetesi PAzar Eki
Lady Gaga, bizim semalarda şarkıları ilk yankılanmaya başladığı zaman pek dikkatimi çekmemiş bir isimdi. Farklı bir duruşu ve sesi olduğunu elbette sezmiştim ama müziği o kadar mamül kokuyordu ki, kulak kabartıp dinlemek içimden bile gelmedi. Popüler kültürün kuralı bu’dur, ilgisiz kalsanız bile, bir şarkıcıyı o kadar çok şişirirler ki, eninde sonunda merak eder ve kulak kabartıp bakarsınız. Video kliplerinin diğerleri gibi iç bayan müstehcenlikte olduğunu düşünürken aslında gökkuşağı dünyasına göz kırpan ve sıra dışı karakterleri oynatan, modaya önem veren bir pop star olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Bir ödül törenine, vücuduna hayvan etleriyle sarılı halde çıkmasıysa, reklam için her şeyi yapacak bir sabun köpüğü bu kadın ve üstelik irrite edici dedirtti. Facebook’tan bu fotoğrafı paylaştığımda aldığım tepkiler, diğerlerinin de benimle aynı fikirde olduğunu gösteriyordu.
Daha sonra, eşcinsel haklarıyla ilgili bir mitingde yaptığı konuşmaya denk geldim. Obama’yı, verdiği sözleri tutmaya davet ediyordu. Epey özgüvenli ve ateşli bir inanca sahipti.
Bu konuşma, gerçekten dikkatimi çekti ve Lady Gaga’nın, tüm reklam kokan icraatlarına rağmen, star hanesine kocaman bir artı puan olarak yazdığım hareketi oldu. Elbette burada ilgilendiğim, Lady Gaga’nın amacı değil. Yine taraftar topluyor da olabilir ama hizmet ettiği amaç, uzun vadede LGBTT topluluğu ve insan hakları hareketi için çok faydalı. Kitlelerin ilgisini çekme gücünü, böyle bir hareket için kullanması faydalı.U2’dan Bono’da şişinip ününe ün katarak hepimizi bir nebze rahatsız etmeye başladı ama en azından gelecek için fidanlar ekiyor. Her zaman olumlu tarafı da görme taraftarıyım.Bir politikacı konuşsa, gençler üzerinde bu kadar etkili olamaz ama popüler bir sanatçı, bu konuşmasıyla önyargıları azaltabilir. Elbette, böyle bir konunun çözümlenmesi kolay değil ama hepsi önemli birer adım.
Hayırseverlik konusundaysa Wikipedia’nın yalancısıyım : “Müzik kayıtları dışında Lady Gaga birçok yardım kuruluşuna katkıda bulunmaktadır. 2010 Haiti depremi'nin ardından ortaya çıkan seferberlik sırasında Gaga, turnesi kapsamındaki 24 Ocak konserinin tüm gelirlerini Haiti'ye aktardı. Bağışlanan miktar $500.000'ın üzerindeydi. Sanatçı ayrıca genç kadınlara HIV/AIDS riskini anlatarak bilinci arttırma çabalarıyla da bilinmektedir. Cyndi Lauper ile beraber Gaga MAC AIDS Fund'ın VIVA Glam kampanyasıyla ortaklaşa $160 milyondan fazla parayı AIDS ve HIV ile savaşmak için bağışladı. VIVA Glam'in ruj ve dudak parlatıcılarından gelen tüm gelirler doğrudan hastalığı kapmış insanlar için ayrılmış fona aktarılmaktadır. Bir demecinde Gaga şunları söyledi: "Kadınların kendilerini koruyacak gücü kendilerinde bulmalarını ve güçlü olmalarını istiyoruz. Çantanızda bu aldığınız rujları saklayın. Erkeğiniz yatakta çıplak olarak sizi beklerken yatak odasına gidin ve rujunuzu sürün ve getirdiğiniz prezervatifi kullanın. İstisnası olmasın." Lady Gaga 2011 de Japonya'da derçekleşen 9.0 büyüklüğündeki depremden sonra Japonya'ya yardım için bir bilezik tasarlıyacağını söylemişti. Bilezik satışa sonulduktan sadece 2 gün sonra elde edilen gelir çeyrek milyon dolara ulaşmıştı.”
Vardığım sonuç ise : Zaten 2000’lerde global çaptaki popüler müzik, olabildiğince plastik ve yapmacık. Bir sürü işe yaramaz ve global atık diyebileceğimiz şarkıcı var. Hiç değilse Lady Gaga, biraz sınırları zorlayarak, örümcek ağı tutmuş muhafazakar kafaları cilalıyor, silkeliyor, sesini duyuruyor. Marjinalleştirilen hareketlere selam çakıyor ve dışlanan kitlelerin toplumdaki eşit haklarını hatırlatıyor. Britney Spears olacağına Lady Gaga gibiler olsun, yeğlerim. Ödül törenindeki et faciası elbette affedilmez bir kitsch (kiç) hareketti. Dediğim gibi, ben bu kadını orijinial bulmuyorum ve onaylamıyorum ama varolan popüler kültüre bir tazelik getirdiğini düşünüyorum. Özellikle, LGBTT hakları için yaptığı cesur konuşmadan sonra.
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
27 Mart 2011 BirGun Gazetesi PAzar Eki
Lady Gaga, bizim semalarda şarkıları ilk yankılanmaya başladığı zaman pek dikkatimi çekmemiş bir isimdi. Farklı bir duruşu ve sesi olduğunu elbette sezmiştim ama müziği o kadar mamül kokuyordu ki, kulak kabartıp dinlemek içimden bile gelmedi. Popüler kültürün kuralı bu’dur, ilgisiz kalsanız bile, bir şarkıcıyı o kadar çok şişirirler ki, eninde sonunda merak eder ve kulak kabartıp bakarsınız. Video kliplerinin diğerleri gibi iç bayan müstehcenlikte olduğunu düşünürken aslında gökkuşağı dünyasına göz kırpan ve sıra dışı karakterleri oynatan, modaya önem veren bir pop star olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Bir ödül törenine, vücuduna hayvan etleriyle sarılı halde çıkmasıysa, reklam için her şeyi yapacak bir sabun köpüğü bu kadın ve üstelik irrite edici dedirtti. Facebook’tan bu fotoğrafı paylaştığımda aldığım tepkiler, diğerlerinin de benimle aynı fikirde olduğunu gösteriyordu.
Daha sonra, eşcinsel haklarıyla ilgili bir mitingde yaptığı konuşmaya denk geldim. Obama’yı, verdiği sözleri tutmaya davet ediyordu. Epey özgüvenli ve ateşli bir inanca sahipti.
Bu konuşma, gerçekten dikkatimi çekti ve Lady Gaga’nın, tüm reklam kokan icraatlarına rağmen, star hanesine kocaman bir artı puan olarak yazdığım hareketi oldu. Elbette burada ilgilendiğim, Lady Gaga’nın amacı değil. Yine taraftar topluyor da olabilir ama hizmet ettiği amaç, uzun vadede LGBTT topluluğu ve insan hakları hareketi için çok faydalı. Kitlelerin ilgisini çekme gücünü, böyle bir hareket için kullanması faydalı.U2’dan Bono’da şişinip ününe ün katarak hepimizi bir nebze rahatsız etmeye başladı ama en azından gelecek için fidanlar ekiyor. Her zaman olumlu tarafı da görme taraftarıyım.Bir politikacı konuşsa, gençler üzerinde bu kadar etkili olamaz ama popüler bir sanatçı, bu konuşmasıyla önyargıları azaltabilir. Elbette, böyle bir konunun çözümlenmesi kolay değil ama hepsi önemli birer adım.
Hayırseverlik konusundaysa Wikipedia’nın yalancısıyım : “Müzik kayıtları dışında Lady Gaga birçok yardım kuruluşuna katkıda bulunmaktadır. 2010 Haiti depremi'nin ardından ortaya çıkan seferberlik sırasında Gaga, turnesi kapsamındaki 24 Ocak konserinin tüm gelirlerini Haiti'ye aktardı. Bağışlanan miktar $500.000'ın üzerindeydi. Sanatçı ayrıca genç kadınlara HIV/AIDS riskini anlatarak bilinci arttırma çabalarıyla da bilinmektedir. Cyndi Lauper ile beraber Gaga MAC AIDS Fund'ın VIVA Glam kampanyasıyla ortaklaşa $160 milyondan fazla parayı AIDS ve HIV ile savaşmak için bağışladı. VIVA Glam'in ruj ve dudak parlatıcılarından gelen tüm gelirler doğrudan hastalığı kapmış insanlar için ayrılmış fona aktarılmaktadır. Bir demecinde Gaga şunları söyledi: "Kadınların kendilerini koruyacak gücü kendilerinde bulmalarını ve güçlü olmalarını istiyoruz. Çantanızda bu aldığınız rujları saklayın. Erkeğiniz yatakta çıplak olarak sizi beklerken yatak odasına gidin ve rujunuzu sürün ve getirdiğiniz prezervatifi kullanın. İstisnası olmasın." Lady Gaga 2011 de Japonya'da derçekleşen 9.0 büyüklüğündeki depremden sonra Japonya'ya yardım için bir bilezik tasarlıyacağını söylemişti. Bilezik satışa sonulduktan sadece 2 gün sonra elde edilen gelir çeyrek milyon dolara ulaşmıştı.”
Vardığım sonuç ise : Zaten 2000’lerde global çaptaki popüler müzik, olabildiğince plastik ve yapmacık. Bir sürü işe yaramaz ve global atık diyebileceğimiz şarkıcı var. Hiç değilse Lady Gaga, biraz sınırları zorlayarak, örümcek ağı tutmuş muhafazakar kafaları cilalıyor, silkeliyor, sesini duyuruyor. Marjinalleştirilen hareketlere selam çakıyor ve dışlanan kitlelerin toplumdaki eşit haklarını hatırlatıyor. Britney Spears olacağına Lady Gaga gibiler olsun, yeğlerim. Ödül törenindeki et faciası elbette affedilmez bir kitsch (kiç) hareketti. Dediğim gibi, ben bu kadını orijinial bulmuyorum ve onaylamıyorum ama varolan popüler kültüre bir tazelik getirdiğini düşünüyorum. Özellikle, LGBTT hakları için yaptığı cesur konuşmadan sonra.
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
21 Mart 2011 Pazartesi
Fişi Çekilen Rüyalar ve Mor Rüyam, ruh kardeşi gibiler…
Fişi Çekilen Rüyalar ve Mor Rüyam, ruh kardeşi gibiler…
20 Mart 2011 BirGun Pazar Eki
Geçen haftalardan birinde bahsettiğim kitabı (Fişini sen mi çektin Rüyalarımın), yazarı Çağlar Yerlikaya bana gönderdi. Çok mutlu oldum. İlk defa, köşem dolayısıyla bana bir kitap gönderilmiş oldu. Her şeyin bir ilki vardır. İlk dikkatimi çeken ve epey hoşuma giden şey, kitabın paketi oldu. Siyah bir elektrik fişi ve kablosu ile sarmalanmıştı paket. Pakedin üstüne bir kalp işaret çizilmiş ve ismim yazılmıştı. Elbette dayanamadım ve paketin fotoğrafını çektim. Kitabın ismiyle birebir örtüşen bu paket, promosyondan öte, özel bir hediye almış hissi verdi bana. Kime bu şekilde ulaştıysa, kendini özel hissetmiş olabilir tuhaf şekilde.
Ön kapak ve arka kapak fotoğrafları çok başarılı. Umay Umay, bildiğim kadarıyla kendini fotoğrafçılığa vermiş ve bu kitabın ön/arka kapaklarında imzası var. Fişi çekilmiş bir pikap ve yatağa sır üstü yatmış ama yüzü görülmeyen bir genç görüyoruz. Arka kapakta ise yüzü koyun yatmış. Yine pikap ile yan yana. Pikabın üzerinde bir sayfa var. Bizim olmasına izin vermediğiniz Mektuplar yazıyor. Bu kadar detaylı tasvir etmemin nedeni, bu konsepti adeta bir plak veya CD kapağınınki kadar bütünlüklü ve manalı bulmam. Önce hızla bir göz gezdirdim ve her sayfada birkaç cümle olduğunu gördüm. Daha sonra kitaba başlayınca, bu cümlelerin aslında birer şiir dizesi gibi metaforlarla, benzetmelerle dolu olduğunu, masalsı bir anlatımı olduğunu gördüm. Belki de gerçek üstü diyebiliriz. Daha ziyade şiir dizelerine yakın geldi. Şiir ile düzyazı arasında, belki de deneme diyebileceğimiz ama öyküsü olan bir yazı türü. Haiku’lar geldi bir an aklıma. Buradaki fark, baştan sona roman veya öykü okumuş gibi oluyorsunuz. Aslında gerçek üstü bir öykü diyebiliriz.
Kitabı, hazmederek ve ağır okuduğum halde bir saatte bitti. Adeta bir bardak şarap gibi hazımla okunulan ama yarayı deşen dizeler, yalın halleriyle insanı daha çabuk çarpıyor. Cesur denebilecek betimlemeler de var. Şehir ile hem bir derdi hem de bir aşkı olan yalnız gencin kalp atışları. Arka kapaktaki paragrafı alıntılıyorum : “Üzerinde gidip geldiğim şehri ve şehrin bütün meleklerini gülümsetiyorum bu gece. Kanatlarım biraz daha büyüyor, içine girip çıktıkça İstanbul'un. Bekle Beyoğlu, biraz daha bekle. Bu gece her şeye geç kalmak istiyorum. Önce sen boşal. Kimse yokken içinde, sevgilimle el ele yürümek istiyorum üzerinde.”
İlk şiir kitabım Mor Rüya’daki sade, yalın ve asi ruhlu ama naif dizelerime yakın buldum bazen Yerlikaya’nın cümlelerini. Onun yazdıkları sokakla da yakından ilişkili ama duruşundaki naiflik, melankoli ve aidiyetsizlik hissi, ruhuma çok yakın geldi.
Kısacası, dünyalarımız farklı da olsa bir kardeşlik hissiyle okudum yazdıklarını.
Kardeşler de birbirlerine benzemezler ama bazı izler vardır, tıpa tıp benzeyen.
Abartısız olarak bunu hissettim : Gizli bir ruh kardeşliği. Hiç tanışmamış olsak da.
Bazıları bir şehri kayırmak gibi görse de, yaşamının çoğunu İzmir’de geçirmiş olması,
benim baba tarafımdan gelen İzmir’li kanımla, bir bakış açısı kardeşliği veya köprüsü kurmuş olabilir. İstanbul’dan bahsetmesine rağmen, İzmir’li vizyonunu sezdim. Kitabın çok derinine inip, okuyucularımı fazla yönlendirmek istemiyorum. Asıl derdim, bu kitabın ve yazarının bende uyandırdığı hisleri yazmak. En önemli bağ ise, zor aşkların arayışında düşülen yalnızlık. Yerlikaya, aşkı bazen bir çingene kadar özgürce yaşadığını gizlemiyor beri yandan arayışın bitmeyeceğini dürüstçe ve hüzünlenerek yüzümüze vuruyor. Sığ aşklardan bıkmış bir ruh belki de… Mor Rüya ve Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın kitapları, yan yana çok güzel durdular. İki asi kadın, iki asi erkek veya iki asi çocuk gibi…
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
20 Mart 2011 BirGun Pazar Eki
Geçen haftalardan birinde bahsettiğim kitabı (Fişini sen mi çektin Rüyalarımın), yazarı Çağlar Yerlikaya bana gönderdi. Çok mutlu oldum. İlk defa, köşem dolayısıyla bana bir kitap gönderilmiş oldu. Her şeyin bir ilki vardır. İlk dikkatimi çeken ve epey hoşuma giden şey, kitabın paketi oldu. Siyah bir elektrik fişi ve kablosu ile sarmalanmıştı paket. Pakedin üstüne bir kalp işaret çizilmiş ve ismim yazılmıştı. Elbette dayanamadım ve paketin fotoğrafını çektim. Kitabın ismiyle birebir örtüşen bu paket, promosyondan öte, özel bir hediye almış hissi verdi bana. Kime bu şekilde ulaştıysa, kendini özel hissetmiş olabilir tuhaf şekilde.
Ön kapak ve arka kapak fotoğrafları çok başarılı. Umay Umay, bildiğim kadarıyla kendini fotoğrafçılığa vermiş ve bu kitabın ön/arka kapaklarında imzası var. Fişi çekilmiş bir pikap ve yatağa sır üstü yatmış ama yüzü görülmeyen bir genç görüyoruz. Arka kapakta ise yüzü koyun yatmış. Yine pikap ile yan yana. Pikabın üzerinde bir sayfa var. Bizim olmasına izin vermediğiniz Mektuplar yazıyor. Bu kadar detaylı tasvir etmemin nedeni, bu konsepti adeta bir plak veya CD kapağınınki kadar bütünlüklü ve manalı bulmam. Önce hızla bir göz gezdirdim ve her sayfada birkaç cümle olduğunu gördüm. Daha sonra kitaba başlayınca, bu cümlelerin aslında birer şiir dizesi gibi metaforlarla, benzetmelerle dolu olduğunu, masalsı bir anlatımı olduğunu gördüm. Belki de gerçek üstü diyebiliriz. Daha ziyade şiir dizelerine yakın geldi. Şiir ile düzyazı arasında, belki de deneme diyebileceğimiz ama öyküsü olan bir yazı türü. Haiku’lar geldi bir an aklıma. Buradaki fark, baştan sona roman veya öykü okumuş gibi oluyorsunuz. Aslında gerçek üstü bir öykü diyebiliriz.
Kitabı, hazmederek ve ağır okuduğum halde bir saatte bitti. Adeta bir bardak şarap gibi hazımla okunulan ama yarayı deşen dizeler, yalın halleriyle insanı daha çabuk çarpıyor. Cesur denebilecek betimlemeler de var. Şehir ile hem bir derdi hem de bir aşkı olan yalnız gencin kalp atışları. Arka kapaktaki paragrafı alıntılıyorum : “Üzerinde gidip geldiğim şehri ve şehrin bütün meleklerini gülümsetiyorum bu gece. Kanatlarım biraz daha büyüyor, içine girip çıktıkça İstanbul'un. Bekle Beyoğlu, biraz daha bekle. Bu gece her şeye geç kalmak istiyorum. Önce sen boşal. Kimse yokken içinde, sevgilimle el ele yürümek istiyorum üzerinde.”
İlk şiir kitabım Mor Rüya’daki sade, yalın ve asi ruhlu ama naif dizelerime yakın buldum bazen Yerlikaya’nın cümlelerini. Onun yazdıkları sokakla da yakından ilişkili ama duruşundaki naiflik, melankoli ve aidiyetsizlik hissi, ruhuma çok yakın geldi.
Kısacası, dünyalarımız farklı da olsa bir kardeşlik hissiyle okudum yazdıklarını.
Kardeşler de birbirlerine benzemezler ama bazı izler vardır, tıpa tıp benzeyen.
Abartısız olarak bunu hissettim : Gizli bir ruh kardeşliği. Hiç tanışmamış olsak da.
Bazıları bir şehri kayırmak gibi görse de, yaşamının çoğunu İzmir’de geçirmiş olması,
benim baba tarafımdan gelen İzmir’li kanımla, bir bakış açısı kardeşliği veya köprüsü kurmuş olabilir. İstanbul’dan bahsetmesine rağmen, İzmir’li vizyonunu sezdim. Kitabın çok derinine inip, okuyucularımı fazla yönlendirmek istemiyorum. Asıl derdim, bu kitabın ve yazarının bende uyandırdığı hisleri yazmak. En önemli bağ ise, zor aşkların arayışında düşülen yalnızlık. Yerlikaya, aşkı bazen bir çingene kadar özgürce yaşadığını gizlemiyor beri yandan arayışın bitmeyeceğini dürüstçe ve hüzünlenerek yüzümüze vuruyor. Sığ aşklardan bıkmış bir ruh belki de… Mor Rüya ve Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın kitapları, yan yana çok güzel durdular. İki asi kadın, iki asi erkek veya iki asi çocuk gibi…
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Dünyaya Kirli Camından Bakanlara Karşı Önlemler
Dünyaya Kirli Camından Bakanlara Karşı Önlemler
13 Mart 2011 BirGun Pazr Eki
Arap saçına çevirdiler hayallerimi. Hepsinden hala eminken, dünyaya cömertlik saçarken güneşimi kestiler. Karanlıklarında boğulan o kişiliksiz insanların saçtığı zehirden uzak durmak gerektiği aşikar. Geriye ne kalıyor diyor insan? Bu çağda en büyük ve sıcak liman, insanın kendi kalbi. Orada, derinlerde bir içsel güç var, işte tam da o güce tutunmak ve adeta sığınmak gerekiyor. Bazı insanların içi öyle pis ki. Sanırım sosyal paylaşım alanları da insanların bilinçaltı konusunda çok aydınlattı. Kimi her daim ilginç veya her daim tatlı, kimi her daim papağan, kimi negatiflik yayıyor, kimi kendi kusmuğunda boğuluyor. Bunun sonu gelmiyor. Birkaç güzel dostluk, uzaktan da olsa birkaç tatlı söz belki de yetmeli bizlere…
Laf oyunları, şakalar, imalar, paylaşımlar, müzik vesaire…Bunlar güzel şeyler..
Zehirli oyunlar ise bana göre değil. Ne yazık ki birçok kişi maskelerin ardından savaşmayı seviyor. Dürüstseniz, dobraysanız, açık kalpliyseniz fellik fellik kaçtıkları gibi bir de sizi çarmıha geriyorlar. Şeytani fikirlerini size yakıştırıyorlar. İçi güzel olan, kendisine sunulan güzellikleri görebiliyor ama kirli camı olanlara ne yapsanız boş. Kendi kirli camlarından değerlendiriyorlar tüm yaptıklarınızı.
Bukowski denemelerinin edebi değeri tartışılabilir ama çok doğru laflar eder bazen eserlerinde :” Her şeye yaslanın ama insan denen varlığa asla…” Bu cümlesi o kadar vurucu ki… Sanata yaslanabilirsiniz, hobilere, hayallere, bir bitkiye, bir hayvana… İnsanlar, mucizevi oldukları kadar karanlık varlıklar. Bunu bir kez daha öğretti hayat. Hele de bu bireysel ve rekabetin pohpohlandığı çağda öyle kalın ve görünmez duvarlar var ki…
Ya adapte olursun ya ölürsün. Resmen bunu görüyor insan. Eğer sanatçı ruhunuz yani ince düşünen ve hassas bir yapınız varsa vay halinize. Bir yandan yöntemler geliştirmek lazım, daha az yara almak için. Tabii, herkesin yöntemleri kendine ama bu yöntemler verimliliği arttıran pozitif şeyler olmalı. Delice bile gözükse önemi yok. Önemli olan içerde bir denge sağlamak.
Sanat, gerçekten bir ilaç. En basidinden sadece müzik dinlemek bile insanı çukurdan çıkarıyor bazen. Müzik bu gücünü asla kaybetmemeli. Yoksa mahvoluruz. Hepimizi koruyan bir güç varsa lütfen insanlığa biraz daha duyarlılık getirsin. 70’lerdeki insancıllığın dostluğun, 60’lardaki dayanışmanın ve muhalifliğin özlemini şiddetle duyuyorum. O dönemleri yaşadığım için değil elbette. Tam aksine, o dönemleri hiç yaşama şansınm olamadığı ve olamayacağı için. Yazarak ve üreterek, kendi içindeki o taze, genç, dahi güce biraz olsun dokunuyor insan. Dengesizlikte bile denge yaratmak o kadar önemli ki. Antik Yunan tiyatrolarında acıya mesafeli durmak gibi bir kavram varmış. İnsanlar acıları ve dramatik olayları sahnede izlerken, kendi sıkıntılarına karşı biraz mesafeli durmayı öğrenirlermiş. Ruhun arınması denirmiş buna. İşte bu zamanda, tam da buna ihtiyacımız var. Bizi üzen şeylerden biraz sıyrılmak için, kendi derdimize bile mesafeli durmak. Uzaktan kendimizi izlediğimizi farzetmek. İyi bir müzik veya romanla kendimizi yeniden tanımak ve belki inşa etmek, en azından yaralarımızı sarmak…Buna herkesin ihtiyacı var, istisnasız herkesin. Ruhu hassas olan azınlık yani benim gibiler ise belki sanatın dozajını arttırmakla yükümlü. Başka çare yok, tek seçenek bu.
Unuttuğum en önemli diğer silah : Mizah. Şart, şart, şart. Mizah, hem zeka, hem merhamet belirtisi çünkü. Olaylarla ve insanlarla başa çıkabilmenin en etkin diğer yolu. Bazense tek yolu. Hele de akıl almaz derecede saçma ve yersiz davranışlara maruz kalıyorsanız, mizah en güçlü silahınız olabilir. Şükran duygusu da demode olmuş ama bir o kadar etkili bir silah.
Bunlar, o aptal yardım kitaplarında yazan şeylerden hiç değil, inanın bana. Bunlar, kendi ruhundaki şiddetli devinimlerden yorulmuş bir sanatçının kendine çıkardığı dersler…Belki başka bir ruha da damlar ve yolunu bulur.
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
13 Mart 2011 BirGun Pazr Eki
Arap saçına çevirdiler hayallerimi. Hepsinden hala eminken, dünyaya cömertlik saçarken güneşimi kestiler. Karanlıklarında boğulan o kişiliksiz insanların saçtığı zehirden uzak durmak gerektiği aşikar. Geriye ne kalıyor diyor insan? Bu çağda en büyük ve sıcak liman, insanın kendi kalbi. Orada, derinlerde bir içsel güç var, işte tam da o güce tutunmak ve adeta sığınmak gerekiyor. Bazı insanların içi öyle pis ki. Sanırım sosyal paylaşım alanları da insanların bilinçaltı konusunda çok aydınlattı. Kimi her daim ilginç veya her daim tatlı, kimi her daim papağan, kimi negatiflik yayıyor, kimi kendi kusmuğunda boğuluyor. Bunun sonu gelmiyor. Birkaç güzel dostluk, uzaktan da olsa birkaç tatlı söz belki de yetmeli bizlere…
Laf oyunları, şakalar, imalar, paylaşımlar, müzik vesaire…Bunlar güzel şeyler..
Zehirli oyunlar ise bana göre değil. Ne yazık ki birçok kişi maskelerin ardından savaşmayı seviyor. Dürüstseniz, dobraysanız, açık kalpliyseniz fellik fellik kaçtıkları gibi bir de sizi çarmıha geriyorlar. Şeytani fikirlerini size yakıştırıyorlar. İçi güzel olan, kendisine sunulan güzellikleri görebiliyor ama kirli camı olanlara ne yapsanız boş. Kendi kirli camlarından değerlendiriyorlar tüm yaptıklarınızı.
Bukowski denemelerinin edebi değeri tartışılabilir ama çok doğru laflar eder bazen eserlerinde :” Her şeye yaslanın ama insan denen varlığa asla…” Bu cümlesi o kadar vurucu ki… Sanata yaslanabilirsiniz, hobilere, hayallere, bir bitkiye, bir hayvana… İnsanlar, mucizevi oldukları kadar karanlık varlıklar. Bunu bir kez daha öğretti hayat. Hele de bu bireysel ve rekabetin pohpohlandığı çağda öyle kalın ve görünmez duvarlar var ki…
Ya adapte olursun ya ölürsün. Resmen bunu görüyor insan. Eğer sanatçı ruhunuz yani ince düşünen ve hassas bir yapınız varsa vay halinize. Bir yandan yöntemler geliştirmek lazım, daha az yara almak için. Tabii, herkesin yöntemleri kendine ama bu yöntemler verimliliği arttıran pozitif şeyler olmalı. Delice bile gözükse önemi yok. Önemli olan içerde bir denge sağlamak.
Sanat, gerçekten bir ilaç. En basidinden sadece müzik dinlemek bile insanı çukurdan çıkarıyor bazen. Müzik bu gücünü asla kaybetmemeli. Yoksa mahvoluruz. Hepimizi koruyan bir güç varsa lütfen insanlığa biraz daha duyarlılık getirsin. 70’lerdeki insancıllığın dostluğun, 60’lardaki dayanışmanın ve muhalifliğin özlemini şiddetle duyuyorum. O dönemleri yaşadığım için değil elbette. Tam aksine, o dönemleri hiç yaşama şansınm olamadığı ve olamayacağı için. Yazarak ve üreterek, kendi içindeki o taze, genç, dahi güce biraz olsun dokunuyor insan. Dengesizlikte bile denge yaratmak o kadar önemli ki. Antik Yunan tiyatrolarında acıya mesafeli durmak gibi bir kavram varmış. İnsanlar acıları ve dramatik olayları sahnede izlerken, kendi sıkıntılarına karşı biraz mesafeli durmayı öğrenirlermiş. Ruhun arınması denirmiş buna. İşte bu zamanda, tam da buna ihtiyacımız var. Bizi üzen şeylerden biraz sıyrılmak için, kendi derdimize bile mesafeli durmak. Uzaktan kendimizi izlediğimizi farzetmek. İyi bir müzik veya romanla kendimizi yeniden tanımak ve belki inşa etmek, en azından yaralarımızı sarmak…Buna herkesin ihtiyacı var, istisnasız herkesin. Ruhu hassas olan azınlık yani benim gibiler ise belki sanatın dozajını arttırmakla yükümlü. Başka çare yok, tek seçenek bu.
Unuttuğum en önemli diğer silah : Mizah. Şart, şart, şart. Mizah, hem zeka, hem merhamet belirtisi çünkü. Olaylarla ve insanlarla başa çıkabilmenin en etkin diğer yolu. Bazense tek yolu. Hele de akıl almaz derecede saçma ve yersiz davranışlara maruz kalıyorsanız, mizah en güçlü silahınız olabilir. Şükran duygusu da demode olmuş ama bir o kadar etkili bir silah.
Bunlar, o aptal yardım kitaplarında yazan şeylerden hiç değil, inanın bana. Bunlar, kendi ruhundaki şiddetli devinimlerden yorulmuş bir sanatçının kendine çıkardığı dersler…Belki başka bir ruha da damlar ve yolunu bulur.
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
6 Mart 2011 Pazar
Film Haftası : Siyah Kuğu ve Kendi Karanlığımızla Yüzleşmek
Film Haftası : Siyah Kuğu ve Kendi Karanlığımızla Yüzleşmek
BirGun Pazar Eki 6 Mart 2011
Başlığı okuyan !F’e gittim sanabilir ama henüz iyileştiğim için bana nispeten daha yakın olan ve ortamını çok sevdiğim Kanyon sinemalarına gittim. Tek sevdiğim AVM orası, belki de açık olmasındandır. Bu hafta epey film gördüm : Siyah Kuğu, Zoraki Kral ve127 Saat…
Oskar ödül dağıtımını pek adil bulmadım sonuç olarak. Natalie Portman bileğinin hakkıyla Oskar aldı ama bu film daha fazla ödüle layıktı şüphesiz. Sosyal Ağ’a göre hele. Siyah Kuğu filmini kimi çok sevdi kimi yerden yere vurdu ama son zamanlarda gördüğüm en çarpıcı filmdi.
Sinematografik olarak çok başarılı, nefesiniz kesilmiş şekilde izliyorsunuz filmi.
Psikolojik alt anlamlar derseniz bolca var. Haneke’nin Piyanist filmi ile yarışamaz belki
ama rahatsız ediciliği, rekabeti ve modern insanın takıntılarını sorgulaması, ana-kız ilişkisinin ne kadar hassas olduğuna değinmesi filmdeki kusurları örtüyor.
Bale hocasının da bencil ve maço davranışları aslında ayrı bir analiz konusu.Bu filmdeki karakterler onaylanmak için değil, hepimizin karanlık taraflarıyla yüzleşmesi için yaratılmış ve filmden en fazla rahatsız olanlar kendilerinden en çok kaçanlar gibi geliyor bana.En beteri ise daha filmi görmeden, olumsuz yazılardan etkilenip gitmeme kararı alanlar. Tam da filmin bahsettiği kontrol deliliği ve kendi seçimlerini yapamayış tuzağına düşüyorlar ironik bir şekilde. Kısacası, sizin okumanıza bağlı bir film bu. Filmi ne kadar derin okursanız o kadar alt anlam çıkarıyor ve günümüze dair o kadar portre görüyorsunuz.
Elbette kusursuz bir film değil. Bale hocasının ve özgür takılan rakip kızımızın, kahramanımıza hayat dersleri vermeye çalışmaları biraz sığ kalmış belki. Yine de siyah ile beyazın, iyi ile kötünün, yanlış ile doğrunun ikiliklerine meraklı varlıklar olan insanları ilgilendirecek düzeyde sorgulama var. Ahlağı, aile bağlarını, özgürlüğü, rekabeti, mükemmeliyetçiliği, dostluğu, cinselliği sorgulatması bile övmek için yeterli bu filmi. Görmezden gelinecek veya tamamen tu kaka denilecek bir film hiç değil. Aynı yönetmenin Bir Rüya’ya Ağıt filmi (Requiem For a Dream) filmi de çok ses getirmişti. Odamda afişi asılıdır. Yaşlı bir kadının, genç ve güzel haline dönmek istemesi, yarışma programına katılması gibi yine bize vaad edilen dünyaları sorgulatan, rahatsızlık veren bir filmdi. Rahatsız eden filmler iyidir, insanı biraz silkeler, biraz kabuğundan çıkarır, yeni bakış açıları getirir. Arkadaşları “Adına da derler Swan” diye güldürdüm ya, mizah iyi geldi hepimize. Lezbiyen ilişkilerin görünürlüğü de çok az filmde vardır. Rüya bile olsa, filmde kahramanın böyle bir arzu duyması, olmak isteyebileceği insandan etkilenmesi aşkı da sorgulatabilir.Arzuyu öldürme çabası da, psikolojik ve toplumsal bir savaş olarak okunabilir.
127 Saat filminde adamın kendi kolunu koparma sahnesi dışında tüm filmi izleyebildim.
Belki o sahne de filme gerçeklik ve etki katmak için vardı ama bence o kadar uzun bir sahneye gerek yoktu. Ailesine haber vermeden bisikletini alıp Utah’daki uçsuz bucaksız kanyona giden asi gencin, bir kayaya kolunun sıkışmasıyla orada geçirdiği korkunç saatler ve geçmişi, ailesi ile içsel yüzleşmesi alatılıyor.“Into The Wild” (Özgürlük Yolu) filmi kesinlikle daha çok boyutlu bir dünyaya götürmüştü bizi. Bu filmdeyse biraz eksiklik var. Kahramanın geçmişine dair çok fazla etkileyici olay yok ve sıradan bir “hayatta kalma” mücadelesinden öteye gidememiş film.Yine de iyimser bakışımla diyorum ki, bu filmi gördükten sonra insan ne gibi lükslere sahip olduğunu ve insan iradesinin gerçek gücünü görüyor.
Zoraki Kral’da ise kralın kekeme olmasından ziyade, doktoru ile arasındaki dostluk ve tüm sınıf farklarını/hiyerarşiyi ezip geçen iletişimleri etkiledi. Ödülleri Colin Firth almış olsa da ben doktor rolünü oynayan Geoffrey Rush’ın insancıllığından ve derinliğinden daha fazla etkilendim. Filme en büyük rengi onun karakteri katmış. Kıssadan hisse, filmler bu hafta ruhumu içsel bir yıkımdan daha kurtardı. En azından sıyrıkları az oldu. Biz sanatçılar, şiddetli iniş çıkışlar yaşarız işte tam da bu yüzden kaçarız ara sıra. 7 Mart Pazartesi akşamı saat 20:00’da Atilla Dorsay’a Saygı Gecesi’nde, Akatlar Kültür Merkezi’nde Cahit Berkay, Ayten Alpman ve Nil Burak ile sahne alacağım. Beklerim. Giriş biletsiz yani serbest.
BirGun Pazar Eki 6 Mart 2011
Başlığı okuyan !F’e gittim sanabilir ama henüz iyileştiğim için bana nispeten daha yakın olan ve ortamını çok sevdiğim Kanyon sinemalarına gittim. Tek sevdiğim AVM orası, belki de açık olmasındandır. Bu hafta epey film gördüm : Siyah Kuğu, Zoraki Kral ve127 Saat…
Oskar ödül dağıtımını pek adil bulmadım sonuç olarak. Natalie Portman bileğinin hakkıyla Oskar aldı ama bu film daha fazla ödüle layıktı şüphesiz. Sosyal Ağ’a göre hele. Siyah Kuğu filmini kimi çok sevdi kimi yerden yere vurdu ama son zamanlarda gördüğüm en çarpıcı filmdi.
Sinematografik olarak çok başarılı, nefesiniz kesilmiş şekilde izliyorsunuz filmi.
Psikolojik alt anlamlar derseniz bolca var. Haneke’nin Piyanist filmi ile yarışamaz belki
ama rahatsız ediciliği, rekabeti ve modern insanın takıntılarını sorgulaması, ana-kız ilişkisinin ne kadar hassas olduğuna değinmesi filmdeki kusurları örtüyor.
Bale hocasının da bencil ve maço davranışları aslında ayrı bir analiz konusu.Bu filmdeki karakterler onaylanmak için değil, hepimizin karanlık taraflarıyla yüzleşmesi için yaratılmış ve filmden en fazla rahatsız olanlar kendilerinden en çok kaçanlar gibi geliyor bana.En beteri ise daha filmi görmeden, olumsuz yazılardan etkilenip gitmeme kararı alanlar. Tam da filmin bahsettiği kontrol deliliği ve kendi seçimlerini yapamayış tuzağına düşüyorlar ironik bir şekilde. Kısacası, sizin okumanıza bağlı bir film bu. Filmi ne kadar derin okursanız o kadar alt anlam çıkarıyor ve günümüze dair o kadar portre görüyorsunuz.
Elbette kusursuz bir film değil. Bale hocasının ve özgür takılan rakip kızımızın, kahramanımıza hayat dersleri vermeye çalışmaları biraz sığ kalmış belki. Yine de siyah ile beyazın, iyi ile kötünün, yanlış ile doğrunun ikiliklerine meraklı varlıklar olan insanları ilgilendirecek düzeyde sorgulama var. Ahlağı, aile bağlarını, özgürlüğü, rekabeti, mükemmeliyetçiliği, dostluğu, cinselliği sorgulatması bile övmek için yeterli bu filmi. Görmezden gelinecek veya tamamen tu kaka denilecek bir film hiç değil. Aynı yönetmenin Bir Rüya’ya Ağıt filmi (Requiem For a Dream) filmi de çok ses getirmişti. Odamda afişi asılıdır. Yaşlı bir kadının, genç ve güzel haline dönmek istemesi, yarışma programına katılması gibi yine bize vaad edilen dünyaları sorgulatan, rahatsızlık veren bir filmdi. Rahatsız eden filmler iyidir, insanı biraz silkeler, biraz kabuğundan çıkarır, yeni bakış açıları getirir. Arkadaşları “Adına da derler Swan” diye güldürdüm ya, mizah iyi geldi hepimize. Lezbiyen ilişkilerin görünürlüğü de çok az filmde vardır. Rüya bile olsa, filmde kahramanın böyle bir arzu duyması, olmak isteyebileceği insandan etkilenmesi aşkı da sorgulatabilir.Arzuyu öldürme çabası da, psikolojik ve toplumsal bir savaş olarak okunabilir.
127 Saat filminde adamın kendi kolunu koparma sahnesi dışında tüm filmi izleyebildim.
Belki o sahne de filme gerçeklik ve etki katmak için vardı ama bence o kadar uzun bir sahneye gerek yoktu. Ailesine haber vermeden bisikletini alıp Utah’daki uçsuz bucaksız kanyona giden asi gencin, bir kayaya kolunun sıkışmasıyla orada geçirdiği korkunç saatler ve geçmişi, ailesi ile içsel yüzleşmesi alatılıyor.“Into The Wild” (Özgürlük Yolu) filmi kesinlikle daha çok boyutlu bir dünyaya götürmüştü bizi. Bu filmdeyse biraz eksiklik var. Kahramanın geçmişine dair çok fazla etkileyici olay yok ve sıradan bir “hayatta kalma” mücadelesinden öteye gidememiş film.Yine de iyimser bakışımla diyorum ki, bu filmi gördükten sonra insan ne gibi lükslere sahip olduğunu ve insan iradesinin gerçek gücünü görüyor.
Zoraki Kral’da ise kralın kekeme olmasından ziyade, doktoru ile arasındaki dostluk ve tüm sınıf farklarını/hiyerarşiyi ezip geçen iletişimleri etkiledi. Ödülleri Colin Firth almış olsa da ben doktor rolünü oynayan Geoffrey Rush’ın insancıllığından ve derinliğinden daha fazla etkilendim. Filme en büyük rengi onun karakteri katmış. Kıssadan hisse, filmler bu hafta ruhumu içsel bir yıkımdan daha kurtardı. En azından sıyrıkları az oldu. Biz sanatçılar, şiddetli iniş çıkışlar yaşarız işte tam da bu yüzden kaçarız ara sıra. 7 Mart Pazartesi akşamı saat 20:00’da Atilla Dorsay’a Saygı Gecesi’nde, Akatlar Kültür Merkezi’nde Cahit Berkay, Ayten Alpman ve Nil Burak ile sahne alacağım. Beklerim. Giriş biletsiz yani serbest.
25 Şubat 2011 Cuma
Peyote’den Bir Gece Çaldık (Metis Ajandası ve bizden Gökkuşağı Kitapları)
Peyote’den Bir Gece Çaldık (Metis Ajandası ve bizden Gökkuşağı Kitapları)
27 Şubat 2011 BirGun Pazar Eki
23 Şubat Peyote konserime bir sürü antibiyotikle zar zor düzelmiş halimle gittim. Sesim biraz grip sesi gibiydi hafif ve o yüzden sahnede oluruna bıraktım her şeyi. Galiba tam da her şeyi oluruna bıraktığım için en iyi performanslarımdan birini verdim, kendime şaşırdım. Keşke kamera olsaydı. Sahne düzenimi de sadeleştirince her şey daha iyi yürüdü. Gitara efekt gerekebilir onun dışında bu sade setup ile çok iyi yürüdü konser. Şarkı sırasında da titizlenip beste ile cover yani yorumları serpiştirdim böylece Türkçe İngilizce karma bir liste oldu.Gecenin başlarında bir tenhalık vardı epey moralim bozuktu.Ama İstanbul gecelerinde hiçbir zaman belli olmuyor. Çok zarif bir dinleyicim geldi, beni facebook’tan da takip eden. İki adet albümümü imzalattı. Sonra Twitter’dan bildiğin bir dinleyicim iki arkadaşıyla geldi. Biraz ferahladım. Bir süre sonra yabancı-türk karışık bir insan kalabalığı oluştu. Full kapasite dolu demesek de bir Çarşamba akşamı ve bir maç akşamı için iyiydi nerdeyse yarısı doldu. Alt kattaki Hayvansaray konseri bitince de performansın sonlarına doğru ekstra gelenler oldu.
Natalie Portman adlı çok bayıldığım, gizemli yüze sahip oyuncunun Black Swan – Siyah Kuğu adlı filmini çok merak ediyorum. Çok boyutlu ve karmaşık insan psikolojisini ve bugünün rekabetçi şartlarını analiz eden filmleri merakla izliyorum genelde. Tamamen aksiyona veya polisiye öykülere dayalı filmlerden hayta bayat aşk hikayelerinden ziyade,
aşkı ve insan ilişkilerini çok farklı bir açıdan bize sunan filmlere heyecan duyuyorum.
Elimde, Nezih Kitabevi tarafından yasaklanan ve zar zor Remzi Kitabevi’nden sipariş ile getirttiğim Metis Yayıları’nın 2011 Ajandası var. Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı yazıyor kapağında. Renkli renkli eller uzanmış grafikte ve avuçların içinde kalp işaretleri var. Çok güzel bir grafik tasarım ve çok sade ama manalı bir kapak. Ajandanın içinde bir mini sözlük var. Homofobiden soykırıma, ayrımcılığa dair birçok kelimenin anlamı açıklanmış. Ayrımcılık çeşitleri ve türleri de kategori halinde anlatılmış. Bu kadar ufak bir ajandanın (avuç kadar) bu kadar önemli bilgiyi sığdırabilmesi başlı başına bir başarı. Konular ise çağımızın belaları yani işlenmesi cesaret isteyen konular. Ayrımcılık ajandası’nın bir kitabevi tarafından ayrımcılığa uğraması ise tam bir trajikomedi.
Nefret söylemlerinin etrafı doldurduğu bir ortamda böyle barışçıl ve bilgilendirici bir ajanda neden yasaklanır ben anlamıyorum doğrusu. Yoksa herkes farklı mı okuyor bazı şeyleri? Bu daha mümkün. Bir de kendi çıkarları doğrultusunda yayınlar görmek isteyenler olabilir. O zaman neden yasaklandığı da anlaşılabilir. Yine de ben anlamıyorum belki de anlamak istemiyorum. Ne yapıp edin bu ajandayı edinin derim.
Elimde halen tümünü okumaya vakit bulamadığım kitaplar var. Bunlardan biri Murat Renay’dan Söylenmeyen. Epey büyük bir cesaretle böyle bir kitap oluşturmuş ama kendi yüzünü gizleyerek. Neden olmasın, eski çağlarda da kimliğini bile belli etmeden kitaplar yazarlardı, özellikle kadın yazarlar. Önemli olan böyle bir kitabın çıkmış olması ve fikirlerin yayılması. Gökkuşağı kitaplardan merak ettiğim bir diğeri Çağlar Yerlikaya’nın kitabı. Fotoğrafları Umay umay çekmiş. Kitabın ismi hoş : Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın?
Bu devirde kitap bastırmak zor iken, şiir kitabından söz etmiyorum bile. Benim şiir kitabım Mor Rüya şu an yayınevsiz kaldı çünkü yayınevi kapandı. Bahtı ilk albümüm gibi olmasın. Mücadele edip tüm ilk işlerimi tekrar bastırmam gerektiğine uyanıyorum. Evet mücadeleye devam…
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
27 Şubat 2011 BirGun Pazar Eki
23 Şubat Peyote konserime bir sürü antibiyotikle zar zor düzelmiş halimle gittim. Sesim biraz grip sesi gibiydi hafif ve o yüzden sahnede oluruna bıraktım her şeyi. Galiba tam da her şeyi oluruna bıraktığım için en iyi performanslarımdan birini verdim, kendime şaşırdım. Keşke kamera olsaydı. Sahne düzenimi de sadeleştirince her şey daha iyi yürüdü. Gitara efekt gerekebilir onun dışında bu sade setup ile çok iyi yürüdü konser. Şarkı sırasında da titizlenip beste ile cover yani yorumları serpiştirdim böylece Türkçe İngilizce karma bir liste oldu.Gecenin başlarında bir tenhalık vardı epey moralim bozuktu.Ama İstanbul gecelerinde hiçbir zaman belli olmuyor. Çok zarif bir dinleyicim geldi, beni facebook’tan da takip eden. İki adet albümümü imzalattı. Sonra Twitter’dan bildiğin bir dinleyicim iki arkadaşıyla geldi. Biraz ferahladım. Bir süre sonra yabancı-türk karışık bir insan kalabalığı oluştu. Full kapasite dolu demesek de bir Çarşamba akşamı ve bir maç akşamı için iyiydi nerdeyse yarısı doldu. Alt kattaki Hayvansaray konseri bitince de performansın sonlarına doğru ekstra gelenler oldu.
Natalie Portman adlı çok bayıldığım, gizemli yüze sahip oyuncunun Black Swan – Siyah Kuğu adlı filmini çok merak ediyorum. Çok boyutlu ve karmaşık insan psikolojisini ve bugünün rekabetçi şartlarını analiz eden filmleri merakla izliyorum genelde. Tamamen aksiyona veya polisiye öykülere dayalı filmlerden hayta bayat aşk hikayelerinden ziyade,
aşkı ve insan ilişkilerini çok farklı bir açıdan bize sunan filmlere heyecan duyuyorum.
Elimde, Nezih Kitabevi tarafından yasaklanan ve zar zor Remzi Kitabevi’nden sipariş ile getirttiğim Metis Yayıları’nın 2011 Ajandası var. Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı yazıyor kapağında. Renkli renkli eller uzanmış grafikte ve avuçların içinde kalp işaretleri var. Çok güzel bir grafik tasarım ve çok sade ama manalı bir kapak. Ajandanın içinde bir mini sözlük var. Homofobiden soykırıma, ayrımcılığa dair birçok kelimenin anlamı açıklanmış. Ayrımcılık çeşitleri ve türleri de kategori halinde anlatılmış. Bu kadar ufak bir ajandanın (avuç kadar) bu kadar önemli bilgiyi sığdırabilmesi başlı başına bir başarı. Konular ise çağımızın belaları yani işlenmesi cesaret isteyen konular. Ayrımcılık ajandası’nın bir kitabevi tarafından ayrımcılığa uğraması ise tam bir trajikomedi.
Nefret söylemlerinin etrafı doldurduğu bir ortamda böyle barışçıl ve bilgilendirici bir ajanda neden yasaklanır ben anlamıyorum doğrusu. Yoksa herkes farklı mı okuyor bazı şeyleri? Bu daha mümkün. Bir de kendi çıkarları doğrultusunda yayınlar görmek isteyenler olabilir. O zaman neden yasaklandığı da anlaşılabilir. Yine de ben anlamıyorum belki de anlamak istemiyorum. Ne yapıp edin bu ajandayı edinin derim.
Elimde halen tümünü okumaya vakit bulamadığım kitaplar var. Bunlardan biri Murat Renay’dan Söylenmeyen. Epey büyük bir cesaretle böyle bir kitap oluşturmuş ama kendi yüzünü gizleyerek. Neden olmasın, eski çağlarda da kimliğini bile belli etmeden kitaplar yazarlardı, özellikle kadın yazarlar. Önemli olan böyle bir kitabın çıkmış olması ve fikirlerin yayılması. Gökkuşağı kitaplardan merak ettiğim bir diğeri Çağlar Yerlikaya’nın kitabı. Fotoğrafları Umay umay çekmiş. Kitabın ismi hoş : Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın?
Bu devirde kitap bastırmak zor iken, şiir kitabından söz etmiyorum bile. Benim şiir kitabım Mor Rüya şu an yayınevsiz kaldı çünkü yayınevi kapandı. Bahtı ilk albümüm gibi olmasın. Mücadele edip tüm ilk işlerimi tekrar bastırmam gerektiğine uyanıyorum. Evet mücadeleye devam…
Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)