Gökkuşağının altından geçerken...

Gökkuşağının altından geçerken...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ETE KURTTEKİN ile SUYUN ÜSTÜNE




29 Nisan 2012 BirGun Pazar eki

Geçen hafta Açık Radyo’da Dağınık Oda program konuğum, Ete Kurttekin ve orkestrasıydı. Gerçekten sektörde deneyimli oldukları belliydi. Ete’nin ilk albümü olmasına rağmen, piyasada uzun seneler bas gitarist ve prodüktör olarak yer almış olması, kendisine ve gayet iyi anlaştığı grubuna bir olgunluk ve büyük bir hazım kazandırmış. Müzikal geçmişi dolu dolu : 2011 yılında “Suyun Üstüne” albümü müzik marketlerde yerini almadan evvel yaptıkları saymakla bitmez :

1985-1988 yılları arasında lise grubu Seth'in bas gitaristliğini yapmış. Liseden mezun olmadan kısa süre önce bestesi "Longing" İlhan İrem'in prodüktörlüğünü yaptığı "Winds of Change" isimli kompilasyonda yer almış. 1989-1995 yılları arasında Barone Steel'in üyesi olmuş. 1990-1994 arası zamanının en başarılı gruplarından olan Mindvortex'te yer almış. 1995-1998 yılları arasında Haluk Levent'le çalışmış. 1999 yılına kadar Ankara'da Özge Fışkın, Gürbüz Barlas, Uğur Gülbaharlı ve Burak Ersöz'le birlikte Fender Blenders'de çalmış. 2000 yılında İstanbul'a yerleşti. Özlem Tekin'le çalışmaya başlamış. 2004 yılında Rock'n Coke festivalinde yine Össan Deneç'le birlikte Özlem Tekin'in oldukça ses getiren "OZZ Projesi"'ni gerçekleştirmiş. 2005 yılında Össan Deneç'le birlikte Özlem Tekin'in "109876543210" albümünün yapımcılığını ve kısmi aranjörlüğünü üstlenmiş. 2008 yılında Milliyet sponsorluğunda gerçekleşen Cannes Young Lions kampanyasına yaptığı motivasyon şarkısıyla Kristal Elma ödülüne layık görülmüş. 2010 yılında Yavuz Turgul'un yazıp yönettiği, başrollerini Şener Şen ve Cem Yılmaz'ın paylaştığı Av Mevsimi'nde "Benden Adam Olmaz" isimli besteyi düzenlemiş, söylemiş ve filmde rol almış.

Ete Kurttekin'e canlı performanslarda,  gitarlarda  Arda Albayraktar ve Soner Özsatır,  klavyelerde  Uğur Gülbaharlı,  bas gitarda  Uğur Öktem ve  davulda  Mehmet Demirdelen eşlik ediyor. Ete, grubuyla çok sağlam bir bağ kurmuş, adeta grup adı altında çıkmışlar gibi bir hava esti stüdyoda. Orkestrası, yayın sırasında camın arkasında durduğu halde (miksere gitarları bağladıkları için o tarafta durmak istediler.)  sanki yan yana çalıyorlarmış gibi bir sinerji vardı. Zaten albümü dinlerken de bu hisse kapıldım. Grubun dışında kalmış kimse yok gibiydi. Kısacası, bir proje gibi durmuyorlardı. Albümü dinlerken, proje grubu olmadıkları, epeyce beraber çaldıkları seziliyor ama en çok birebir karşılaştığınızda anlıyorsunuz bunu. Birbirlerine saygıları büyük. Hiyerarşik bir durum hissetmedim. Ete’nin sadece bas gitaristten ibaret kalmayacak kadar bir lider karizması var ama bas gitaristlere mahsus tevazusu da yerinde. Çok dengeli bir frontman diyebilirim. Grupta en çok bu anti hiyerarşik durum dikkatimi çekti. İkinci albümlerinin de haberini aldım, az kalmış, bekliyoruz. Elbette, vokaller çok güçlü denemez ama müziğin gerektirdiği kadar yerinde her şey. Zaten karşımızda vokal olarak iddialı duran biri yok, tam da bu yüzden grup müziği gibi bir ruh hali ve sound öne çıkıyor.

Konuklarım arasında, en keyifli sohbeti gerçekleştirdiğim kişi oldu Ete. Ayakları yere basan bir bakış açısı var ve tam bir proje adamı. Sosyal sorumluluk projesi TİV için de yapmak istediklerini anlattı bana heyecanla. Galiba bizim neslin ve daha büyüklerin, hazım sorunu nispeten daha az. Müzik sektöründe, çiçeği burnunda ve tecrübesi az grupların bir kısmı, çok büyük egolarla savaşmaktalar. Genel izlenimim bu yönde.

Ece Dorsay
ecedorsay@yahoo.com










24 Nisan 2012 Salı

Atlas : Tolgahan Çoğulu’nun Mikrotonal Gitar öyküsü: 

22 Nisan 2012 BirGun Pazar Eki

 Açık Radyo programıma ilk defa, enstrümantal çalan bir müzisyeni konuk aldım. Atlas adlı albümüne, oğlunun ismini vermiş Tolgahan Çoğulu. Mikrotonal gitar denilen, epey komplike ve müzikal anlamda yeni ufuklar açan gitarı tekrar tasarlamış, albümde bu gitarıyla çeşitli türküleri ve farklı bestecilerden parçaları yorumlamış. ITU Turk Musikisi Devlet konservautarı’nda klasik gitar bölümü kurucularından. Genç yaşına rağmen epey yol katetmiş. 

1978 yılında Ankarada doğdu. Klasik gitar eğitimine 12 yaşında başladı. 1996-2001 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübünde Ayhan Akkaya ile klasik gitar eğitimini sürdürdü ve BÜFK Gitar Topluluğu'nun birçok konserinde yer aldı. 16. ve 17. Iserlohn Gitar Festivali, 5. Lambesc Klasik Gitar Festivali, 16. Estergon Klasik Gitar Festivali ve 1. Westfalian Guitar Spring gitar festivallerine katıldı ve Roland Dyens, Carlo Domeniconi, Dale Kavanagh, William Kanensiger, Jorge Cardoso gibi birçok gitaristle çalışma fırsatı buldu. 2001 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Dr. Erol Üçer Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) Klasik Gitar Yüksek Lisans programına kabul edildi ve burada Soner Egesel ve Bekir Küçükay ile çalışmalarını sürdürdü. 2010 yılında 'Bağlama Tekniklerinin Klasik Gitar İcrasına Uyarlanması' başlıklı doktora tezini bitirip mezun oldu. Bu tez, 2011 yılında VDM Publishing tarafından yayınlandı. 2007 yılında Erhan Birol ile beraber klasik gitar ikilisi Duoisti kurdu. İkilinin CDsi İki Elin Sesi, Pan Müzikten 2011 yılında yayınlandı. Chopin Prelude Mi Minör düzenlemesi Periferia Music tarafından 2011 yılında yayınlandı. 2008 yılında Ayarlanabilir Mikrotonal Gitarı tasarladı. 2011 yılında Sinan Cem Eroğlu ile birlikte Mikrotonal Gitar Duoyu kurdu. 2012 yılında Kalan Müzik tarafından mikrotonal gitar ile yaptığı 'Atlas' CDsi yayınlandı. 

Bana heyecan veren, perde ayarları değiştirilebilen ve akort sistemi farklı olan mikrotonal gitarın ne olduğuna ve nasıl ortaya çıktığına dair bilgiyi, İstanbul Teknik Üniversitesi MİAM Müzik İleri Araştırmalar Merkezi’nde eğitim veren Michale Ellison’un kaleminden okumak gerek : “Anadolu’ya ve Ötesine Bakmak Tolgahan’ın Anadolu müziğine,özellikle bağlama çalan âşıklara ve ilgili (ama farklı) olan Osmanlı makamlarının dünyasına olan ilgisi ve hassasiyeti, onun ayarlanabilir perdeli gitarla olan çalışmalarının başlıca yönünü temsil ediyor. Tolgahan’ın Uzun İnce Bir Yoldayım ve Yemen Türküsü gibi başlıca bağlama eserlerinin kendi görkemli uyarlamalarının çok iyi gösterdiği üzere: perde kısmında bazı ayarlamalar yapıldığında, gitar Anadolu müziğini yorumlamaya gayet ikna edici bir şekilde uygun hale geliyor. Öyle ki, Tolgahan şüphesiz bağlama çalanlardan öğrendiği parmak vurma tekniklerini vuruş teknikleriyle buluşturduğunda, gitar çalanın neredeyse Erdal Erzincan veya Erol Parlak olduğu sanılabilir.” Ben Tolgahan’ın çalma tekniğinde, modern batı formlarından da yoğun şekilde etkilendiğini gördüm ve bu sentez durumu hoşuma gitti ki normalde sentezlere fazla heyecan duran biri değilimdir. Andy Mckee’nin akustik gitarı vurarak ve telleri çekerek çalma tekniklerinden, tapping gibi perdelere vurma tekniğinden etkilendiğini düşündüğümü söylediğimde, onayladı. Andy Mckee’nin stilini de kendine örnek aldığını söyledi. Tüm bunların dışında, Tony Levin’in Chapman Stick adlı özel gitarından bahsetti. Bol perde ve bol telden oluşan , piyano gibi çalınan mobil bir telli çalgı ama pek yaygın değil. Zaten bildiğim ve ilgilendiğim bir konuydu. Pink Floyd’dan Led Zeppelin’e, klasik rock’u da hala çok dinlediğini anlattı. Dilerim, bu türde enstrümantal çalışmalar daha fazla yayınlanma şansı bulur ve özellikle akustik/klasik gitarın sınırları daha da zorlanır.

 Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

17 Nisan 2012 Salı

BİZ, geçen haftaki Açık radyo konuğum; huzur veren naif alternatif rock


BİZ, geçen haftaki Açık radyo konuğum; huzur veren naif alternatif rock

15 Nisan 2012 BirGun Pazar Eki

Geçen hafta radyoya konuk olarak Biz grubu aldım. WePlay’den taze çıkmış albümlerini ilk dinlediğimde çok çarpılmamıştım. Albümü ikinci hatta üçüncü ke dinlediğimde durum değişti. Hatta vokalleri önce hafif detone buldumsa da, radyodaki canlı performanslarındaki samimiyet ve şiirsellik beni etkiledi. Aslında memlekette Coldplay, Pixies tatlarında müzik yapan gruplara bir açlığım vardı. Duruşu maço rock’çı olmayan pek grup yoktu nerdeyse. Rock’un klişelerinden kendini kurtaramayan ve memlekete uyum sağlamak için samimiyetsiz sentezler yapan gruptan bol bir şey yok. Biz grubunun hali, tavrı gerçekten naif ve içten.

Bugüne kadar üç rock grubu konuk aldım ve en keyif aldığım program Biz grubuyla olan program oldu. Kişilik olarak da ilginç insanlar ve belki kafalarımız da uyuştu bir derece.

Yaydıkları elektrik samimi geldi. Mehmet’in “ben liderim, ben öfkeliyim” gibi artık insanı bezdiren bir rock solisti elektriği yok. Tam tersine, usta müzisyen Martin Gore veya Erasure’dan Vincent Clarke gibi sakin, kendiyle barışık, naif, pozitif bir elektriği var.

Basın bültenleri de, büyük iddialarla yazılmamış, insanı rahatsız edici değil, aksine gayet sade ve içten bir bülten, kısa bir biyografi diyebiliriz hatta :

Temelini 2000’li yılların başında atan ve Mehmet Güren’in yaptığı besteler üzerinden hareketlenen Biz, 2008 yılında Mehmet Güren (gitar/vokal), Ahmet Acar(bas), Can Lüleci(klavye) Osman Konuray (davul) ’lık kadroyla kurulmuş bulundu. Bilumum eleman değişikliklerinden sonra grup, Mehmet Güren (gitar/vokal) Damla Pehlevan (klavye/geri vokaller) ve Osman Konuray (davul) dan oluşan son haline ulaşmayı başardı.

Es geçilmesin, gruba başından beri Mihael Nahmias (saksafon) ve taze olarak da Ecenur Güder (bas gitar) eşlik etmekteler. Kendileri iyi insanlar.

Bas gitarda Alp Okçu’nun katılımıyla Rock’n Dark 2010 yarışmasında yüzlerce grup arasından ilk 3′e kalan “biz”, aynı yıl Dream Tv’in Yuxexes Ar-Ge programına davet edilerek daha geniş kitlelere ulaşmayı başardı (Dream Tv’de de Alp Okçu vardı yanlışlık olmasın).

Devamındaki süreçte Emre Nişancı prodüktörlüğünde sürdürülen albümün kayıtları 2011’in son aylarında nihai haline ulaştı. Albümün Şubat 2012′de çıkması hepimizin temennisi. Albümde trompette Melis Şeşen, trombonda Cihan Mutlu ve suzafonda Ertan Şahin eşlikleriyle biz’i yalnız bırakmadılar.

Buddha, Peyote, Dogzstar gibi mekanların yanı sıra İstanbul ve Ankara’da lise/üniversite festivallerinde boy gösteren biz, bir yandan da çeşitli ev ve sergi mekanlarında akustik performanslar sergilemeyi sürdürüyor. Akla kazınmayı seven sözleri, coşkulu ve duygusal tınlayan melodileriyle, klavye ve üflemelilerle sıkça beslenen grubun müziğini illaki bir türe sokuşturmak istersek, modern indie rock diye bir ara yol bulalım, olsun bitsin.

Pixies’den Where is My Mind’ın iznini alabilmeleri, Frank Black’ın onayıyla olmuş ve bu gerçekten heyecan verici dedim kendilerine. Şarkıyı Türkçeye çevirmişler : Aklım Nerede olmuş ismi. Aslında biraz daha özgünleşebilirler zamanla, sound ve melodi olarak. Ben bu tarz müziğin, memlekette özlemini duyduğum için, bana taze bir nefes gibi geldi. Hepimiz Birimiz, albümün lokomotif şarkılarından. Bal Gibi ve Geri Kalamayız da naif ama direkt sözleriyle, akılda kalıcı melodisiyle oldukça güzel hisler uyandırdı. Sadece akustik gitar ve klavyeli radyo performansları ise, beni albümden daha fazla mutlu etti. Belki de bu tarz müziğin, akustik gitarın öne çıkmış haliyle servis edilmesi, ruh(um)a daha fazla hitap ediyor.

Sonuç olarak, Türkiye’deki rock sahnesine iyi ki geldiler, hoş geldiler, rock gruplarındaki klişelerden bıkanlara taze bir nefes aldırdılar.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

8 Nisan 2012 Pazar

İzmir’de Evliya müzisyen Erkan Oğur ile Karşılaşma


İzmir’de Evliya müzisyen Erkan Oğur ile Karşılaşma

1 Nisan 2012 BirGun Pazar Eki

İzmir’de ilk konserimi, Bios barda vermiştim. 2011 ‘in Nisan ayıydı, beklediğimden çok daha iyi geçmişti herşey. Güzel bir kitle vardı. Kendi bestelerim dışında, cover’lar da çalmıştım. Patricia Kaas ve Jeff Buckley gibi isimlerden Madonna’ya eklektik bir listem vardı. Groovebox’um ve pedallarımla, gitarımla başbaşa, Don Kişot misali, her zamanki halimle sahne almıştım. Seyirci bana çoğu şarkıda eşlik etmişti, evimde gibiydim adeta, kendimi yabancı bir şehirde hissetmedim. Alsancak sokaklarında afişlerim vardı, konser öncesi heyecanım ve mutluluğum çoktu. Konser sonrasıysa değerli dinleyicilerimle sohbet paha biçilmezdi.

28 Mart 2012 tarihinde, yine İzmir’de olup, Bios barda, Telvin projesi kapsamında; gitar/perdesiz gitarda Erkan Oğur , bas gitarda Alp Ersönmez, davulda Turgut Alp Bekoğlu’nu en önden izleme şansına erişmek gerçek bir güzellik ve şifaydı. Erkan Oğur , müziğin evliyası, sahneden bana huzur verici bir gülümseme ile baktı bir an. Ara verdiklerinde, Erkan Oğur’un yanına gidip tanışmak, epeyce cesaret gerektirdi. Konserden önce zaten yolda Alp ve Erkan üstad ile karşılaşıp, kendileriyle ayak üstü kısa bir sohbet etmiştik. Bu şehrin rahatlığını ve huzurunu gerçekten seviyorum.

Erkan Oğur, 1995'te basçı İlkin Deniz ve davulcu Turgut Alp Bekoğlu'yla bir araya gelip yeni, saf müziğin peşine düşmüştü. Aylarca çalıştılar, tartıştılar. Basçı Deniz'in ABD'ye yerleşmesine karşın arayış sürdü. 10 yıl boyunca müzikleri sadece küçük caz kulüplerinde, Northsea gibi yurtdışındaki önemli caz festivallerinde duyuldu. Telvin kıvama ulaşınca, 2004 sonunda kayda girdiler. Bir yıl sürdü. Albüm 2006'nın ilk ayında yayımlandı. İlkin Deniz'in Türkiye'ye gelmesini fırsat bilen üçlü 2005'in son günlerinde ilk kez Telvin repertuvarını İstanbullu konser dinleyicilerine sundu. Erkan Oğur "Telvin tecrübesi üçümüzün de enstrümanımıza, müziğe bakışımızı değiştirdi" diyor. “Üçlü, bir müzikal fikrin paylaşıma açık, özgür ve etkili işlenebileceği en küçük nüve. Geometrideki üçgen fiziksel yeterliliği işaret eder, çatı çağrışımı yapar. Müzikteki üçlü ise ev ortamının sıcaklığına sahiptir. İlkin ve Turgut uzun yıllardır tanıdığım, enstrümanlarındaki yetkinliklerine inandığım, müzikte benzer beğenileri paylaştığım, birlikte uzun bir yolculuğa çıkacak kadar güvendiğim arkadaşlarım.” diye de ekliyor. “Telvin renkler anlamına geliyor. Tasavvuf erbabı, halden hale geçmeye, karar haline doğru yürüyüşe telvin diyor. Yunus Emre'nin telvini anlattığı şiirinden etkilenip müziğimize bu ismi seçtim. Klişelerden, kirlerden arınıp, çocuksu saflığa ulaşma yolunda henüz emekleme aşamasındayız. Tutku, korku, aşk, hırs, nefs gibi insani zaaflardan, egolardan arındığınız noktada hâlâ müzik varsa, bu saf müziktir. 1995'te stüdyoya girdiğimizde, önce seçtiğimiz besteleri yorumladık. Sonuçtan memnun olmayınca, sadece doğaçlama yapmaya karar verdik. Tam beş ay başkalarının etkilerini yansıtan doğaçlamalar yaptık. Sonunda, o an üretilen ve bir kereye mahsus olan müziği çalacak noktaya ulaştık. Anahtar diyebileceğimiz bir temayla doğaçlamanın kapısından girip, bu dünyada özgürce dolaşıp, farklı bir kapıdan çıkmayı denerken kaybolduğumuz da oldu.”

Erkan Oğur’un, Telvin projesi hakkında söyledikleri epey aydınlatıcı. Alp Ersönmez, bu projeye yeni katılmasına rağmen, işinin hakkını fazlasıyla veriyor. Sahnede, beş telli olan elektrik bas gitar ve de elektro-akustik bas gitarıyla adeta bütünleşti. Efekt pedallarından da epeyce faydalandı. Erkan Oğur, en bayıldığım ve marjinal bulduğum gitar efektörü e-bow’u çok dozunda, yerinde kullandı. Tellere yaklaştırınca, telleri titreştirerek, sesin sonsuza dek devam etmesini sağlayan bir ufak cihaz, e-bow.

Konsere ara verdiklerinde, Erkan Oğur’a, Suzanne Vega’yı da tarz olarak kendime yakın bulduğumu söyledim ve çok sevdiği bir isim olduğunu söyledi bana. Sahneye çıktıklarında, Sade’den Smooth Operator tema melodisini, emprovizasyonda kullanmaları beni çok etkiledi. En azından ben öyle duydum, hissettim.

Sonuç olarak, konser değil ayindi hatta ibadetti. Konser çıkışı, Erkan Oğur, sakince sahneden indi ve mekanı usulca terkederek, tek başına Alsancak sokaklarında gözden kayboldu. Arkadaşım ve ben, arkasından bakakaldık. İzmir gene beni bir şekilde büyüledi.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

Lana Del Rey ve NME - Brit ödül listesi

Lana Del Rey ve NME - Brit ödül listesi

25 Mart 2012 BirGun Pazar Eki

Lana Del Rey’in Born To Die albümünü ısrarla dinlemiyordum. Overrated olduğunu yani fazlaca abartıldığını düşünüyordum. Eve CD’si gelmişti, uzun zamandır başucumda duruyordu. Baharın gelmesiyle, yüksek sesle evde müzik dinleme isteğim arttı. Lana’nın albümünü CD çalarıma koydum ve sesi epeyce açtım. Prodüksiyon müthiş. Bazı şarkılar, nerdeyse Britney Spears vokalli gibi ve melodiler to tatta; sıkıcı, yeni yetme pop müziği gibi tınlıyor. Bazı şarkılar ise pop müziği prodüksiyonunda yeni bir ufuk açıyor sanki. En çok dikkati çeken parça Video Games (Video oyunları), hem klibi hem düzenlemeleri ve sözleriyle, gerçekten bir şaheser gibi. Dinlemeye doyamadım desem yeridir. Amy Winehouuse’a benzetenleri anlamıyorum, onun kadar büyük bir yetenek değil ve sound’u da R&B’den uzak, çok daha pop. Epey cilalı ama zaten Lana’nın sesine, duruşuna böylesi uygun. Özel bir yetenek değil ama güzel bir rüzgar estirecek kadar nitelikli.

NME dergisinin geleneksel ödüllerinin sonuçları açıklandı. 2012’nin ödül alanları :

En İyi İngiliz Grup
Kasabian -
En İyi Uluslar arası Grup
Foo Fighters
En İyi Solo Artist
Florence + the Machine
En İyi Yeni Grup
The Vaccines
En İyi Performans
Arctic Monkeys
En İyİ Albüm
The Horrors – Skying
En İyi Şarkı
Florence + the Machine - 'Shake It Out'
Dancefloor Anthem
Katy B - 'Broken Record' –
En İyi Video
Hurts - 'Sunday'
En İyi Festival
Glastonbury
En İyi Show
Fresh Meat
En İyi Film
Submarine –
En İyi Film Müziği
Back And Forth - Foo Fighters
En Kötü Albüm
One Direction
En Kötü Grup
One Direction

Gördüğünüz gibi EN KÖTÜ’leri de seçiyor NME dergisi. Oldukça ilginç olabiliyor tabii böylesi. En iyi festivalin Glastonbury olmasına şaşırmadım doğrusu. Bu ödüller, genelde bana çok danışıklı dövüşüklü gelir ama NME dergisi oldukça kendine özgü seçimler yapar. Biraz daha tahmin edilebilir ödüller ise Brit ödülleri. Brit Ödülleri kazananlarını da buraya yazmazsam olmaz :

En İyi Erkek Solo
Ed Sheeran
En İyi Kadın Solo
Adele
En İyi Çıkış Yapan
Ed Sheeran
En İyi Grup
Coldplay
En İyi Single
One Direction - What Makes You Beautiful

Yılın Albümü
Adele - 21
En İyi Uluslararası Erkek
Bruno Mars
En İyi Uluslararsı Kadın
Rihanna
En İyi Uluslar arası Grup
Foo Fighters
En İyi Uluslarası Çıkış Yapan
Lana Del Rey

Özetle; NME ödüllerinden öğrenilecek daha fazla şey var. En kötüleri bile merak edip dinleyebilir ilgili dinleyici J

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

19 Mart 2012 Pazartesi

KafaBinDünya, ilk albümleri OBİ ile aramızda

KafaBinDünya, ilk albümleri OBİ ile aramızda

18 Mart 2012 BirGün Pazar Eki

Türkiye’de enstrümantal müzik, genellikle caz veya etnik türler ile kısıtlı kaldığı için post rock türünde enstrümantal bir albüm elime geçince gerçekten sevindim. Benzerlik olarak, Sigur Ros demeye dilim varmıyor ama o ambiyansı ve atmosferi az da olsa hatırlatan bir sound beni heyecanlandırdı. Sonuç olarak, geçen hafta kendilerini Açık Radyo’daki Dağınık Oda adlı programıma konuk aldım.

Grubun basın bülteninde yazanlara bakarsak :

Kafabindünya, müzikte deneyler yapmayı seven, post-rock ve noise estetiğinden sinyaller taşıyan kompozisyonlar üreten İstanbullu bir topluluktur. Hipnotik olarak nitelenebilecek sahne performansları ve şaşırtıcı yüksek volümüyle tanınır. kafabindünya’ya göre sıradan sözlü şarkılarla dinleyici, müziği dinlerken kafasında yarattığı hikâyeyi şarkının sözleriyle sınırlamak zorunda kalacaktır. Enstrümantal müzikte ise dinleyicinin kafasında oluşturacağı kurgu sadece şarkının adıyla sınırlanabilir. kafabindünya’nın enstrümantal müzik yapmaktaki amacı da dinleyiciyi bu denli özgür bırakmaktır. Örneğin grubun platonik aşk isimli şarkısını dinleyenler, tamamen kendi kişiliğine ve ruh haline bağlı olarak bu platonik aşk durumunu acı verici bir durum veya hoş bir hissiyat gibi iki ayrı uçta algılayabilirler. Bu da dinleyicinin hayal gücünün sadece platonik aşk ismiyle sınırlanmasındandır.

İstanbul’un Peyote başta olmak üzere birçok mekânında konser vermiş ve vermeye devam etmekte olan grup, buradaki MOGWAI konserinde de Replikas ile beraber MOGWAI’nin ön grubu olarak festivalin açılışını yapmıştı. Grup bu dönemden sonra yoğun bir konser maratonu ve albüm kayıtlarının ardından 1 yıl kadar müziğe ara vermiş, daha sonra farklı bir kadroyla yeniden hayata dönmüştür. 2011 Nisan ayında ufak bir Avrupa turnesi dahilinde Belçika’daki dünyanın ilk post-rock festivali Dunk! Festival’da da sahne alan grubun albümü Peyote Müzik etiketiyle raflarda yerini aldı.

Grubun en eski emekçisi Burç Tuncer. Obi adlı ilk albümlerinde, epeyce iş yüklenmiş. Kendisiyle ilgili kısa bilgi şöyle :

Burç Tuncer'in geçmişi hakkında bilinmeyen tonla gerçek olmasına rağmen bugüne kadar hakkında ortaya çıkanlar şunlar: şaka gibi bir lise, yanlışlıkla başlar gibi olan 1 senelik bir tekstil ve moda tasarımı macerası, yıllarca süren ve süründüren bir grafik tasarım macerası ve süper kısa süren bir jingle aranjörlüğü macerasından sonra post-prodüksiyon sektöründe visual fx artist olarak çalışmaya başlamıştır. Halen hoşuna giden bir grubu son damlasına kadar özümseyip anca sonra bir diğerine geçen, yeniliklere açık fakat utangaç bir müzik zevkiyle hayatına devam etmektedir. Konsol ve bilgisayar oyunlarına düşkündür.

Obi albümüne bir kulak verin. Post rock müzikten hoşlananlar hatta sadece rock müziğin klişelerinden sıkılmış olanlar dahi heyecan duyabilir. Kapağında nerdeyse kurt diyebileceğimiz vahşi bir köpek var. Siyah beyaz tonlarda bir kartoneti var albümün. Binlerce Özür adlı parçayı çok kez dinlemek isteyeceğinizi düşünüyorum. Peyote’nin çıkardığı ve sektöre renk getiren albümleri takipteyim.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com

8 Mart : Sevdiğim Kadın Ozanlar

8 Mart : Sevdiğim Kadın Ozanlar

11 Mart 2012 BirGun Pazar Eki

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü geçtikten sonra , yazılabilecek en güzel konunun, beni etkileyen muhalif ve cesur kadın ozanlar olduğunu düşündüm. Farklı duruşları, yenilikçi söylemleri, devrimci ruhlarıyla bu müthiş müzisyenleri - ki asla cinsiyete göre ayırmam- kadın olmalarından dolayı müzik sektöründe maruz kaldıkları sıkıntıları ve güçlü duruşlarını da düşünerek anmak istedim.

Nina Simone

Nina Simone, gerçek adı; Eunice Kathleen Waymon, (d. 21 Şubat 1933, Tryon, Kuzey Karolina - ö. 21 Nisan 2003, Carry-le-Rouet, Bouches-du-Rhône), ABD'li şarkıcı, şarkı sözü yazarı, piyanist, insan hakları savunucusu. Caz, blues, soul, R&B, folk müzik türlerinde unutulmaz bir yer edinen Simone, müzikle yaşayan kalabalık bir ailede dünyaya geldi. İlk müzik bilgilerini annesinin desteğiyle edinen sanatçı, çocukluğunda kilise korosunda şarkı söylerken, yardımsever birinin ilgisiyle klasik piyano eğitimi aldı. Müziğe olan yeteneği, 10 yaşındayken keşfedilince 1950 yılında New York Juilliard Müzik Okulu'nda eğitim görmeye başladı. O günlerin yoğun ırkçı baskılarına ailesinin maddi sıkıntıları da eklenince Philadelphia'ya taşındılar. 1954 yılında bir barda şarkı söylemeye başladı. 1958 yılında ilk albümünü yaptı, aynı yıl adını İspanyolca 'kız' anlamına gelen Nina ve hayranı olduğu oyuncu Simone Signoret'ten esinlenerek, bilindiği sahne adını aldı. Siyahi hakları ve sivil haklar konularında bilinçli bir eylemci olarak bunu yaşamına yayan Simone, satış rakamları bir milyonu aşan albümlere imza attı. Müthiş bir piyanist, şarkıcı ve şarkı sözü yazarı olarak tarihe geçmiş siyahi sanatçı, 'Four Woman' (4 Kadın) adlı eserinde siyahi kadınların çektiği işkenceyi anlattı. 'Mississippi Goddam' adlı şarkısı türündeki yapıtları, Medgar Evers adlı ırkçılığa direniş kahramanının öldürülmesi, bir siyahi kilisesi bombalanarak dört küçük siyahi çocuğun ölmesi gibi olayları protesto etmek için yazılmıştı.

Ani Difranco

1970 doğumlu folk ozanı, şarkıcısı ve aynı zamanda iyi bir akustik gitarist.

Feminist ikonu. Yirmiden fazla albümü var. Grammy ödülleri var ki ödüllere önem vermem ama böylesine muhalif, sözünü sakınmayan bir ozanın ana akım ödülleri alabilmesi devrim.

Duruşunu ve tavrını hiç gizlemeyen, özü sözü bir, müzik dünyasına sahicilik ve renk getiren ozan. Alanis Morissette’nin başarısını, nedense Ani’nin yarattığı zemine bağlarım. Alanis, Ani’nin ana akıma uyarlanmış, hafif hali gibi gelir. Ana akım feminizmi yani erkeğe çemkirmekten çok öteye gidemeyen bir feminizm gibi gelir ilk çıkış şarkısı “Oughta Know” (Bilmelisin)

Annie Lennox

Annie Lennox’un sıra dışı sesi ve görüntüsü beni her zaman etkilemiştir. Pop dünyasından çıkan ama rock ruhu taşıdığını düşündüğüm bir isim kendisi. 1954 doğumlu İskoç ozan/şarkıcı, aktivist. Lennox’un solo albümleri arasında “Diva” ve “Medusa” ve ''Bare'' var . Aynı zamanda Annie Lennox 2003 te ''Yüzüklerin Efendisi'' (KRALIN DÖNÜŞÜ) filminde söylediği şarkıyla ''EN İYİ FİLM MÜZİĞİ OSCAR'' ını evine götürdü... I saved the World Today , A Whiter Shade Of Pale ve Sweet Dreams’i onun sesinden dinlemek bana huzurdan öte bir güç veriyor.

Ece Dorsay

ecedorsay@yahoo.com