Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

9 Aralık 2009 Çarşamba

POPSTAR YARIŞMASINI ALT ÜST EDEN KADIN

POPSTAR YARIŞMASINI ALT ÜST EDEN KADIN

17:13 06 Aralık 2009

İTÜ’de konservatuar öğrencilerime Roll dergisi kapandı duydunuz mu dedim. Öyle baktılar yüzüme. Dergiyi duydunuz mu dedim. Hayır dediler. Hüzünlensem mi bilemedim…
Pırıl pırıl öğrencilerim var. Yanlış anlaşılmasın. Kaleme almak isterim birgün çalıştığım yerdeki müzik sohbetlerini… Müziğe bakış ve duruş, müziğin kendisinden daha mı önemliydi ne…Bunu iyiden iyiye özümsüyorum. Belki de çok yönlülük daha güzel… Farklı alanlardan beslenmek insanı daha sağduyulu ve zengin ruhlu yapıyor. Ben buna inanıyorum.
Edebiyat eğitimi alıp bir yandan müzik yapmak bir şansmış meğer. Sadece notalara dayanan bir eğitim insanı kapana kıstırabiliyor. Buradan geleceğim nokta aslında rating amaçlı müzik yarışmaları. Nota bilgisi yarışı bile değil daha da beter : Popüler olabilme kriterlerine sahip olma veya bu kriterlere ulaşma yarışı. Kısaca kabus. Gencecik insanların rating uğruna milyonların önünde küçük düşürüldüğü, egoların çarpıştığı, sektöre dair öğütlerin verildiği yani gözler önünde “star hamurlarının” yoğrulduğu varsayılan bir çarpışma. Adeta metaforik olarak kan gövdeyi götürür gibi… Sözlü şiddete yaklaşan durumlar… İlgiyi arttıran öğeler bunlar olsa gerek…”Rating” kelimesinin nasıl bir şeytan olduğunu gösteren bu yarışmalardan bazen küçük devrimler yaratan ve günümüzün sığ ve ucuz değer yargılarını sarsan insanlar da çıkabiliyor. Bunun en büyük örneği İngiltere’deki “Britain’s Got Talent” yarışması sayesinde keşfedilen Susan Boyle. İskoçya’da yaşayan 47 yaşındaki Susan Boyle sergilediği performansla sadece jüriyi değil, kendisine dudak büken seyirciyi de şaşkına çevirdi.
Geçmişi de, yarışmada seslendirdiği “Les Miserables” (Sefiller) romanından uyarlanan oyunun müziği “I dreamed a dream” (Bir Hayal Kurdum) şarkısı gibi ilginç ve sıkıntılı…
Kilise korolarında yıllarca şarkı söylemiş ve işsiz dolaşmış, 91 yaşındayken ölüm döşeğinde olan annesine verdiği sözü tutup tanınmış bir şarkıcı olmak için büyük bir adım atmaya karar vermiş. Şansı dönünce de yarışmaya kabul edilmiş. "I Dreamed A Dream" albümü ilk haftalarda elde ettiği satış rakamıyla ABD’de kadın sanatçıların çıkardığı ilk albüm rekorunu kırdı. Birinci haftasında 410 bin satan albüm, İngiltere müzik listeleri tarihinin en çok satan ilk albümü oldu. Tüm bunlar kulağa peri masalı gibi gelse de aslında işin en kayda değer kısmı, görüntüsü ve yaşı ile dalga geçilen bir kadının sesi ve yeteneğiyle sığ önyargıları kırıp geçmesi oldu. Popüler kültürün sığ değerlerini ters yüz eden gayet feminist bir devrim bana sorarsanız. The Washington Post’a verdiği röportajda şu cümleleri güzeldi : “Modern toplum, insanları dış görünüşlerine bakarak aniden yargılamaya çok alışık. Bu konuda kişinin yapabileceği fazla bir şey yok çünkü bu düşünce sistemi içselleştirilmiş ama belki bu başarım bu tarzda düşünüp çabuk karar veren insanlara bir çeşit ders olmuştur veya bir şeyler kazandırmıştır.” R.M. Campbell adlı müzik eleştirmeninin görüşüne göre günümüzde bir kadın eğer çekici değilse müzik kariyeri yapması çok zor. Letty Pogrebin adlı müzik yazarıysa : “Çoğunluk, yılları boşa giden bir yeteneğe üzülse de aslında Boyle’un 47 yaşına gelince başarıyı elde etmiş olması, orta yaşlı kadınlar için bir zaferdir.” diyor. Feminist düşünürleri ve popüler kültür hakkında yazan müzik yazarlarını da meşgul etmiş bir fenomen oldu Boyle’un keşfedilişi. Dilerim aslında popüler kültüre ve sektöre hizmet etmek için yapılan bu kar amaçlı programlar, böyle ilginç ve manalı durumlara vesile olur. Bu sayede insanların dar kalıpları ve hergün pohpohlanan görüntülere kaymış algılar başka renkleri ve güzellikleri de görmeye başlayıp kendini zenginleştirir. Gerçek sanatın amacı da bu değil midir zaten? Sorgulamak, sorgulatmak, yeni kapılar açmak, güzeli çirkin, çirkini güzel yapmak yani algılarımızla oynamak, topluma ve yerleşik değerlere meydan okumak ve daha nicesi…

Ece Dorsay

POPSTAR YARIŞMASINI ALT ÜST EDEN KADIN

POPSTAR YARIŞMASINI ALT ÜST EDEN KADIN

17:13 06 Aralık 2009

İTÜ’de konservatuar öğrencilerime Roll dergisi kapandı duydunuz mu dedim. Öyle baktılar yüzüme. Dergiyi duydunuz mu dedim. Hayır dediler. Hüzünlensem mi bilemedim…
Pırıl pırıl öğrencilerim var. Yanlış anlaşılmasın. Kaleme almak isterim birgün çalıştığım yerdeki müzik sohbetlerini… Müziğe bakış ve duruş, müziğin kendisinden daha mı önemliydi ne…Bunu iyiden iyiye özümsüyorum. Belki de çok yönlülük daha güzel… Farklı alanlardan beslenmek insanı daha sağduyulu ve zengin ruhlu yapıyor. Ben buna inanıyorum.
Edebiyat eğitimi alıp bir yandan müzik yapmak bir şansmış meğer. Sadece notalara dayanan bir eğitim insanı kapana kıstırabiliyor. Buradan geleceğim nokta aslında rating amaçlı müzik yarışmaları. Nota bilgisi yarışı bile değil daha da beter : Popüler olabilme kriterlerine sahip olma veya bu kriterlere ulaşma yarışı. Kısaca kabus. Gencecik insanların rating uğruna milyonların önünde küçük düşürüldüğü, egoların çarpıştığı, sektöre dair öğütlerin verildiği yani gözler önünde “star hamurlarının” yoğrulduğu varsayılan bir çarpışma. Adeta metaforik olarak kan gövdeyi götürür gibi… Sözlü şiddete yaklaşan durumlar… İlgiyi arttıran öğeler bunlar olsa gerek…”Rating” kelimesinin nasıl bir şeytan olduğunu gösteren bu yarışmalardan bazen küçük devrimler yaratan ve günümüzün sığ ve ucuz değer yargılarını sarsan insanlar da çıkabiliyor. Bunun en büyük örneği İngiltere’deki “Britain’s Got Talent” yarışması sayesinde keşfedilen Susan Boyle. İskoçya’da yaşayan 47 yaşındaki Susan Boyle sergilediği performansla sadece jüriyi değil, kendisine dudak büken seyirciyi de şaşkına çevirdi.
Geçmişi de, yarışmada seslendirdiği “Les Miserables” (Sefiller) romanından uyarlanan oyunun müziği “I dreamed a dream” (Bir Hayal Kurdum) şarkısı gibi ilginç ve sıkıntılı…
Kilise korolarında yıllarca şarkı söylemiş ve işsiz dolaşmış, 91 yaşındayken ölüm döşeğinde olan annesine verdiği sözü tutup tanınmış bir şarkıcı olmak için büyük bir adım atmaya karar vermiş. Şansı dönünce de yarışmaya kabul edilmiş. "I Dreamed A Dream" albümü ilk haftalarda elde ettiği satış rakamıyla ABD’de kadın sanatçıların çıkardığı ilk albüm rekorunu kırdı. Birinci haftasında 410 bin satan albüm, İngiltere müzik listeleri tarihinin en çok satan ilk albümü oldu. Tüm bunlar kulağa peri masalı gibi gelse de aslında işin en kayda değer kısmı, görüntüsü ve yaşı ile dalga geçilen bir kadının sesi ve yeteneğiyle sığ önyargıları kırıp geçmesi oldu. Popüler kültürün sığ değerlerini ters yüz eden gayet feminist bir devrim bana sorarsanız. The Washington Post’a verdiği röportajda şu cümleleri güzeldi : “Modern toplum, insanları dış görünüşlerine bakarak aniden yargılamaya çok alışık. Bu konuda kişinin yapabileceği fazla bir şey yok çünkü bu düşünce sistemi içselleştirilmiş ama belki bu başarım bu tarzda düşünüp çabuk karar veren insanlara bir çeşit ders olmuştur veya bir şeyler kazandırmıştır.” R.M. Campbell adlı müzik eleştirmeninin görüşüne göre günümüzde bir kadın eğer çekici değilse müzik kariyeri yapması çok zor. Letty Pogrebin adlı müzik yazarıysa : “Çoğunluk, yılları boşa giden bir yeteneğe üzülse de aslında Boyle’un 47 yaşına gelince başarıyı elde etmiş olması, orta yaşlı kadınlar için bir zaferdir.” diyor. Feminist düşünürleri ve popüler kültür hakkında yazan müzik yazarlarını da meşgul etmiş bir fenomen oldu Boyle’un keşfedilişi. Dilerim aslında popüler kültüre ve sektöre hizmet etmek için yapılan bu kar amaçlı programlar, böyle ilginç ve manalı durumlara vesile olur. Bu sayede insanların dar kalıpları ve hergün pohpohlanan görüntülere kaymış algılar başka renkleri ve güzellikleri de görmeye başlayıp kendini zenginleştirir. Gerçek sanatın amacı da bu değil midir zaten? Sorgulamak, sorgulatmak, yeni kapılar açmak, güzeli çirkin, çirkini güzel yapmak yani algılarımızla oynamak, topluma ve yerleşik değerlere meydan okumak ve daha nicesi…

Ece Dorsay

3 Aralık 2009 Perşembe

ROLL DERGİSİNE BURUK VEDA

ROLL DERGİSİNE BURUK VEDA
13:51 29 Kasım 2009


U2’dan sonra müziğe bakışımı şekillendiren ikinci isim Roll’dur. Evet Roll bir dergidir ama benim için bir rock grubu gibidir. Gibiydi demek istemiyorum çünkü içimdeki ses geri döneceklerini söylüyor, er ya da geç. 1996 yılının kasım ayında henüz 17 yaşımdayken elime geçen ilk sayısının heyecanını dün gibi hatırlıyorum. Sararmış bir kapak üzerinde Michael Stipe ve Kurt Cobain’in silüetleri… Diğer dergiler darılmasın ama ‘nihayet’ demiştim içimden. Nihayet hayalime yakın bir dergi ilk sayısıyla merhaba dedi bizlere. NME dergisinin zeki ve incelikli ama kimi zaman çok acımasız görünen seçici tavrı çeviriler yoluyla yeni bir nesil olan bizlere ulaşıyordu. Mojo dergisindeki sağlam röportajlar da keza. Eğer günümüzde bu kadar zeki ve seçici bir azınlık dinleyici kitlesi oluşmuşsa bu Roll dergisi sayesindedir. Hazır sunumlarla ve televizyonun dayatılarıyla yetinmeyen, müziğin aynı zamanda bir yaşam felsefesini yansıttığını ve muhalif bir tavrı olmasının anlamlı olacağını özümseten çok değer verdiğim bir dergiydi Roll. Kilerimde nerdeyse bütün eski sayıları halen durmakta. Renkli ve kuşe kâğıda baskılı ‘meslektaşları’ bir şaka gibi kaldılar yanında. Yıllar evvel Number One’dan Ömer Karacan’a ilk demo kasetimi götürmüştüm. Roll dergisi için ‘sıkıcı’ demişti. O an içimden ‘içerik değil janjanlı kâğıtla mı eğlenceli olunuyor’ diye düşünüp tebessüm etmiştim.
Edebiyatı da kenardaki şiir dizelerinden okuyucuya tattıran Roll dergisinde yer almak benim için bir onurdu. 2002 yılında Derya Bengi’nin sorularıyla hem terlemiş hem de röportajdan büyük keyif almıştım. Benimle yapılan en derin ve manalı röportaj olmuştu. Mp3.com ile nasıl tanındınız ve babanızdan ne anlamda etkilendiniz gibi sorulardan çok daha öteye gidilmişti çünkü.Herşeyi tersten okuyabilme yeteneğimden ilk Roll dergisine bahsetmiştim basında. Frank Margerin adlı Belçikalı çizgi karakteri Roll’a tanıtmak ve arkadaki sözlüğe kazandırmak bir gurur kaynağıydı benim için. Ne yazık ki hayat gailesi yüzünden ikinci röportajım yer alamadan yani ikinci albümüm çıkamadan kapandı güzelim dergimiz… Elbette bazen de eleştirdik ve kızdık Roll’a. Kimi zaman sadece kendi arzularına göre konular seçip bizlerin beğenilerini pek önemsemediklerini düşündük ve küstüğümüz anlar oldu. Belli grupları göğe çıkarırken bazılarını görmezden geldiklerini de hissettik. Daha sonra fark ettik ki Roll’un bu seçiciliği aslında tamamen kendilerine ve inandıkları değerlere karşı dürüst bir dergi ekibi olmalarındandı. Roll’un daha evvel Post Express dergisinin bir sayfasında yer alan ufak bir açılım olduğunu daha sonra öğrenmiştim.
Biliyorum ki sarardıkça güzelleşen dergiye sağlam bir yazı yazmak kolay değil. Bu satırlar da yeterli değil. İçimdeki burukluğu tarif etmem zor. Zaten 1997’den beri takip eden tüm okuyucular benim gibi hissediyorlardır. Sonradan keşfeden ve bağlanan okuyucuların da bir farkı yoktur eminim. Ekşi sözlük gibi yıkıcı bir devrim değildi Roll. Yapıcı bir devrimdi. Hepimizin kafasında yeni yollar ve çiçekler açmasına sebep oldu. Çoğu çeviriden oluşan bir dergi bu kadar samimi bir bağ kurabiliyorsa bunun sebebi duruşunun ve tavrının sağlamlığıdır. Benim kendimce en güzel cevabım bu yazıdan ziyade, ürettiklerimde kendi inandıklarımı ve tavrımı sergilemem oldu. Kaos dergisine yazarken durdurğum yerin daha iyi farkına vardım. İlk Roll röportajımda heyecanlı bir çocuktum, şarkı sözlerim benden daha olgundu.30 yaşımda, şarkı sözlerime ve Roll röportajıma tekrar dönüp baktığımda çok daha anlamlı buluyorum şimdiki yerimi. Yani durduğum yeri…
Roll, Hayalet Gemi, Post Express, Kaos, Amargi gibi muhalif oluşumlar daimi olmalı. Bir toplumun gelişmişliğinin ispatı farklı renklerin de var olduğunu gösteren, her şeyin daha güzel olabileceğine inanan, farklı alternatifler sunan oluşumların ve yayınların sayısının çokluğudur. Dilerim ani kan kaybımız bir an evvel son bulur ve bizlere enjekte edilmiş güzel değerler geri kazanılır.

23 Kasım 2009 Pazartesi

İLK ŞİİR KİTABIM VE MOR SESLER

İLK ŞİİR KİTABIM VE MOR SESLER

İlk şiir kitabım ‘Mor Rüya’nın yayımlanmasının heyecanını yaşıyorum. Bir kitap çıkarmak, albüm çıkarmaktan bile daha tarif edilmez bir hismiş meğer… Kütüphanenin rafında kelimelerinizin yer alması müthiş bir duygu. Hele de o kelimeler, senelerce yaşadığınız içsel kaoslardan doğan muazzam bir gökkuşağı ile boyalıysa… İşte o zaman bu şiirleri ortaya çıkarmanın bile başlı başına bir içsel başarı olduğunu anlıyor insan… Dünyanın beğenip beğenmemesinin veya onaylamasının çok önemi kalmıyor eğer içsel savaşlarınızda galip gelmişseniz… Toplumsal dayatılardan sıyrılıp kendi yüreğinizin sesiyle üretmişseniz, hayatın rengi daha berraklaşıyor. Tüm bu güzel hislerin henüz tadını çıkaramadım çünkü ileriki yazılarımda bahsetme ihtimalim olan Ales adlı sınava yoğun şekilde çalışmakla meşguldüm.
Kitabımı da ilk, TÜYAP kitap fuarında görebildim çünkü basımdan fuar sabahı geldi.
Ne aradığını pek bilmeyen bir kalabalık vardı sanki… Daha ziyade eğitim kitapları rağbet gördü. Benim bile kütüphanemi Ales kitapları istila ettiyse, elbette ÖSS’ye hazırlananların bu durumda olması çok doğal. Maalesef doğal.
30 yaşında sınav stresi ancak akademisyenlerin dayanabileceği bir şey galiba. Üstelik uzmanlaştığınız bir alan bile değil, yıllardır görmeye görmeye unuttuğunuz matematik ve hiç görmemiş olduğunuz sözel mantık gibi konular… 3 saate sığdırılmış bir kadro umudu… Gerginlik… Stres… Ales ve şiir kitabımın heyecanları birbirine karışırken, bir senedir çıkacak olan albümüm ve en büyük heyecanım pusuda beni bekliyor… Dilerim 2008 yılında tırnaklarımla yaptığım bu albüm, takvim 2010’u göstermeden yayımlanır…
Dilekler bitmiyor elbette…
İki hafta evvelki yazımda ‘Kırılgan Ruhlar’dan bahsetmiştim : Jeff Buckley, Morrissey, Brett Anderson, Nick Drake…. Bu yazımda Patti Smith, Ani Difranco, PJ Harvey ve Tracy Chapman gibi isimlere kısa bir giriş yapmak istiyorum ki zaten bir yazıya sığmayacak isimler… Devamı gelecek bu yazının şüphesiz. Beat şairlerinden fazlaca etkilenmiş olan Patti Smith, alışılmış kadınsı görüntüden uzak ama bana sorarsanız bir o kadar da doğal ve güzel görünümüyle inandıklarını haykırmaktan çekinmedi. Tracy Chapman’da da politik bir duruş ve hiçbir şablona uymayan bir tarz vardı. Di’li geçmiş zaman kullanmamın sebebi, şimdilerde Tracy Chapman’ın adını eskisi kadar duymamamız. Albümler çıkarmaya devam eden ama etrafımızda balon şarkıcıların dönüp durması dolayısıyla az duyurulan bir isim oldu. Ani Difranco gibi bağımsız isimler her daim örnek oldular ana akıma ve gizliden gizliye Alanis Morrisette gibi tatlı su feministlerini bile etkilediler. Alanis’in tavrı Ani Difranco’nun sulandırılmış hali dersek kimseye haksızlık etmiş olmayız bence. Alanis’in Seal cover’ı Crazy’nin klibinde biraz sınırları zorladığını ama bunun da reklam koktuğunu fark etmek zor değil. Zaman zaman inzivaya çekilen Patti Smith her geri dönüşünde fırtına gibiydi ama Ani Difranco’nun üretkenliği herhalde az görünür cinstendi. Koyu feminist ve insan hakları savunucusu minik dev sanatçı 30’lu yaşlarına 20’ye yakın stüdyo albümü sığdırdı.
Kendi bağımsız plak şirketini kurdu ve karavanıyla Amerika’yı boydan boya dolaşıp barış ve özgürlük şarkıları söyledi. Konser şovlarına samimiyeti ve talk-show’umsu mizahını da kattı.
Bir gün canlı izlemek kısmet olur umarım kendisini… PJ Harvey’de alışıldık bakışı kırarak, öfkeli kadın duruşunu sağlamlaştırdı.
Marmara Otel’de kendisinden imza aldığım gün geliyor aklıma. Elinde gitarı, zarifçe yürüyordu. Çelimsizliği asla bir mankeninki gibi değildi çok daha otantik duruyordu.
Alanis dışında, saydığım bu isimler mor renk diyebilirim. Mor isimler benim gözümde hepsi… Mor renkte söylerler şarkılarını… Pembe ve mavi karışımı…
Alanis Morisette veya Pink’in mor renkleri, ana akıma renk katmaları açısından hoştur ama gerçek mor renklere sahip olanlar, ilk saydığım isimlerdir her zaman gözümde…
Ece Dorsay

8 Kasım 2009 Pazar

KIRILGAN VE ASİL SESLER



KIRILGAN VE ASİL SESLER
16:57 08 Kasım 2009
Birgun Gazetesi

Ece Dorsay

K ırılgan ama bir o kadar da güçlü kişilikler, özgün duruşlar, car car bağırmadan haykıran güzel sesler…. Brett Anderson, Perry Blake , Jeff Buckley, Nick Drake ve Morrissey… Zaman geçtikçe daha da değerlenecek bir müzik yaptıkları aşikar. Ama onların seslerini duymak için biraz araştırmacı dinleyici olmak gerekiyor çünkü MTV’de sabah akşam klipleri dönmüyor. Peyote’de The Smiths grubunu anma gecesinde Morrissey’den de çaldım çünkü kendisi, solo projeleri ile ruhuma dokunmuş bir isim ve o gece yabancı dinleyicilerden aldığım tepki muazzamdı. Gözleri ıslak yanıma gelip diz çöken Bowie endamındaki siyah pardesülü İngiliz adamı hayatım boyunca unutamayacağım herhalde….“Sen zaten biliyorsun” dedi bana ve başka şey söylemeden gitti…
Az ve öz konuşmak böyle bir şey olsa gerek… Brett Anderson’da sadeliğin zarafetini görüyorum. H2000’de onunla aynı festivalde çalmış olmak bir ayrıcalıktı. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Suede’den sonraki solo projesi kalbi delip geçiyor. Jeff Buckley’in dileğiyse asla trajik bir kahraman olarak anılmamaktı. Bu isteği, babası Tim Buckley’in kaderini paylaşarak henüz 31 yaşında nehirde boğulmasıyla sona erdiğinde hayat gene oyunlarından birini oynamıştı. Konserini her izlediğimde asla sona ermeyecek bir şölende hissediyorum kendimi.. Tek ve mükemmel albümü Grace ile zarafetin orta yerinde duruyor. ‘Aşk nerede?’ diyor, ‘yürüyen ölülere’ dönüşmüş insanlardan bahsediyor tıpkı etkilendiği Morrissey gibi. Morrissey de “İsa’yı affediyorum bana verdiği tüm sevgi ve aşka rağmen, sevgiyi paylaşacak kimse yok ki bu sevgisiz dünyada” derken yeryüzünde artık azalan sevgi yokluğundan dolayı kıvranıyordu…. Brett’in ‘Aşk artık öldü’ diye haykırışı ve ‘kurnaz dostlar sonunda ortadan kaybolurlar inan bana’ deyişi yalnızlığımıza merhem oluyor çünkü anlıyoruz ki en azından kırılgan ruhların duyarlılıkları aynı… Hissiyatlar aynı gökkuşağı boyaları sürünmüş sevgi dolu ruhlarda… Nick Drake’in sakin ve huzurlu hali son işlerinde depresif bir hal almıştı. Elleri titriyordu artık sahneye çıkamıyordu…Bestesinde, ‘ancak kaybolunca herkes değerimi bilecek’ derken ‘kendini gerçekleştiren bir kehanet’ gibi o da erken veda ediyor dünyaya. Yaşarken umursanmamış bu adamın şimdi Londra’nın en gözde müzik dükkanlarında bile nota kitapları satılıyor. Gitarın tellerinin akordunu alt üst edip yepyeni sesler yaratan ve nerdeyse fısıldar gibi sakin şarkı söyleyen sanatçının etkisi iz bırakıyor. Perry Blake’in başyapıt albümü Still Life’ı dinlerken Sandriam adlı parçayı kaç defa açtığımı hatırlamıyorum bile… Böylesine dokunan bir ses aynı zamanda nasıl bir hüzne boğuyor insanı… Perry Blake de özgün şahsiyetiyle asla saha önüne çıkmamış, geride durup keşfedilmeyi bekleyen bir pırlanta olmayı hak etmiş. Vardığım sonuç: Gerçek sesler ve ruhlar asla kendilerini en öne fırlatmıyor. Müzik çığırtkanlığına değil gönül haykırışına prim veriyorlar. Hazır sunuma alışmış çoğunluksa kalbi kırık müziği ağlak müzikle karıştırıyor. Zarafetin, asaletin, kırılganlığın müzikte devrim yaratan özgünlüğün tadından anlamıyorlar. Müzik zekası ve müzikal tavırdan ne anlıyoruz belki bir yazımda da onu masaya yatırırım. Kadın seslere de ayıracağım bir yazı planlıyorum: Patti Smith, Pj harvey, Ani Difranco, Tracy Chapman, Tori Amos… Şarap gibi yıllandıkça değer kazanacak sesler…